Translate

Bu Blogda Ara

371)BENİM ANNEM,GÜZEL ANNEM-Evrensel- 9 aralık 2016-özcan yaman

babam Hasan Yaman-kardeşim Ünal -Ben-Annem Mürvet ve  Tarih 1965 olsa gerek




     

BENİM ANNEM, GÜZEL ANNEM...
Annem öldü. Tarih 22 Kasım 2016 idi. Arkasında dört çocuk bıraktı. Çocuklarından torunlarını gördü. 17'sinde ilk çocuğunu doğurdu. Adam vurdu hapse girdi. Altı yıl yatmış İnönü affıyla erken tahliye olmuş. Beni doğurmuş. Sonrasında peş peşe iki erkek kardeşimi. Babam kız çocuğunu aramış. Bulmaya ömrü yetmeyip 36 yaşında ölmüş. İstanbul Balat'a Samsun'dan göçmüşler. Bu arada Almanya'da 6 aylık göçmen işçi olmuş ve babamın zoruyla geri gelmiş. Unkapanı Cibali tütünde ve Çayırbaşı kibrit fabrikasında işçilik yaptı ve işçi emeklisi oldu.... Çocuklarının mürvetini gördü diyebilirim... 

Bir kadın düşünün 34 yaşında kocası ölmüş. 'Benim kocam, çocuklarım' diyerek saçını süpürge etmiş. Çocuklarını yetiştirme yurduna yerleştirebilmek için deli raporu almış. Evet benim annem eski bir mahpus, bir işçi ve bir büyük anne olarak hayata veda etti. 
Yıllarca Sarıyer Çayırbaşı'da yaşamış ve hepimiz mahalleden ayrıldığımız halde o ayrılmamış tek başına bir gecekonduda yıllarca yaşamıştı. Hastalıkları başlayınca ablamın yanında Çayırbaşı'ya uzak bir İstanbul köşesinde hayatına devam etti. Ama gönlü Çayırbaşı'daydı. Komşuları ya da kardeşleriyle sürekli görüşüyor arıyor soruyordu. Biz de cenazesini Çayırbaşı'ya mahalleye götürdük helallik aldık ve oradaki camiden Çayırbaşı'daki mezarlığa defnettik... 
Herkesin annesi güzeldir. Benim annem de güzeldi. Hayatı yaşam mücadelesiyle geçti. Kimliğine göre 80 yaşındaydı ama 14'ünde evlenince yaşı üç yaş büyütülmüştü. Anlayacağınız hikaye uzun, anlatırım bir ara... Bu dünyadan bizi yetiştiren bir büyük kadın geçti. Adı Mürüvet Yaman'dı. 
(https://www.evrensel.net/yazi/78061/benim-annem-guzel-annem)

oy mahpusluk mapusluk...
mürüvet ve Hasan Yaman

oy mapusluk mapusluk...

mahpushanede meslek halı dokuma
Almanyaya Göç vesikalığı



Hasan'ın gurur tablosu
(Fotoğrafçının azizliği işe yaramış Hasan'ın aynada sureti çıkmış)


Kocası ölünce çocuklarına baba da oldu
(Ünal-Özcan-Mürvet-Hüseyin-Bircan ve torun Serkan)





476-Okullu fotoğrafçı -2- Evrensel 31 Ocak 2020-özcan yaman

Okullu fotoğrafçı -2

1984-85 yıllarında fotoğraf dersleri ağırlık kazanmaya başlamıştı. Haftanın birçok gününü, Salı Pazarı’nda ‘Geleneksel Türk El Sanatları’ bölümüyle ortak kullanılan bir binada geçirmeye başlamıştık. Aklıma gelen dersler ve hocalarımız şöyleydi: Belgesel fotoğraf ve siyah beyaz karanlık oda dersleri Sabit Kalfagil, çekim teknikleri ve ileri fotoğraf teknolojileri teorisi dersleri Yılmaz Kaini, portre-stüdyo Cafer Türkmen, fotoğraf fiziği ve mekanik Ercüment Tarcan, mimari fotoğraf Reha Günay, deneysel fotoğraf Ahmet Öner Gezgin, renkli karanlık oda dersi Tunç Tüfekçi, endüstriyel fotoğraf Yaşar Atankazanır, fotoğraf kimyası Sema Hanım, fotoğrafta estetik ve kompozisyon dersi İsmail Faruk Erendağ, görsel iletişim Gülnur Sözmen. İlk anda aklıma gelenler ve hatırlayamadıklarımdan özür.

USTA ÇIRAK İLİŞKİLİ EĞİTİM

Bugünkü eğitim sistemiyle kıyasladığımda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Hem de 12 eylül sonrası koşulların zorluğunda. Yeni açılmış bir fotoğraf bölümünün ders ve hoca kadrosuna bakar mısınız? Hoca öğrenci ilişkisi yer yer usta çırak ilişkisiydi. O derslerden geçen birçok öğrenci bugün fotoğraf dünyasının önemli temsilcileri. Örneğin, Melih Akoğul, Kamil Fırat, Yaşar Saraçoğlu, Yalçın Çakır (Namıdiğer Yalçın Abi), Sinan Koçaslan, Yaşar Saraçoğlu. Zaman zaman birçok fotoğrafçı da ya Mimar Sinan Üniversitesi (MSÜ) ya da Marmara Üniversitesi mezunu olarak karşıma çıkıyor. Basında, reklam fotoğrafçılığında, akademik çalışmalarda ve öğretim görevlisi olarak bu okullu fotoğrafçılarla karşılaşıyorum.

özcan yaman sabit kalfagil. özcan yaman arşivinden.

Benim dönemimde hoca öğrenci ilişkileri usta çırak ilişkisi gibiydi. Hocalar arasında Yılmaz Kaini ve Sabit Kalfagil ve Gülnur Sözmen’le olan yıllar unutamadığım zamanlardır. Yılmaz hocanın etrafında 4-5 arkadaş ağır ağır Kazancı Yokuşu’ndan çıkar, yolda fırından taze çörekler alırdık. Tepebaşında Haliç manzaralı ev-atölyesine gider Ansel Adams’ın zone sisteminden karanlık odada örnekler üzerine konuşurduk. Şaraplarımızı Haliç manzarasına karşı içerken gittiğimiz fotoğraf sergilerinin tartışmasını sürdürürdük. Tatil programlarımızı yapar İstanbul içi, dışı fotoğraf gezileri düzenlerdik. Yılmaz Hoca ve Sabit Hoca’yla birlikte de çokça gezilerimiz oldu. Minibüs kiralayıp Molova Kemerlerine gitmiştik. Merih Akoğul, Yaşar Saraçoğlu ve bizim sınıftan birçok arkadaşla hem turisttik hem de fotoğraf çekimi yapmıştık. Fethiye Dalyan Kral Mezarlarına gitmiştik yine hocalarla birlikte. Sabit Hoca’yla Yavuz Sultan Camii’ne gitmiştik.  Minarede, bize etrafı geniş çekin diyordu. Hocam objektifimiz yok deyince koca çantasını açıp ‘Al bunu kullan’ diyerek geniş açı objektifini vermişti. Arkadaş gibi yiyor, içiyor, eğleniyor ve pratikte öğreniyorduk. Eğitimlerimiz programla sınırlı değildi. Düşünün böyle bir ilişki içinde dersten de kalıyorduk. Hiç unutmam, son sınıf proje ödevinden kalmıştım. Belgesel, çekim teknikleri ve karanlık oda derslerinin birleşimiyle yarım dönem bir konu çalışıyoruz. Benim konum Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii. Sabit Hoca’yla her hafta 18x24 kağıda filmleri koyup kontak baskı yapıyorduk. Hoca şöyle bir bakıyor ‘olmamış olmamış, Yaman’ diyor beğenmediği zaman haftaya yeniden getirmemizi istiyordu. Her seferinde bir iki kare seçer ve kadrajlardı. Sabit Hoca’nın bilmediği tarihi mekan, yapı yok. Bazen tiyo verirdi. Öğleden önce şuradaki binanın filanca katından bilmem ne atölyesinin penceresinden çek. Yarım dönem de Beyoğlu’nun fotoğraflarını çekmiştim. Yine noktasal yerler söylerdi. Sonra baskıları yapar sınıfa asardık. Sabit Hoca, Yılmaz Hoca ve Kıdemli Asistan Pelin dolaşıp, notlar verirlerdi. Hocalarla o kadar kankayız. Kötü baskı veya kadrajla geçebilir miyiz? Mümkün değil. Yılmaz Hoca fotoğraflara bakıp ‘Bu ne ya hepsi gri, siyahlar nerde’ diye bağırdı. Ben tüm şirinliğimle, hocam biliyorsunuz yeni evlendim, bir de çocuğum var evde karanlık odayı doğru düzgün kullanamadım, falan diye gerekçeler uyduruyor, biraz da kendime acındırıyorum. “Beni ilgilendirmez kaldın” diyerek bırakmıştı. Ama bir saat sonra sanki bırakmamış gibi koluma girerek atölyesine gitmiştik. Bizim hocalarla ilişkimiz böyleydi. Onlardan aldığımız birikimle bizler de eğitimciliğimizi yaptık, yapıyoruz. İyi ki ülkenin bu değerli hocalarını tanıdım. Benim sevgili büyük arkadaşlarım ve ustalarım oldular, ne mutlu bana.
...
1988’de MSÜ’yü bitirdim. Askerlik, iş hayatı derken arada bir görüşür olduk, sonrasında koptuk gittik. Hayat akmaya devam ediyor ve anılarım onları bana hep hatırlatıyor.

yılmaz kaini: fotograf; özcan yaman

06 mutluluğun fotoğrafı



Bu bölümde ''mutluluğun fotoğrafı.''
2011 yılında Hayat Tv'de Sennur Sezer'in sunduğu MAKSAT MUHABBET programına katılmıştım.
Yıllar geçmiş üstünden. İzlediğimde bugün de olsa aynı şeyleri söyleyeceğimi düşündüm.
Sevgili Sennur ablaya hasret ve sevgilerimle...

04 muhalif fotoğrafçı doğa çiçek böçek çekmez mi



Bu bölümde ''bir fotoğrafçı veya yazar olmak...''

03 bir fotoğrafçı veya bir yazar olmak



2011 yılında Hayat Tv'de Sennur Sezer'in sunduğu MAKSAT MUHABBET programına katılmıştım. Yıllar geçmiş üstünden. İzlediğimde bugün de olsa aynı şeyleri söyleyeceğimi düşündüm. Sevgili Sennur ablaya hasret ve sevgilerimle... Bu bölümde ''bir fotoğrafçı veya yazar olmak...''

02 muhalif fotoğrafcı olmak



2011 yılında Hayat Tv'de Sennur Sezer'in sunduğu MAKSAT MUHABBET programına katılmıştım. Yıllar geçmiş üstünden. İzlediğimde bugün de olsa aynı şeyleri söyleyeceğimi düşündüm. Sevgili Sennur ablaya hasret ve sevgilerimle... Bu bölümde Muhalif fotoğrafçı olmak!

01 fotoğrafa başlayış....



2011 yılında Hayat Tv'de Sennur Sezer'in sunduğu MAKSAT MUHABBET
programına katılmıştım. Yıllar geçmiş üstünden.
İzlediğimde bugün de olsa aynı şeyleri söyleyeceğimi düşündüm.
Sevgili Sennur ablaya hasret ve sevgilerimle... Bu bölümde fotoğrafa başlayış hikayem kısaca tabii:))

489-ASKOROS DERESİ-EVRENSEL-ÖZCAN YAMAN-5 HAZİRAN2020


Askoros deresi…

 Bir çoğunuzun hatırlayacağı Askoros deresi diye bir karadeniz şarkısı vardır. Cem Karaca’dan çokça dinlemişimdir. Ama Ebru Timtik onu bir başka güzel söyler bilir misiniz? Ebru Timtik bir avukat. Güzel de şiir okur… Bugün avukat arkadaşı Aytaç Ünsal ile Ölüm orucunda.

 Başta Ebru olmak üzere birçoğunu tanıyorum. Birçok etkinliklerde fotoğraflarını çektim, şarkılar, türküler dinledim. O yüzden birazda duygusal bir yazı olabilir. 

Onlar adaletsizliğin göbeğinden, adalet diye haykırıyorlar. Bu ülkenin büyük olayları olarak tarihe geçen birçok davada savunman oldular. Soma davasında, Ankara katliamı davasında ve nicelerinde…

Zaman geldi müvekkillerinin hakları için ölüm orucuna yattılar.

 Avukat Behiç Aşçı, F Tipi cezaevlerinde yaşanan tecrit ve izolasyon uygulamalarına son verilmesi amacıyla 5 Nisan 2006 Dünya Avukatlar Günü'nde başlattığı ölüm orucuna 293. Gününde, ‘’ Adalet Bakanlığı'nın F tipi Cezaevlerindeki koşulların düzeltilmesine yönelik adım atılması ve genelge uyarınca her hükümlünün sosyal alanlarda haftada 5 saat olan birlikte zaman geçirme süresinin 10 saate çıkarılması, daha sonra 20 saate çıkarılmasına ve daha başka açılımlarda olacak’’ sözüyle ölüm orucu sonlandırılmıştı.

 Yıl 2020 oldu ve avukatlar şimdi de ‘’adil yargılanma’’ hakkı isteğiyle ölüm orucundalar. Bu ülke İsnat edilen suçlarla gazete manşetleri olan birçok sözde dava gördü. Ergenekon davalarından Gezi Direnişlerine kadar… Osman Kavala ve Gezi davası yıllarca sürdü. Suçlamaların saçmalığı gerçekmiş gibi basında manşet manşet yayınlandı. Aynı şey bugün Grup Yorum, ki İbrahim ve Helin yalnızca ‘’konserlerimiz yasaklanmasın’’ diyorlardı. Gencecik müzisyenler hayatlarını verdiler. Sorarım size bu adalet mi? Yine bu satırları yazarken 9 Ağustos’ta Yenikapı’da konser izni verildiği haberi geldi. Bunun için 2 genç sanatçının ölmesi mi gerekiyordu?

840 gün cezaevinde yatan Osman Kavala için inanılmaz suçlamalar yapıldı. Peki Kavala bir yıl yatıp ölüm orucuna başlasaydı ve ölseydi. Ne olacaktı? Öldükten sonra Pardon mu denecekti?

 Süreç nasıl işledi; Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) başkan, yönetici ve üyelerinden 17 avukat 12 Eylül 2017 günü evleri ve büroları basılarak gözaltına alınmış, 9 gün gözaltında kaldıktan sonra tutuklanmış ve 7 ayrı şehirdeki cezaevlerine gönderilmişti. Tutuklu avukatların ilk duruşmaları bir yıl sonra, 10-14 Eylül 2018 tarihleri arasında İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme heyeti, “suç vasfının değişmiş olması, tutuklamanın tedbir olması, sanıkların avukat olması, tutuklulukta geçen süre ve AİHM içtihatları dikkate alınarak adli kontrol uygulamasıyla” tüm sanıkların tahliyesine karar verdi.

 Ancak ertesi gün, tatil günü olmasına rağmen savcılığın itirazı ile aynı mahkeme heyeti, 12 avukat hakkında yeniden yakalama kararı çıkardı. Avukatlardan Ahmet Mandacı, Aycan Çiçek, Aytaç Ünsal, Behiç Aşçı, Engin Gökoğlu ve Selçuk Kozağaçlı tutuklandı.

20 Mart 2019’da görülen 6’sı tutuklu 20 avukatın yargılandığı karar duruşmasında 18 avukata 3 yıl 1 ay 15 gün ile 18 yıl 9 ay arasında toplam 159 yıl hapis cezası verildi. Dosya şu an Yargıtay aşamasında.

 Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) avukatlarından Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal 3 Şubat’ta başlattıkları açlık grevlerini, 5 Nisan Avukatlar Günü’nde ölüm orucuna çevirdiler. Avukatlar, “adil yargılanma” talep ediyor. Bugün itibariyle Silivri 9 Nolu Cezaevinde bulunan Ebru Timtik bu satırları yazdığımda ölüm orucunun 151., Burhaniye T Tipi Cezaevi’nde kalan Aytaç Ünsal 120. gününde… Her ikisi de hayat dolu ve hepimiz gibi yaşamayı seviyorlar. Aytaç’ın annesi emekli hakim ve eşi Didem Baydar Ünsal da avukat. Ebru’nun kardeşi Barkın’ da bir avukat ve halen o da hapishanede. Birçok avukat adil yargılanmayı bekliyorlar…

 Cezaevi’nden seslenen Ebru şöyle sesleniyor;

“Bu sadece bizimle ilgili bir mesele değil. Evet, simgesel olarak biz kendimiz için, müvekkillerimiz için adalet istiyoruz ama asıl mesele toplumda adil yargılanmanın olmaması. Biz tutukluyuz, elimiz kolumuz bağlı ama buna rağmen direniyoruz. Hiçbir yolumuz kalmadı, kendimizi ölüm orucuna yatırdık. Siz bir yol bulabilirsiniz, sadece hareketlenin istiyoruz. Diyor ya ozan, ‘Can için yalvarmam sana, mazlumlar bana darılır.’ Biz adil yargılanmak istiyoruz, bunu sadece kendimiz için değil, bütün halkımız için istiyoruz.”

Adaletsizliğe, haksızlığa ve vicdansızlığa karşı çıkanlar, Ebru ve Aytaç’ın seslerine ses vermeliyiz. Ölüm oruçlarına karşı olabiliriz ama onlar ölüyorlar ve arkaları gelecek.

Hallac-ı Mansur ‘’Cehennem acı çektiğimiz yer değil, Acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir’’ diyordu. Ama biz duyuyoruz, duyuruyoruz. Sorumluları göreve çağırıyoruz. ‘’Adil yargılanma bir haktır’’ Sevgili Ebru ve Aytaç, İnanıyorum ki sağ duyu galip gelecek ve ‘’adil yargılanma’ hakkı kazanılacak. Çıktığınızda sen o güzel sesinle Askoros deresini söyleyeceksin, şiirler okuyacak ve türküler söylenecek…





 

 


488- PANDEMİK KAOS - ÖZCAN YAMAN - EVRENSEL- 29 mayıs 2020

Pandemik kaos

   Diyorlar ki; “Dünyamız COVID-19 virüsü tehdidi altında. Zengin fakir ayırmıyor. Hepimiz aynı gemideyiz. Sosyal izolasyon, temizlik”... Pandemiyle birlikte yönetenlerin ağzından düşürmedikleri bu söylemler ne kadar doğru? Üstüne komplo teorilerini ekleyin… Eğer “nedenleri” sormaz veya sorgulamazsak kader deyip ya Allah’a havale etmemiz ya da sineye çekmemiz bekleniyor.

Kapitalizm öyle bir sistemleşti ki 1929’da yaşadığı krizi ve yeni ortaya çıkan pandemiler dönemine ‘vahşi kapitalizm’ dönemi dediler. Ardından ‘insani kapitalizm’ kavramını geliştirdiler ‘neoliberal’ politikalar dediler. Sözde daha demokratik, fırsat eşitliğine dayalı, sorumlu ama serbest ekonomik serbestlikli falan. Brecht’in deyimiyle ‘…Ama ekmek satılmadı daha ucuza’… Adaletsizlik ve gelir dağılımı aldı başını gitti. Dünya nüfusunun yüzde 15’lik dilimi her şeyin sahibi oldu.  E kolay değil tabii daha daha fazla kazanmak için doğayı talan etmeyi ihmal etmeden, ekoloji, börtü böcek hayvanların yaşam alanları ne varsa canına okumaya başladılar. Sonra deniz altı- üstü, gökyüzü, hava, oksijen, yağmur para indexlenebilecek ne varsa içine edilmelerini sağladılar. Yeter mi? Yetmez tabii. Ortadoğu’da hegemonya, milliyetçilik ve inançlar üstünden savaşlarda milyonlarca insanın ölmesini sağlarlarken bol bol silah sattılar. Ama yeter mi? Yetmez tabii. Sağlık, teknoloji alanlarını ‘modern’ daha ‘modern’ hale getirip yeni ilaç ve kimyasal savaş endüstrileri geliştirip daha çok kazandılar. Bir yılda sömürge ülkeler diyebileceğimiz Afrika ülkelerinde açlık ve yoksulluk ile buna bağlı hastalıklardan ölen çocuk sayısı milyonları geçince pandemiye ne gerek vardı ki. Takdir-i ilahi sayılsındı. Onlarla aynı gemide değildik ve dünyanın zengin ülkelerine bir salgın yoktu.

Yani sınıfsal bir seçim yapıyordu hastalıklar, virüsler. Ve insanlar öbür dünyaya göçüyorlardı. Ama bu sefer yaşananlar çok başkaydı. Sınıf, sınır yani zengin fakir ayırmıyordu. Korona, işte insanlık düşmanı bir virüs.

Dünyanın içine bu kadar edilirse o pislikten bıkan doğa yeter deyip virüs silahını yarattı. Evet önceleri de pandemiler oldu. İnsanlar öldü(rüldü). Ama kapitalizm yeni kavramlarla revize edildi. Vahşilikten insaniliğe evrilmiş. Adaletsizlik ve sömürü daha da katmerleşti.  

Anlayın artık doğa ezilenleri yoksulları uyarıyor aslında ‘Yıllardır sömürülüyor, yaşam haklarınız elinizden alınıyor hâlâ bir halt edemiyorsun’ diye isyan ediyor. Dünya sistemi şimdi çıkış yolu arıyor. Neoliberal politikalar çöküyor. Büyük bir kaos derinlerden geliyor.

Bir saat, bir dakika bile sermaye için para demekken üç ay rölantide çalışmak mahvolduk seslerini işitiyor musunuz? İşçiler yoksullar çalıştırılırken, patronlar korunaklı mekanlarında pandeminin bitmesini bekliyorlar. Yeter ki makineler çalışsın.  Bu eşitsizlik bile sınıfsal ayrımın ne olduğunu gösteriyor. Borsa rakamları birbirine karışıyor, istatiksel veriler hızla aşağıya iniyor. Sermaye bağırıyor kahrolsun COVID-19 aman Allah’ım ikinci üçüncü dalgalarda gelebilirmiş eyvah ki eyvah.. Gitti gidiyor paralar…

Dikkat ettiniz mi? Gündem her yerde koronavirüs salgını. Savaşlar durdu veya Libya’da olduğu gibi maske takıp birbirlerini öldürüyorlar. Suriye meselesi ne oldu? Ambargolar ne oldu? Küba deldi yine ‘İnsan sağlığı söz konusuysa gerisi teferruat’ diyerek insanlık dersi vermedi mi? Amerika yalpalayıp duruyor, İngiltere boşuna ‘doğal bağışıklık’ yöntemini deneyelim demedi. 

Pandemi kapitalizmi bir kez daha sorgulamaya çağırdı. Şimdi fedakarlık zamanı işçiler köle olun her şey eski haline dönsün diyecekler. 

Kısacası; Doğaya insana saygılı bir sistem kurulmazsa daha çok kısa süreli pandemiler yaşayacağız. Kaos homurdanarak başladı. Benden söylemesi…

https://www.evrensel.net/yazi/86438/pandemik-kaos



 


487- Ortaklaşa Bir Editöryel Fotoğraf Çalışması ‘’KORONA GÜNLERİNDE FOTOĞRAF’’ ÖZCAN YAMAN-15 mayıs 2020

Ortaklaşa Bir Editöryel Fotoğraf Çalışması 

‘’KORONA GÜNLERİNDE FOTOĞRAF’’

 

Korona’lı günler başlayınca yazılarımızda bu eksende oluyor. Türkiye’yle birlikte tüm dünya bir pandeminin etkisi altında aylardır covit 19 virüsüyle yaşıyoruz. Hızla dijital teknolojiyle haşır neşirliğimiz artıyor.

Dünyanın birçok ülkesinde fotoğrafçılar ya da fotoğraf çeken herkes görev başına çağrılıyor. Kamu ve özel kurumlar bir yandan, sanat ve fotoğraf dernekleri diğer yandan, bireysel girişimle fotoğrafçılar öbür yandan internet üzerinden on-line olarak fotoğraf projeleri, sohbetleri, arşivi yapıyorlar.  

Örneğin Viyana’da sanat müzeleri bu günleri belgeleyen fotoğraflar iletilmesini istiyor ve tarihe kalıcılık sağlamaya çalıştığını duyuruyor.

Türkiye’de de durum aynı. İfsaktan, İfod’a, Fotoğraf kolektifleri ve fotoğrafçılar kendi çaplarında internet üzerinden örgütleniyor, belge biriktiriyor ve eğitime devam etmeye çalışıyorlar. Belki de en kapsamlısı ‘’Korona Günlerinde Fotoğraf’’ başlığı ile şu günlerde hararetle sürüyor. Sonuçlandırıldığında Türkiye’de gerçekleşen projelerle birlikte hacimli bir pandemi dönemi belgesli ortaya çıkacak gibi gözüküyor. Belki de uluslararası platformlarda ortak çalışma projelerinde yer alacak. Çalışma esnasında özellikle editörlerin metinleri önemli kuramsal birikim olarak kendini gösterdi. Editörler arasında fotoğrafın konu olan alanlarında kendisi fotoğrafçı olmayan sosyal bilimci, sanat kuramcısı, sanatçı/fotoğrafçı, Akademisyenlerin olması çalışmanın teorik alanını oluştururken onların fotoğraf okumalarının getireceği değerli katkıların ortaya çıkacağını da düşünüyorum.

En önemlisi ise herkesin çalışmaları, günlük gelişmeleri takip edebileceği tüm editör mektuplarından yararlanabileceği bir şeffaflığı kapsadığını da belirtmek isterim. Tabii bu hacimli çalışmanın en önemli ayaklarından biri olan teknik destek ve organizasyonun takdire şayan yanını da vurgulamak gerekiyor. Bu başarıyı Bülent Tüccar, Cem Demir ile özellikle görsel/grafik çalışmalarıyla Günsel Baki ile Yücel Tunca’nın gayretlerinin altını çizmem gerek. Katılımcılar ise bu projenin gerçekleşmesinde en önemli unsur. Kısa süre içinde 400’e yakın örgütlenen katılımcı/fotoğrafçıların gayretleri ise önemli.

İsteyen arkadaşlar Web sitesinden; https://www.koronagunlerindefotograf.com ve sosyal medya hesaplarından https://www.facebook.com/koronagunlerindefotograf/ şimdiden takip edebilirler. Mektuplardan yararlanabilirler.

Sitede yayınlanan açıklamadan kısa bilgi vermek gerekirse;

 

Ortaklaşa Bir Editöryel Fotoğraf Çalışması ‘’Korona Günlerinde Fotoğraf’’

 ‘’Koronavirüs kaynaklı pandeminin günlük yaşantımızdaki psikolojik, sosyal ve ekonomik etkilerini fotoğraflıyor, paylaşıyor, biriktiriyoruz. Covid-19 virüsünden korunmak amacıyla farklı biçimlerde de olsa sınırlanmış hayatlarımızın "içeriden" ve "dışarıdan" görsel yansımalarından oluşacak Korona Günlerinde Fotoğraf çalışmasına hallerimizi, duygularımızı, anlarımızı fark ederek, kendimize daha içerden bakmayı deneyerek, bugünlerin görsel belleğinin oluşmasına katkıda bulunuyoruz.’’…

"Bu çalışmanın fikri 10 Nisan 2020’de eski Fotoğraf Vakfı – Galata Fotoğrafhanesi kurucuları arasında ortaya çıktı. İki gün sonra, 12 Nisan’da, Vakıf ve Fotoğrafhane’nin aktif katılımcıları arasında dolaşıma girdi. 14 Nisan’da ise daha geniş bir çevrede tartışmaya açıldı. İki hafta süren hazırlık çalışmaları sonucunda Korona Günlerinde Fotoğraf görsel bellek çalışmasının duyurusu Aykan Özener, Aylin Leblebici, Bülent Tüccar, Cem Demir, Dora Günel, Emin Altan, Günseli Baki, Handan Tunç, Hüseyin Yılmaz, Kamuran Feyzioğlu, Kemal Cengizkan, Necmi Kavuncu, Özcan Yaman, Özcan Yurdalan, Serkan Çolak, Silva Bingaz, Sinan Kılıç, Yusuf Aslan ve Yücel Tunca tarafından 27.04.2020 saat 00:35’te yapıldı.

02 Mayıs 2020 tarihinde web sitesi ve sosyal medya hesapları açıldı. Katılımcılara duyurular yapıldı. Editörler , teknik ekip ve katılımcılarla toplamda 400 kişinin ortaklaşa katıldığı bir fotoğraf projesi sürüyor.

Her faaliyetimizde olduğu gibi Korona Günlerinde Fotoğraf çalışmasında da ötekileştirmeden ve ayrıştırmadan, diğerine dokunan bir dil geliştirmeye özen gösteririz. Ayrımcılığı, ırkçılığı, cinsiyetçiliği, türcülük ve şiddeti özendiren çalışmalar bu proje kapsamında kabul edilemez."

 

Tekil fotoğraflar ve Seri fotoğraflar olmak üzere 2 ana dalda gerçekleştirilen projelerin bir aksilik çıkmazsa haziran ayı sonlarında tamamlanması planlanmış durumda.

 

Birinci Çalışma Grubu Editörleri

​Arzu Arbak, Günseli Baki, Silva Bingaz, Kemal Cengizkan, Orhan Cem Çetin, Serkan Çolak, Handan Saygon Dayı, Kamuran Feyzioğlu, Dora Günel, Mehmet Kaçmaz, Sinan Kılıç, Esin Koç, Fethiye Özdal, Aylin Leblebici Öztürk , Yücel Tunca, Handan Tunç, Eda Yiğit, Özcan Yurdalan

 

İkinci Çalışma Grubu Editörleri

​Gülbin Özdamar Akarçay, Sevil Alkan, Emin Altan, Yusuf Aslan , Fadime Aygün, Gölnur Cengiz, Orhan Cem Çetin , Handan Saygon Dayı, İmren Doğan , Kamuran Feyzioğlu, Murat Germen, İsmail Gökçe, Gülay Kayacan, Sinan Kılıç, Esin Koç, Fethiye Özdal , Aykan Özener, Neriman Polat, Gamze Toksoy, Yücel Tunca, Özcan Yaman, Hüseyin Yılmaz.

Başlık ekle



 

 


486-KORONA GÜNLERİNDEN DERS ÇIKARMAK…ÖZCAN YAMAN-EVRENSEL-8 MAYIS 2020

FOTO:ÖZCAN YAMAN

KORONA GÜNLERİNDEN DERS ÇIKARMAK…

‘Korona Günlerinin Gösterdiği’ başlıklı önceki yazımda bir noktaya *mim* koymuştum. Teknolojinin gelişimi herkesin fotoğraf çekebilir hale gelmesini sağlamıştır demiştim. Öncelikle bir örnekle devam edeyim. 1925’te “AIZ ( Arbeiter Illustrierte Zeitung/Resimli İşçi dergisi/gazetesi)” Bir yandan batıya genç Sovyetleri anlatıp tanıtırken diğer yandan da Sovyet devriminin ideolojik açılımlarını sayfalarına taşıyordu. Hitler’in iktidara gelişine kadar düzenli yayımlanan dergi kapandığında haftalık 500 bin tirajı aşmıştı.  “Herkes Fotoğraf Çekebilir” sloganıyla İşçilere fotoğraf çekimleri öğretiliyor ve işçilerden gelen fotoğraflar yayımlanıyordu. İşin öznesi işçi sınıfı olduğuna göre işçilerin fotoğrafla ilişkileri sağlanmalı ve kendi gerçeklerini kendilerinin gözünden göstermek düşüncesi başarılı olmuştu. İşçi bölgelerinde karanlık oda kurup fotoğraf basması ve fotoğraf makinesi kullanımları öğretiliyordu. Öğrenenler öğrenmek isteyenlere hocalık yaparak büyüyorlardı. Dergi bununla sınırlı olmayıp dönemin önemli sanatçı ve düşünürlerinin katkılarını da sayfalarına taşımış teorik bilgileri de okurlarıyla paylaşır duruma getirmiştir. (AIZ deneyimiyle ilgili kısa bir özet için:  https://www.evrensel.net/yazi/79250/sovyetlerde-fotograf-7-herkes-fotograf-cekebilir)

Bugün özellikle (Korona günlerinde) o yıllardaki teknolojik sorunların epey bir önündeyiz. Yine işçilerle birlikte fotoğraf atölye çalışmaları düzenlenerek işin etkili teknik ve estetik değerleri verilebilir. Madem ki sınıfın kendisi zaten çekiyor, nasıl ve neden doğru düzgün çekerek hem sorunlarını hem de sınıf mücadelesinde bir mevzii olmasın? Burada sözüm sınıf mücadelesi içinde olan kurumlara tabii. Eğitim görüntünün kalitesini değiştirir. Üstelik hocalık yapacak gönüllü birçok fotoğrafçı arkadaş var. Bu alanda adım atılırsa o zaman ‘mim’ koyduğum ya kalite? Sorunu da aşılır. Bu hem kendi mecralarımızın zenginleşmesi hem de sınıf mücadelesinde görünürlüğün artmasına hizmet eder. Keşke bu konuda yazan çizen öneri getiren, eleştiren arkadaşlar olsa da konuyu geliştirsek. Korona Günlerinde 1 Mayıs 2020 sanal ortamlarda kutlanırken bir kez daha ne yapabiliriz sorularını soralım.



 


485-KORONA GÜNLERİNDE 1 MAYIS - ÖZCAN YAMAN - EVRENSEL- 1 MAYIS 2020

FOTO:ÖZCAN YAMAN

KORONA GÜNLERİNDE 1 MAYIS.

Yaklaşık 20 gündür evden kapının önüne bile çıkmadım. Öncesinde Badem’le parka, bakkala gidip geliyordum. Yolda enstantene fotoğraflar çekiyordum, bu günleri belgelemek adına. Sonra evde köpeğim Badem, kedilerim Lilith, Loya ve Leon ile bol bol fotoğraf çekiyorum. Bazen makine bazen cep telefonuyla. Mutfaktan, kitaplığa çekmediğim yer kalmadı😊) Tam bir tecrit hayatı yani. Tabii Tv, bilgisayar, cep telefonu 24 saat açık. Sonra emekli maaşını kırka bölüp hiçbir şeye yetirememek. Bankaların mesaj ve sesli aramalarıyla taciz edilmek, kartlar hizmet dışına düşüyor. Derken ev sahibi kibar ama korkarak ‘kirayı ne zaman yatırabileceksiniz’ soruları içinde yazı, fotoğraf üretmek çabaları.

Aslında bu satırları okuyan sizlerin de farklı olmadığını biliyorum.

Yirmi yıl önce bu koşulları yaşasaydık ne yapardım diye düşünüyorum. Dijital teknoloji henüz kaliteli fotoğraf çekebilecek düzeyde değilken. Sırtta çanta, Yüzde maske eldiven sokak sokak İstanbul’un gecesini sabahını fotoğraflardım. Yaşadığımız anların tarihe tanıklığının zorunluluğu derdim. Şimdi ise kendi yaşantımın tanıklığını yapıyorum. Aslında yaşı benimle (55 üstü) aynı civarda olanların da yaptığı bu. Peki yanlış mı yapıyoruz? Bence hayır.

Günümüz teknolojisi herkesin yaşananları anında kaydedip paylaşabileceği bir duruma geldi. Bir yerde olan gelişme anında bilgisayarımıza, Tv ekranlarına video/ fotoğraf olarak düşüyor. Yani yaşananlar belgeleniyor. Sosyal medyadan bu görüntüler toplansa 2020 yılı korona günleri dakika dakika arşivlenmiş olur.

Fotoğraf/video Teknolojinin gelişimi herkesi belgeselci yapıyor. Teknik estetik boyutlarını ayrıca tartışırız. Bugün isim yapmış belgeselci/fotojurnalist fotoğrafçıların birçoğu, az sayıda insanın fotoğraf makinası kullanabilir durumda olması nedeniyle ve sorumluluğu kendilerine görev edinmelerinden ortaya çıkmışlardır. Aldıkları büyük sorumluluk meslek/sanatlarının incelikleri gereği teknik ve estetiklerini etkili kullanmalarını gerektirmiştir. Bugün ikon fotoğrafların yaratıcıları olmuşlardır. Dünyadaki hareketliliğin belgelenmesi gerekiyordu ve bunu fotoğraf çekmeyi bilenler yapıyordu. Üstelik şimdi ki gibi aç karınla veya karın tokluğuna değil, ciddi ciddi ekonomilerini de sağlayarak. Yani parada kazanarak. Aynı zamanda tanınmalarına da yol açıyordu. Bugün bir olay oluyor ve yüzlerce kişi aynı kareleri çekiyor. Eskiden bir olay oluyordu bir veya iki kişi çekiyorlardı. Misal; Korona öncesi, savaş veya sınırların açılmasında Edirne’den çıkış yapan mülteciler kendi durumlarını kendileri cep telefonlarıyla paylaşıyorlardı. Hatta medya bu görüntülerle haberler yapıyordu. Güncel örnek verelim; Sokağa çıkma evde kal dendi. Ama çalışmak zorunda bırakılanların işyerlerindeki koşulları ve eylemleri de yine aynı biçimde medyaya yansıdı.

Şimdi ‘ama o görüntüler ne kadar kaliteliydi’ diye soranlar olacak. Bence böyle bir soruya hiç gerek yok. Olguyu bize aktardı mı? Evet. Bitmiştir. Daha etkileyici ve estetiğini hızla öğrenecek ve yapmayı da becereceklerdir. Nasıl mı? Bu noktaya bir *mim koymak istiyorum. Bu *mim’i yer darlığı nedeniyle sonraki bir yazıya bırakıyorum.

Korona günleri göstermiştir ki artık belgesel / jurnalistik fotoğrafçılık yeni mevziler kazanarak gelişmektedir. Bu görüntüleri iyi tahlil edecek ve yorumlayarak yayınlayacak masa üstü editörlerin yeterliliği önem kazanmaktadır. Fotoğrafçı olmak kadar, fotoğraftan anlayan olmak da ihtiyaç olarak kendini göstermektedir.

Virüs salgını 1 Mayıs’ı bu teknolojik/dijital sanal dünyada da kutlamayı da öğretti. Bu tarihi anda yaşayan bizler yarına fotoğraflarla belge bırakacağız. Artık hepimiz fotoğrafçıyız ve tanık olduklarımızı çekecek/paylaşacağız…1 Mayıs’a hepimiz bir fotoğrafçı olarak katılıp paylaşacağız. Yaşasın 1 Mayıs.