Translate

Bu Blogda Ara

461-Mülteci Müzesi-EVRENSEL-ÖZCAN YAMAN-09 Ağustos 2019

Mülteci Müzesi

Bu hafta köşemi mülteciler konusunda açılan ve bugün son günü olan fotoğraf/video ve enstalasyon sergisine ayırıyorum. Yusuf Aslan ve Özcan Yurdalan’ı fotoğrafçı kimlikleriyle tanıyoruz. Gerçeklik ve estetik kaygıları mültecilerin kaçmaya çalışırlarken geride bıraktıkları eşyalarıyla birleşince ‘’güncel sanat’’ ya da ‘’çağdaş sanat’’ alanında kavramsal bir çerçeveye oturan müze/sergi niteliğini kazanmış. 30 Temmuz- 9 Ağustos 2019 tarihleri arasında açık kalacak serginin manifestosu meseleyi çok güzel anlatmış. Dilerim gezici bir müzeye dönüşerek ülkeyi dolaşır. Bana da sizlerle paylaşmak kalıyor.
“Siz gittiniz, eşyalarınız bizde kaldı”
Zorla yerinden edilen insanlar tarihin her döneminde büyük acılar yaşadı. Birkaç yıl önce de kendi evinde hayatta kalamayacağına inanan komşularımız, yanlarına alabildikleri eşyalarla kapılarını son kez çekip yola çıktılar. En gerekli gördükleri, ayrılamadıkları, belki de mecbur oldukları eşyalar vardı yanlarında. Binlerce yıldır mülteci, muhacir, göçmen, kaçak göçmen, sığınmacı, mübadil diyarı olan Anadolu, bir kez daha dalgalar halinde gelen milyonlarca insanla karşılaştı. Kalanlar burada kaldı, yeni bir hayata, yeni problemlerle birlikte başlayacaklardı. Yola devam edenler, Anadolu üstünden Avrupa’ya geçmek için önlerine çıkan denizi aşmak zorundaydı. Hafif olmalılardı, yetersiz botlarda az yer tutmalılardı. Yanlarındaki eşyalardan bir kısmını kıyıda bıraktılar. Şanslı olanlar karşıya geçmeyi başardı, geçemeyip denizde kalanlar oldu. Deniz onların bedenlerini de eşyalarıyla birlikte getirip kıyıya bıraktı. O günlerde Ege sahilleri bir açık hava göç müzesine dönüşmüştü. 
Sergideki eşyalar Bodrum, Didim, Kuşadası, Selçuk, Dikili kıyılarından 2015 - 2019 yılları arasında toplandı. KUAKMER salonundaki MÜLTECİ MÜZESİ yerleştirmesinde göç yolcularının eşyalarıyla birlikte, krokiler, videolar, metinler ve objeler yer alıyor. Bu çalışma, açıldığı denizde umut yolculuğu yarım kalanlara adanmıştır. Karşıya geçmeyi başaran ve yeni bir hayat kurmaya çalışanlara ise bu yakadan gönderilen bir selamdır. Bu çalışma aynı zamanda onları anlamaya ve sorumluluklarımızı hatırlamaya davet eden bir yüzleşme çağrısıdır.

460-FOTOĞRAF VE YORUM-EVRENSEL-2 AĞUSTOS 2019-ÖZCAN YAMAN



FOTOĞRAF VE YORUM
Yıllar önce Sevgili Sennur Sezer, Evrensel’de ve Evrensel Kültür dergisinde yayımlanan fotoğraflarıma kısa yorumlar yazmıştı. ‘‘İzler ve Sözler’’ adıyla sergi açtım, video sunum hazırlayıp paylaştım. (Merak edenler youtube kanalından izleyebilir-https://youtu.be/KBvJKXcPc-0)
Hakkı Özdal ‘‘Bir sanat dalı başka bir saat dalının platosu olabilir’’ demişti. Bazen fotoğraflarımızı çekerken bir öykü veya şiir öncülük eder, bazen bir fotoğraf bir öyküye veya şiire öncülük edebilir. Hatta bir fotoğraf bir ressama ilham kaynağı olabilir. Üreten ve paylaşan sanatçı bir başka sanat alanıyla birleşince mutlu olur her halde. Ben de mutlu oldum. Yazar, Öykücü Taner Demir arkadaşım da iki fotoğrafıma kısa yorum/öykü yazınca sizlerle paylaşmak istedim.

GÖLGENİN DİLİ

Yaşlı bir kadın geçiyor önümden,
Elinde torbası, ayağında terlik.
Sakınan adımları kaldırımda aydınlığı arıyor,
Dikkatli bakışlarıyla başı öne eğik.
Biraz gönülden bakınca,
Hemen anlaşılıyor telaşı,
Kendi de bir gölgeden ötesi değil ya bu dünyada,
Bu yüzden onlara basmaya kıyamayışı.
Adaleti hayatın kendinde aramak boşuna,
Kimileri işte böyle gölge insanlar olur.
En küçük, en masum detayları,
Gölgelerin karanlığında kaybolur.
(TANER DEMİR 29 Haziran 2019)

ÇOCUKLUK ARKADAŞIM

Geçenlerde rastladım ona. Çocukluk arkadaşıma… Ne kadar da çok olmuş görüşmeyeli, ne kadar özlemişim… Oysa ki hiç ayrılmayız sanmıştım birbirimizden. Hep beraber gezer, dolaşır, kendimizi yapışık ikizler sayardık. Hele elektrik kesintilerinin sık olduğu o yıllarda, gaz lambasının ışığında ne oyunlar oynardık. Bir hayli değişmiş, kilo almış. Zaman, kattığı olgunluğun yanında onu bir hayli hırpalamış. Geçen yıllar ona da aynı acımasızlığı yapmış ama en azından bana yaptığının tersine, saçlarına tek bir beyaz kondurmamış. Geçmişten gelen samimiyetle, bir kafeye geçmeye ihtiyaç duymadık. Hemen oradaki bir duvarın üstüne oturup, sohbete daldık. Tıpkı çocukluğumuzda kaçış yerimiz olan o incir ağacının altındaki duvarda oturur gibi omuz omuza, yan yanaydık. Sonradan edinilen arkadaşlıklardaki güvensizlik ve yapmacıklıklardan uzak, kalbimizi birbirine açtık. Ne de olsa biz, çocukluk arkadaşıydık… Beraber birer sigara yaktık. O da üniversitede başlamış…
Sigaraların dumanında o yılları andık. Daha çok ben konuştum, o dinledi. Oldum olası yapısı hep böyle sakin, sessizdi. Ayrılma zamanı geldiğinde, ikimiz de arkadaşlığımıza verdiğimiz aranın mahcupluğu içinde birbirimize sarıldık. En kısa zamanda buluşmak sözüyle, birbirimizden ayrıldık. Uzaklaşırken ara ara birbirimize dönüp, kalabalıklar arasında kayboluşumuza baktık. Çocukluğumun en iyi oyun arkadaşı, gölgem, biz ne iyi arkadaştık.
(TANER DEMİR, 18 Temmuz 2019)
https://www.evrensel.net/yazi/84472/fotograf-ve-yorum 

459-İFSAK blog yayında...Evrensel-26 Temmuz 2019-Özcan Yaman



İFSAK blog yayında...
Dijital öncesi yıllarda fotoğraf konusunda en çok Türkçe yayınların yetersizliğinden yakınırdık. Yabancı dilde dergi ve kitap alır yarım yamalak okur okuyamasak da fotoğrafları incelerdik. Türkiye fotoğraf dünyası da dünya sahnesinde neredeyse yok gibiydi. Ama arada Ara Güler’imiz nazar boncuğu olarak istisnaydı. Nedenleri belki çokça tartışılır. Devlet desteği olmaması, teknik ve sanatsal altyapının gelişememesi vs. Türkiye’de ilk fotoğraf enstitüsü 1978 yılında İDGSA (MSÜ) açıldı. Fotoğraf, sonra ana sanat dalı oldu. Dünya ile karşılaştırıldığında epeyce geç kalınmıştı.
Geçmişe baktığımızda fotoğraf deyince İFSAK akla geliyordu. Bu günlerde 60. yılını kutlayan bir kurum. Özverili fotoğrafçılar tarafından amatörlere fotoğraf çekmeyi öğreten fotoğraf kulübü. Yıllar geçti. Dijital çağı geçeli neredeyse 25 yıl oldu. Kendini yenileyemeyenler yok olurken, yenileyenler gelişti. İFSAK bu kurumların başında yer aldı. Bir logo ve marka oldu. Fotoğrafın her alanıyla varlığını kanıtladı. Eğitiminden, gezilerine, yayıncılığından sosyal ağlara... Bir devamlılığın eseri olarak geliştikçe gelişti. Ben 1982’de MSÜ fotoğraf bölümüne girmiştim. 1981’de üye idim ve 1982’de “Bana bir şey vermiyor” diyerek ayrılmıştım. Ta ki 2010 yılında İFSAK’ı eleştirdiğim bir yazı sonrasında Tanju Akleman’in çağrısıyla İFSAK’la ilişkim yeniden başlamıştı. Söyleşiler, etkinlikler derken yıllar geçti. Bana göre Tanju Akleman ve yeni oluşan özverili ekip arkadaşlarıyla başlayan İFSAK dönemi dijital döneme ayak uydururken, klasik dernek yapısından çıkıp fotoğraf okulu niteliği kazanmaya başladı. Birçok yenilik başlattı. Son seçimlerden sonra yönetime gelen Altan Bal ve ekibi bu birikimi daha ileriye taşımaya çalışıyor. Artık İFSAK deyince bir dernek değil bir fotoğraf akademisi misyonunu görüyoruz.
Son olarak açılan ve hayata geçirilen İFSAK BLOG her yerden ulaşılan fotoğrafa dair ne varsa yer alan bir platforma doğru ilerliyor. Özellikle tez konularında araştırma yapacak öğrencilere de kaynak oluşturacak nitelikte zenginleşiyor. Bir öneri olarak (zannediyorum 8 sayı yayımlanabilen) İFSAK DERGİ’nin dijital ortama aktarılarak İFSAK BLOG’da değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Derginin içerik ve konsepti teorik alanda önemli bir işlev görmüştü. Hatta kapanmak zorunda kalan GALATA FOTOĞRAFHANESİNİN çıkardığı Fotoğraf Notları ile Fotoğrafsız dergileri de bu kapsama alınırsa fotoğraf kültürü adına önemli olacaktır.  İFSAK BLOG 60. yılında bir atılım sayılır.                    
İFSAK şu çağrıyı yapıyor; “... Ve İFSAK Blog yayında! Bir dergi basmanın, basılan dergiyi dağıtabilmenin çok ama çok zor olduğu bugünlerde, üreten ve paylaşmak isteyen tüm insanların yardımına teknoloji koşuyor. İnternetin icadından bir süre sonra hayatımıza giren internet yayıncılığı birtakım engelleri daha hızlı ve daha az maliyete aşmamızı sağlıyor. Mesafe sınırı olmadan dünyanın her tarafından erişilebilmesi de cabası.
İFSAK Blog, yazmak, okumak, tartışmak isteyenlerin önündeki engelleri kolayca kaldırmak için İFSAK tarafından atılmış bir adım. İnternetin olanaklarını kullanıp sesini duyurmak isteyen, bilgisini ve fikrini paylaşmak ve okumak isteyenlerin buluştuğu bir mecra. Kuramdan teknolojiye, gezi kültüründen edebiyata, fotoğraftan resme bir günce, bir not defteri... Birlikte üretelim, birlikte paylaşalım!”


458-Fotoğrafta Kavramsallaştırma-Özcan Yaman-Evrensel-19 temmuz 2019


FOTOĞRAFTA KAVRAMSALLAŞTIRMA

“Bir fotoğraf sayfalarca yazıya bedeldir”. Bu cümleyi birçok kez duymuş ve söylemişizdir. Üstüne dikkat çekiciliği, estetiği ve hızı eklerseniz, aslında bir fotoğrafın sanat dalları arasındaki gücünü de anlatmış olursunuz.
Fotoğraf çekildiği gibi ya da üzerinde oynanmış olarak da kullanılabilir, (Fotoğrafın gerçeğinde olmayan ekleme veya çıkarmalar yapılarak, sahte bir görüntü oluşturmak). Ya da iki veya daha çok fotoğrafın birleşimiyle kolaj yapılmış olabilir. Fotoğraf günlük ihtiyaçlar listesinden, toplum, sanat ve kültür alanlarında vazgeçilmez olarak hayatımıza girmiştir.
Elbette her fotoğraf bir şeyler anlatabilir. Çekildiği andaki gerçekliği anlatabilir mesela. Ya da gerçeği çarpıtsa da amaç, sahte bir gerçek etkisi yaratmak da olabilir. Ama bir sanatçı sorgulayıcıdır. Neden, niçin sorularına yanıt arar ve kendisince bulduğu (ki bence ideolojiktir) cevapları fotoğrafı araç olarak kullanarak verir. Düşündürmek, sorgulatmak ister. Kavramsallaştırma işte burada devreye girer. Fotoğraf bu anlamda bir araçtır. Sanatın dili önemlidir. O dil tasarımdır. Duygu ve düşüncelerimizin tasarımlanması kavramsallaştırma olur. Gelelim bana bunları yazdırmaya iten etkene.Uğur Gallen isimli sanatçı. Twitter ve İnstgram fenomeni olmuş bir arkadaş.
 Özellikle sosyal medyada çalışmalarını görmüş, çağdaş sanat alanında başarılı bulduğum, bir yanıyla da fotoğrafı kullandığı için paylaşmak istedim. Örneğin mülteciler veya savaşın felaketleri hakkında bir şeyler söylemek istiyorsunuz ve yazıyla açıklamaya çalışıyorsunuz sayfalarca yazarsınız. Ama Uğur’un çalışmalarına bakın, o sayfalarca yazılacak konu bir anda çarpıcı, etkileyici, sorgulayıcı ve hafızada kalıcı hale geliyor. Özellikle güncel toplumsal (tabii bireysel de olabilir) konularında bizleri etkiliyor. Fazla uzatmaya gerek yok. Soyutlama yeteneği kavramsallaştırmayı getirir. İster Henri Cartier Bresson gibi tek kare fotoğrafla yapın, isterseniz Uğur gibi kolaj montaj olarak yapın.


Eline sağlık Uğur Gallen, derken sizlerin de çalışmaları inceleyip ‘’Acaba yazı ile anlatmaya kalksaydım kaç sayfa yazardım ve bu kadar etkili olur muydu?’’ diye düşünmenizi istiyorum. İşte görsel sanatların etkisi ve de fotoğrafın tabii... Uğur Gallen, sosyal medya hesabından seçimler, savaş, açlık, mülteciler, çocuklar, gibi etkileyici kareler paylaşıyor. Aynı dünyadayız ama iki farklı hayatlar var diyor. Sosyal medyadan takip etmek isterseniz işte adresi:



















457-Fotoğraf Kuramı- Özcan Yaman-Evrensel- 12 temmuz 2019



Fotoğraf Kuramı

Espas yayınlarından yeni çıkan Fotoğraf Kuramı kitabı 15.5x23 cm ebadında 3 cm kalınlığında, 380 sayfa hacimli bir kitap. Gelelim künyesine. Derleyen James Elkins, çeviri Aylin Ünal ve M. Emir Uslu, kapak fotoğrafı Erdem Varol, redaksiyon Engin Noyan, Editör Hürü Özlük, kitap ve kapak tasarımı Savaş Çekiç.
Böyle bir kitap, Türkiye fotoğraf dünyasına çok mu lazımdı? Derdi olan zaten yabancı kaynaklardan (geçmişte olduğu gibi) kılı kırk yararak ulaşıyordu. Üstelik teknolojinin gelişmesiyle dünya fotoğrafı sınırları hızla kaldırmışken. Koskoca kurumlar, popüler, çok satan (!) dijital fotoğraf ve temel fotoğraf konulu renkli kitaplar ile albüm çıkartarak fotoğraf dünyasına katkıda bulunurken, Espas yayınları başından itibaren Türkiye ile fotoğraf dünyası arasındaki teorik-kuramsal-kavramsal alanlarla ilgili yayıncılık yapıyor. Baştaki soruyu cevaplayalım. Evet çok da lazımdı. Türkiye fotoğrafının dünya fotoğrafı ile buluşmasının yolu fotoğrafın kuramsal yanlarının tartışıldığı, bu alanda Türkiyeli akademisyenlerin yetişmesinin önünün açılmasıyla olanaklı olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda Espas yayınlarının bu çabasını kutluyorum. Gelelim Fotoğraf Kuramı kitabına.
Okumaya başlayalı bir hafta oldu. Henüz bitiremedim. Ders kitabı niteliğinde dip notlarını da ayrıca incelediğimde epey ağır ilerliyor. Güzel sanatlar alanının birçok dalı ve felsefeyle birçok kuramcının görüşleriyle hacmini katlıyor anlayacağınız. Bu kitapta sihirli formüller üç günde süper fotoğraflar çekmek için neler yapılması yazmıyor, düşüncenin yaratımdaki önem ve değeri anlatılıyor. Kitabın sunuş kısmından alıntı yaparak paylaşayım:
‘’... Fotoğrafın güzel sanatların bir dalı olarak kabul edildiği ve düzenli bir şekilde sanat tarihsel içerik çerçevesinde değerlendirildiği günümüzde böylesi bir değerlendirmenin temellerine açıklık getirmek çok daha büyük önem taşımaktadır. Tuhaf bir şekilde 1980’lerden bu yana, fotoğrafçılığı kuramlaştırmak üzere çok az çalışma yapılmıştır: Sanatçılar ve tarihçiler, Charles Pierce’den Roland Barthes’e ve Pierre Bourdieu’ya uzanan eski kaynaklar üzerinden ilerlemeye devam etmişlerdir.
Peki o halde fotoğrafçılığı kuramlaştırmanın en iyi yolu nedir?
Fotoğrafçılık kuramı, bir grup makaleden - Jan Baetens, Diarmuid Castello, Margaret İverson, Thierry de Duve ve Rosalind Krauss – önde gelen dokuz sanat kuramcısı ve fotoğraf eleştirmeninin konuşmalarından oluşuyor. Yirmi altı akademisyen, daha sonrasında konuşmalar üzerinde yorumlarını değişik biçimlerde sunuyorlar. Ayrıca kitabın içerisinde fotoğraf kuramlarının kısa tarihi ve iki tamamlayıcı özet makale bulunuyor. Alışılagelmedik yapısıyla ve konu üzerinde en önde gelen düşünürlerin katılımıyla –Krauss, Abigall Solomon-Godeau, Victor Burgin, Alan Tracthenberg, Geoffrey Batchen, Liz Wells ve Joel Snyder.
 Fotoğraf Kuramı, fotoğraf sanatı üzerinde yapılan çağdaş tartışmalara benzersiz bir bakış açısı sunuyor.
Detaylı bilgi ve kitap için; www.espaskitap.com , info@espaskitap.com


456-Henri Cartier Bresson-Evrensel-Özcan Yaman-5 temmuz 2019


Henri Cartier Bresson
Henri Cartier Bresson deyince fotoğrafla hatta resimle hatta gazetecilikle ilgili herkes bilir, az buçuk tanır. Kimi fotoğraflarını göz önüne getirir, kimi Magnum ajansı. Nihayet tüm yönleriyle anlatan bir kitap çıktı. Kapağından başka fotoğraf yok. 11.5x18.5 cm ebadında 3 cm kalınlığında, 418 sayfa hacimli bir kitap. ESPAS Yayınlarından çıktı. İlk bakışta korkutucu geliyor. Tuğla kalınlığında oku oku bitmez gibi. Ama elinize aldığınızda su gibi akıyor. Ben iki günde bitirdim, hem de not alarak.
Gelelim künyesine. Yazan Pierre Assouline, çeviri; Aylin Ünal, kapak fotoğrafı; Ara Güler, kitap ve kapak tasarımı; Savaş Çekiç.
Bir sanatçı düşünün belgesel fotoğrafçı, ressam, gazeteci, Magnum Ajansın kurucularından. Kendisini sanatçı olarak tanımlamadığı halde, sanat otoritelerinin sanatçı olarak taçlandırdığı bir büyük fotoğrafçı. İşte HCB.  Çocukluğu, aşkları, ressamlığı, fotoğrafçılığı, gazeteciliği sanat ve siyasi görüşü her şeyi bu kitapta buluyorsunuz. Rastlantıları, toplama kamplarında esir oluşunu, Çin devrimine tanıklığını, Sovyetlere giren tek batılı gazeteci olmasını, Gandi ile son röportaj yapan ve son fotoğraflarını çeken, aynı günün akşamı Gandi’nin suikasta kurban gidişini, döneminin büyük ressamlarıyla dostluğunu, FKP ve Aragon’la ilişkisine, İspanya İç Savaşı’na katılışı ve pişmanlıkları, Robert Capa ve döneminin büyük fotoğrafçılarıyla ilişkileri ve tabii Magnum Ajansın kuruluş hikayesi. Ve tabii ki Leica ve 50 mm. Objektif. Şimdi burada yazmaya kalksam yarım kalacak alın okuyun bence...
Hayatı anlamlandırmada fotoğrafla ya da sanatın herhangi bir dalıyla nasıl bir yol seçmek gerektiği, inat, sabır, disiplin ve mücadeleyle hedefe nasıl varılacağını özellikle ne yapmalı-nasıl yapmalıyım diyen genç fotoğrafçılara hararetle öneriyorum. Kendisini sürrealist belgesel fotoğrafçı olarak tanımlayan HCB. Kadraj, kompozisyon (altın oran) ışık, zaman  ve “karar anı” denilen şeyin fotoğraf olduğunu söyler ve gösterir. Kısaca okuyun Henri Cartier Bresson’u...
www.espaskitap.com, info@espaskitap.com
Not: Haftaya ‘‘Fotoğraf Kuramı’’ kitabı. Yine Espas Yayınları’ndan...



LEMONİZ NÜKLEER SANTRAL / TAMAMLANMIŞ TAMAMLATTIRILMAMIŞ

tiyatroofolio



1986-1991 yılları arasında İBŞT 'de sahne fotoğrafçısı olarak çektiğim karelerden bir sunum... Beğenirseniz tıklarsınız...

şehre akın (foto özcan)




1976 yılında fotoğraf çekmeye başlayan Özcan Yaman Nostaljik 80’ler fotoğraflarına örnek çalışması ‘’Şehre Akın’’ ile 1978-1982 yıllarında yaşadığı mahallenin fotoğrafçısı ‘Foto Özcan’ olmuştu. Beğenirseniz tıklarsınız:))

455-BİTMEYEN SEÇİM İCAT ETTİLER! /Özcan Yaman/Evrensel/4 Haziran2019


fotograf-Hasgül Gökhan Taşbaş-ozcan yaman

BİTMEYEN SEÇİM İCAT ETTİLER!

Bitmeyen seçimlerden en güncel olanına 10 gün falan kaldı. 23 hazirandan sonra büyük ihtimalle erken genel seçim gündeme gelecek gibi. Beraberinde bir yığın kriz falan. Yaşayıp göreceğiz.
Bu arada yarın 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişlerinin de yıldönümü. Tam 49 yıl olmuş.
Dünya tarihi sınıf mücadeleleri ile doludur. Ülke tarihine baktığımızda büyük dönüşümlerin işçi sınıfının başkaldırısı ile gerçekleştiğini görürüz. İşin özneleri olanların ayaklanması, toplumsal depremi veya sarsıntıları yaratıyor. 15 -16 Haziranları yaratan işçiler, sendikal hak ve özgürlükleri yok eden yasanın çıkmasını engellemişlerdir. Yani işçi örgütlenme hakkına sahip çıkmıştır. Sonuç olarak toplumsal muhalefet yükselmeye başladığında, iktidar kendi sınıfsal çıkarlarını korumak için faşizmin gücünü kullanmaktan çekinmemiştir. 12 Eylül 80 bunun bir örneğidir. 89 Bahar eylemleri ise bu zinciri kıran dönüm noktası olmuştur.
Zonguldak maden işçilerinin yürüyüşü iktidarı korkutmuştur. Sonrası malum…
1980 öncesi ülke nüfusu 48 milyon, sendikalı işçi sayısı 2.5milyondur. Bugün ise ülke nüfusu 78 milyon ve sendikalı işçi sayısı 750 bindir…(2010 yılı itibariyle)
İktidar antidemokratik yasaları bir takım rakam ve harflerle karmaşıklaştırarak neo-liberal politikalarını uygulamaya çalışıyor. Sendikalar küçültüle küçültüle etkisizleştirilirken demokrasi büyüyebilir mi? Artık zenginle yoksul arasındaki fark uçurum olmaktan çıkmıştır. İktidara bakarsak her şey güllük gülistanlıktır. Bakalım öyle mi? Bir sınıflandırma yaparsak nüfusun %15’i işsiz. %45’i asgari ücretle gayri insani koşullarda karın tokluğuna çalışıyor. %20’si orta sınıf olarak sınıflar arasında gidip geliyor. % 20 ise tuzu kurular oluyor. İktidarı onlar belirliyor.  Onun içindir ki, Bu düzen değişmeli!...
Her şey çok güzel olacak. Nasıl? Tabii ki işçi sınıfı müdahil olursa. Sınıfı harekete geçirecek sınıf perspektifli parti ve sendikalar olduğuna göre buraya baktığımızda Her Şeyin Çok Zor olacağı karşımıza çıkıyor. Mücadelenin önünün açılması ise demokratikleşmeden geçiyor. Onun için ki bu seçimler stratejik önem kazanıyor. Yani orman yanarken  tüm hayvanların aynı yöne koşması meselesi. Evet herkese iş düşüyor. Özellikle kültür/sanat alanında emek verenler sınıf ve sanat meselesini siyasetle ilişkilendirip sınıf kültürüne katkılarını arttırmak zorunda. Her alanda olan ve yaşanan erozyon sanat ve sınıf meselesini de muğlaklaştırdı. Sanatı toplumdan bireyin iç dünyalarına zorlar hale getirdi. 
Ve bir hatırlatma/sorgulama olarak Skop Bültende 2015 yılında yayınlanan ‘’Sanat ve sınıf üzerine 9,5 tez’’ adlı çalışmanın 1 ve 2. Maddelerini paylaşıyorum. Devamını linkten tıklayarak okuyabilirsiniz.
‘’SANAT VE SINIF ÜZERİNE 9,5 TEZ’’
1.0 - Sınıf meselesi ‘’sanat’’ açısından son derece önemli bir meseledir.
1.1 - Eğer sanat toplumun bir parçasıysa, ondan bağımsız değilse, ve söz konusu toplum da sınıf ayrımının damgasını taşıyorsa, bu ayrım, görsel sanat alanının işleyişini ve karakterini de etkileyecektir.
1.2 - Farklı sınıfların farklı çıkarları vardır ve sanat da bu farklı çıkarlardan etkilenir. Öyleyse, sanatın değeri ona hangi sınıfın bakış açısından yaklaştığınıza bağlı olarak değişir.
1.3 - Sanatı anlamak demek, hem görsel sanat alanının dışında yer alan sınıf ilişkilerini ve bu ilişkilerin söz konusu alan üzerindeki etkisini anlamak, hem de bilfiil görsel sanat alanındaki sınıf ilişkilerini anlamak demektir.
1.4 - “Sanat dünyası” fikri, çoğunlukla, dikkatleri yukarıda sıralanan ilişki kümelerinden başka bir yöne çekmeye yarar.
1.5 - “Sanat dünyası” kavramı, sanat-dışı dünyanın meselelerinden azade, ayrı bir alan varsayımına dayanır  (ve böylelikle, bu alanı dışarıdaki sınıf meselelerinden koparır).
1.6 - Dahası, görsel sanatlar alanını, bir çatışan çıkarlar dizisi olarak değil, ortak bir çıkara (sanat) sahip profesyonellerin uyumlu birlikteliği olarak tahayyül eder ve böylece, bu alandaki sınıf ilişkilerini yok sayar.
1.7 - Görsel sanat alanında sınıfsal kaygılar, “sanat piyasasına” yönelik eleştirilerde gün yüzüne çıkar. Ne var ki, piyasa eleştirisi sınıf eştirisiyle aynı şey değildir. Sınıf, piyasadan çok daha temel ve köklü bir meseledir.
1.8 - Farklı sınıfların “sanat piyasası” hakkında farklı görüşleri vardır. Sınıf çıkarlarına dair bir anlayışın yokluğunda sanat piyasasını tartışmak sanatın durumunu belirleyen gerçek güçleri gölgelemekten başka bir işe yaramaz.
1.9 - Sınıf sanat için temel bir mesele olduğundan, farklı sınıfların çıkarları hakkında net bir fikri olmadığı müddetçe sanatın kendi  doğasına ilişkin olarak da net bir fikri olamaz.
2.0 - Günümüzde görsel sanatlar, kapitalist yönetici sınıfın hâkimiyeti altındadır.
2.1 - Yönetici sınıf, tanımı itibariyle, toplumun maddi kaynaklarını denetimi altında tutar.
2.2 - Bu maddi durumu yeniden üretmeye yarayan egemen ideolojiler aynı zamanda yönetici sınıfın çıkarlarını temsil eder.
2.3 - Dolayısıyla sanata biçilen başat değerler mevcut yönetici sınıfın çıkarlarına hizmet edecektir.
2.4 - Somut olarak söyleyecek olursak, günümüzde sanatın başat değerlerini belirleyen aktörler şunlardır; müzayede evleri ve koleksiyon şirketleri de dahil olmak üzere büyük şirketler; sanat yatırımcıları, özel koleksiyonerler ve  hamiler; kültür kurumlarının ve üniversitelerin yöneticileri ve mütevellileri.
2.5 - Dolayısıyla, sanat bir açıdan, lüks ürün görevi görür; üstün işçilik ya da entelektüel prestij, yüksek sosyal statüye delalet eder.
2.6 - Sanat aynı zamanda finansal bir araç ya da pazarlanabilir bir değer havuzudur.
2.7 - Sanatın bir başka görevi de, topluma “geri verme” kisvesi altında haksız kazancı aklamaktır.
2.8 - Sanat aynı zamanda radikal dürtüler için emniyet supabı görevi görür. Egemen ideolojiye ters düşen toplumsal enerjiyi yalıtan                                                 ve soğuran bir mecra işlevi görür.
2.9 - Son olarak, sanat, sanat hakkındaki egemen sınıf ideolojisini birebir yeniden üretmeye hizmet eder –Sanata atfedilen başat değerler, yönetici sınıfın değerlerini doğrudan hayata geçirmekle kalmaz, aynı zamanda sanat alanında sanatın üstlenebileceği diğer olası değerleri esir alır.
Kaynak: (7/3/2015/ skopbülten / Ben Davis, Çeviri: Ayşe Boren / “9.5 Theses in Art and Class”, 9.5 Theses on Art and Class içinde (Chicago: Haymarket Books, 2013), s. 27-37.  http://www.e-skop.com/skopbulten/sanat-ve-sinif-uzerine-95-tez/2345)




454-İÇERİDEN DIŞARIYA ÖZGÜRLÜK KARİKATÜRLERİ /Özcan Yaman/Evrensel/ 17 mayıs 2019



İÇERİDEN DIŞARIYA ÖZGÜRLÜK KARİKATÜRLERİ

A.Kerim Aktaş, Ayhan Bozkaya, Barış İnan, Cenan Genç, Hüseyin Yıldırım, M.Enes Tunç, Mehmet Boğatekin, Melih Gürler, Mustafa Ağcakaya, Ömer (Raman) Özdurak, Serdar Sürücü, Ahmet Bilge, Aynur Epli, Cemal Bozkurt, Haydar Bayar, Kemal Ayhan, Mahmut Ulusan, Menaf Osman, Musa Kart, Nurettin Erenler, Özlem Özdemir, Zehra Doğan.
İsimlerini okuduğunuz bu arkadaşlar  ‘’Duvarları Delen Çizgiler’’ adlı karikatür kitabıyla bir araya geldiler. Hapishane dediğimiz  içeriden, Dışarıya özgürlük duygularını paylaştılar.
Görülmüştür.org tarafından organize edilip, Homur Mizah Grubu’nun desteğiyle kolektif bir çalışmanın ürünü olarak gerçekleştirilen kitap aynı zamanda orijinallerinin sergilenmesiyle il il gezmekte. Ayrıca yurtdışında da sergilenmesi planlanmakta.
Görülmüştür.org. adına Adil Okay bu çalışmalarına ilişkin şöyle diyor; ‘’ Hapishanelerde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekmek, tecrit edilen mahpusların sesini duyurmak amacıyla sekiz yıldır faaliyet gösteren, ülkede ve Avrupa’da bu temada çeşitli sergiler açan “Görülmüştür Ekibi” olarak, HOMUR   Karikatür ve Mizah Grubu’nun desteğini alarak, “Duvarları Aşan Çizgiler” adını verdiğimiz yeni bir proje hazırladık. Bu amaçla onlarca hapishaneye girerek, halen tutuklu veya hükümlü olan ressam ve karikatüristlere ulaştık. Onlardan yaratıcılıklarını görünür kılacağımız projemize katılmalarını, “Özgürlük” temalı karikatürler çizmelerini istedik.
OHAL’den sonra hapishanelerde sürgün ve sevkler hız kesmediğinden bazı karikatüristlere ulaşmada zorlandık. Taahhütlü mektuplarımız, fakslarımız hapishanelerde kayboldu, bazıları da “Görülmüştür – Kurumda yoktur” mührüyle geri döndü. Kimi zaman da hapishanelerde sık uygulanan “iletişim cezaları” nedeniyle sahibine verilmedi. Mahpus karikatüristlerle bağlantı kurmayı üstlenen bu projenin mimarı yazar Adil Okay, üç ay boyunca postane kapılarında mesai harcadı. Uzun uğraşlardan sonra ulaşabildiğimiz mahpuslardan 20’si çizdikleri özgün karikatürlerini bize yollayıp projemize katkı sundular. Tutuldukları hücrelerde yetersiz malzemeyle çalışarak üretilebileceğini gösterdiler. Örneğin gazeteci ve ressam Zehra Doğan’ın, tahliye olmadan önce boyalı kalem, fırça, tuval gibi malzemelerin yasak olduğu Tarsus Kadın Hapishanesinde, regl kanını, tentürdiyodu ve sebze artıklarını kullanarak boya yaptığını öğrendik. Cebrail Çakto adlı mahpus, davetimizi aldığını ama apar topar eşyalarını, resim yapmak için kullandığı araç gereçlerini alamadan sürgüne gönderildiğini, getirildiği Rize Kalkandere hapishanesinin kantininde de bu malzemelerin satılmadığını yazdı. Dönem dönem basında da yer alan, TBMM’sinde Soru Önergeleri’ne konu olan bu keyfi yasaklar saymakla bitmez. Bu yasaklara, inanılmaz engellere rağmen elimizde 70’a yakın karikatür birikti ve birçok kentte sergimizi açtık. Tabi daha ulaşamadığımız yüzlerce mahpus çizerin olduğunu, hapishanede o zor koşullarda üretenlerin sayısının bu sergide / kitapta yer alanlardan fazla olduğunu belirtmek istiyoruz.
Bu projede amacımız
a)2019 Yılı itibariyle hapishanelerde sayıları her geçen gün artan 260.000 tutuklu ve hükümlünün varlığını dışarıdakilere yeniden anımsatmak,
b)İçerinin sesini, içeridekilerin rakam – istatistik olmadığını, dışarıdaki insanlara göstermek, duyurmak,
c)Hapishane idarecilerinin “rehabilatasyon” yerine akıl almaz disiplin cezalarıyla, yasaklarla tecrit ettiği mahpus sanatçıların ruhsal sağalmalarına katkı sunmak,
d)Hapishanelerde plastik sanatlarla ilgilenen mahpusları teşvik etmek. Kendilerini ifade olanağı sağlamak,
e)Bazı hapishanelerde “Hapishane yönetmeliği - tüzük yok sayılarak” keyfi olarak konulan renkli kalem yasaklarına dikkat çekmek, en azından Türkiye’nin de imzaladığı (2006) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Cezaevi Kuralları’na uyulmasını sağlamak, Türkiye’deki 400’e yakın hapishanenin çok azında faaliyette olan “Sanat atölyeleri”nin işlevli hale getirilmesi için kamuoyu oluşturmaktır. ‘’  Kitap basılmak üzereyken gelişen son durum ile ilgili açıklamayı da not edeyim.
‘’...Tarsus hapishanesinde çizdiği 3 karikatürle katkı sunan gazeteci ressam Zehra Doğan, bu süreçte tahliye oldu. Cumhuriyet Gazetesi çizeri Musa Kart ise kitap yayına hazırlanırken, 25 Nisan 2019’da 5 Cumhuriyet yazarı ile birlikte yeniden tutuklanıp, hapishaneye götürüldü. Musa Kart’a bu kısa zaman diliminde ulaşma imkânı bulamadığımızdan basından seçtiğimiz iki karikatürüne kitapta yer verdik.’’
Ütopya yayınları tarafından  kuşe kağıda 14x20 ebadında, 64 sayfa olarak yayınlanan kitap, özellikle içerde ve dışarıda tecrit ve yıldırma politikalarına karşılık açlık ve ölüm oruçları gerçekliğinin yaşandığı bugünlerde hapishanelerden gelen esintiyi hissetmek isterseniz bu kitapçığı edinmenizi öneririm.
İletişim için: Görülmüştür Ekibi (www.gorulmustur.org)  adresinden ulaşabilirsiniz.






543-1 MAYIS 2019 İZLENİMLERİM...


1 MAYIS 2019 İZLENİMLERİM...Özcan Yaman / Evrensel / 2 mayıs 2019
Bir 1 Mayıs’ı daha geride bıraktık. Seçimdi, mazbataydı, oyların sayım oyalamalarıydı, yeniden seçim yapılacak mı, yapılmayacak mı kararı beklenirken 1 Mayıs geldi, geçti. 
İstanbul Bakırköy’deki mitinge katıldım ve izlenimlerim şunlar oldu. Öncelikle seçim sonuçlarının alanlara yansıdığını gördüm. Katılım iyiydi, umut vardı ama coşku yoktu. Miting alanının kötü ve çukurda olması, özellikle E-5 üstündeki köprü çilesi kayda değerdi. Alana daha kortej girişleri yapılırken (ki saat 14.30 sıralarıydı) alandan ayrılmalar da başlamıştı. Bu fiziki düzensizliği saymazsak sorunsuz geçti diyebiliriz. Yine her yıl olduğu gibi Taksim ve Beşiktaş’ta gözaltılar yaşandı.
Kitlesel katılım içinde dikkatimi çeken, günlük hayatta yaşanan sorunların dile getirilmesiydi. 3. köprü direnişindeki işçilerden, çocuk hakları ve tacizlerine, kıdem tazminatı meselesinden, barış kardeşlik ve özgürlük taleplerine toplumsal itirazların dillendirilmesi oldu. Özellikle HDP’lilerin yoğun katılımı dikkat çekiciydi. Leyla Güven, tecrit ve ölüm oruçları ile Cumartesi Anneleri’nin sesleri alana yayıldı.
1 Mayıs alanı gerçekte ittifakın nerede olması gerektiğini bir kez daha gösterdi. Sorunları ortak olanların, birlikte mücadelelerinin, demokrasinin yeniden tesisinde başat rolü oynadığının farkındalığı vardı. Bu bakımlardan beklediğimden daha iyi bir 1 Mayıs yaşadığımızı düşünüyorum. Çektiğim fotoğraflardan bir seçki ile tanıklığımı noktalamak istiyorum.
















452-GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK-EVRENSEL 19 NİSAN 2019-ÖZCAN YAMAN



GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK

Genellikle gördüklerimizi gerçek olarak nitelendiririz. Bu anlamda fotoğraflar gerçektir. Peki gösterdikleri? Fotoğrafçının göstermek istedikleridir. Bu gerçek de olabilir, sahte de olabilir. Ama fotoğrafta görünenler gerçek olarak algılanır. Bu fotoğraflar medyada yayımlanır ve altına yazılar yazılır. Sonuç; toplum mühendisliğinin uzmanlığı olarak ortaya çıkar.
Görünüşler kanaat uyandırır ama gerçek olmayabilir. Görünüş karşısında karar verici olan sensin. Bu kararı neye göre vereceksin? Bilgi birikim ve sorgulayıcı bir bakış açısına göre tabii ki. İnanç, çıkar veya saflık görünüşlere, aldanmaya yol açabilir.
Bir ülke düşünün görünüşlerin ve gerçeklerin karmakarışıklığı içindesiniz. Her şey varmış gibi ama yokmuş. Demokrasi varmış, ekonomi tıkırındaymış, özgürlükten geçilmiyormuş, seçim geçim derdiymiş, kısacası gelsin toplum mühendisliği...
Fotoğrafta iki ağaç görüyorsunuz. Soldaki ağaç heybetli sapasağlam. Sağdaki ise koflaşmış, erimiş ve çürümüş. Soldaki ağaç üzerine sağlamlık üzerine çokça yazılabilir. Sağdaki için de kurumuş ve çürümüşlüğe ilişkin çokça yazılabilir. Aynen Türkiye gibi yani. Mesele ne tarafından baktığınıza bağlı. İktidar bize hep soldaki ağacı göstermeye çalışırken, diğer ağacı yok saymamızı istiyor. Oysa ikisi de aynı ağaç. Geçen gün yolda rastlayınca bu yazıyı yazmak aklıma geldi. Ağaca bir açıdan bakınca sapasağlam, diğer açıdan bakınca çürümüş içi oyulmuş. Bu ağaç bir gün kendini taşıyamayacak ve yıkılacak. Rastlarsam o gün de fotoğrafını çekip bu yazının devamını getireceğim. Çürümüşlük arttıkça ağacın sağından solundan yeni filizler çıkmaya başlıyor. Belki yakında çökecek ama filizlerden yeni ağaçlar yetişecek, bu kesin.
Bu yazıyı yazarken nihayet İstanbul’daki mazbata tantanası bitti. Ekrem İmamoğlu hak ettiği mazbataya on yedi gün sonra ulaştı. Görünen o ki AKP inatla türlü yol ve yöntemler denemeye devam edecek. Umarım siz okurken kayyım atanmış olmaz. Ne demişler elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görür. Şimdi demokrasi mücadelesini gelecek fırtınalara karşı güçlendirmek gerekiyor. Evet genel anlamda kazanılan büyük başarıdır. Mesele bu başarıyı taşıyıp yükseltmekte. Önümüz 1 Mayıs. Seçimlerde gösterilen birlik ve dayanışmayı ileriye taşımak ve demokrasi mücadelesinin büyütülmesinin manivelası yapma fırsatı veriyor.