Translate

Bu Blogda Ara

sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

458-Fotoğrafta Kavramsallaştırma-Özcan Yaman-Evrensel-19 temmuz 2019


FOTOĞRAFTA KAVRAMSALLAŞTIRMA

“Bir fotoğraf sayfalarca yazıya bedeldir”. Bu cümleyi birçok kez duymuş ve söylemişizdir. Üstüne dikkat çekiciliği, estetiği ve hızı eklerseniz, aslında bir fotoğrafın sanat dalları arasındaki gücünü de anlatmış olursunuz.
Fotoğraf çekildiği gibi ya da üzerinde oynanmış olarak da kullanılabilir, (Fotoğrafın gerçeğinde olmayan ekleme veya çıkarmalar yapılarak, sahte bir görüntü oluşturmak). Ya da iki veya daha çok fotoğrafın birleşimiyle kolaj yapılmış olabilir. Fotoğraf günlük ihtiyaçlar listesinden, toplum, sanat ve kültür alanlarında vazgeçilmez olarak hayatımıza girmiştir.
Elbette her fotoğraf bir şeyler anlatabilir. Çekildiği andaki gerçekliği anlatabilir mesela. Ya da gerçeği çarpıtsa da amaç, sahte bir gerçek etkisi yaratmak da olabilir. Ama bir sanatçı sorgulayıcıdır. Neden, niçin sorularına yanıt arar ve kendisince bulduğu (ki bence ideolojiktir) cevapları fotoğrafı araç olarak kullanarak verir. Düşündürmek, sorgulatmak ister. Kavramsallaştırma işte burada devreye girer. Fotoğraf bu anlamda bir araçtır. Sanatın dili önemlidir. O dil tasarımdır. Duygu ve düşüncelerimizin tasarımlanması kavramsallaştırma olur. Gelelim bana bunları yazdırmaya iten etkene.Uğur Gallen isimli sanatçı. Twitter ve İnstgram fenomeni olmuş bir arkadaş.
 Özellikle sosyal medyada çalışmalarını görmüş, çağdaş sanat alanında başarılı bulduğum, bir yanıyla da fotoğrafı kullandığı için paylaşmak istedim. Örneğin mülteciler veya savaşın felaketleri hakkında bir şeyler söylemek istiyorsunuz ve yazıyla açıklamaya çalışıyorsunuz sayfalarca yazarsınız. Ama Uğur’un çalışmalarına bakın, o sayfalarca yazılacak konu bir anda çarpıcı, etkileyici, sorgulayıcı ve hafızada kalıcı hale geliyor. Özellikle güncel toplumsal (tabii bireysel de olabilir) konularında bizleri etkiliyor. Fazla uzatmaya gerek yok. Soyutlama yeteneği kavramsallaştırmayı getirir. İster Henri Cartier Bresson gibi tek kare fotoğrafla yapın, isterseniz Uğur gibi kolaj montaj olarak yapın.


Eline sağlık Uğur Gallen, derken sizlerin de çalışmaları inceleyip ‘’Acaba yazı ile anlatmaya kalksaydım kaç sayfa yazardım ve bu kadar etkili olur muydu?’’ diye düşünmenizi istiyorum. İşte görsel sanatların etkisi ve de fotoğrafın tabii... Uğur Gallen, sosyal medya hesabından seçimler, savaş, açlık, mülteciler, çocuklar, gibi etkileyici kareler paylaşıyor. Aynı dünyadayız ama iki farklı hayatlar var diyor. Sosyal medyadan takip etmek isterseniz işte adresi:



















422-DUVARIN GÖR DEDİĞİ-Evrensel-özcan yaman-6 nisan 2018



422-DUVARIN GÖR DEDİĞİ...
Mayakovski’nin “Sokaklar fırça, alanlar paletimizdir” sloganıyla sanat ordusunu sokağa davet edişinin üzerinden çok yıllar geçti. Ama bu çağrı yerini bulmuş sokaklar hâlâ fırça ve palet işlevini sürdürüyor...
Kent kültürü adı altında bilboardlar ve paralı ilan panoları her yeri kaplasa da grafitiler varlıklarını göstermişlerdir. Grafitiler her ne kadar muhalif bir iletişim alanı olarak ortaya çıkmış olsalar da düzenin sistemi bu alanı da kendi kontrolüne almaya çalışmıştır. Kimi zaman başarmış, kimi zaman başaramamış sürüp giden bir mücadele alanı olarak sokaklar ve duvarlar hep var olmuşlardır. Duvar gazeteleri kültürü özellikle 1917 Sovyet Devrim yıllarında halkın okulu olmuş, iletişimin ve eğitimin bir parçası olarak kullanılmıştır. Batıda ise ezilenlerin, yok sayılanların sesleri duvarlara bazen gazete bazen grafiti olarak yansımıştır. Özellikle grafiti deyince ilk akla gelenler Jean Michel Basquiat, Bansky gibi adaletsizliğe ve anlamsızlığa karşı savaş yürütenler seslerini duvarlarda görünür kılmışlardır. Latin Amerika’dan Türkiye’ye kadar içinde sistem eleştirisini taşıyan, ironi barındıran görsel bir sanat dalı olarak yayılmış durumdadır.  ‘Grafiti ve duvar gazeteliğini’ günümüzde kültür bakanlıkları, belediyeler ile koca koca holdinglerin sosyal sorumluluk adı altında ‘’duvarlarla bir iletişim olacaksa onu da biz yaptırırız!’’ dercesine sahiplenmelerinin nedeni ayrıca sorgulanmaya değer. Ne olursa olsun ‘’Duvarın Gör Dediği’ bir mesaj vardır. 
Bazen otoritenin reklam amaçlı çabaları bazen vur kaç taktiği ile imzalarından tanıdığımız grafiticilerin mesajları, savaşın sokakta duvarlarda sürdüğünü bizlere gösteriyor.  
Günlük hayatta görüp tebessüm ettiğimiz ya da durup düşündüğümüz bu savaş ‘şimdi’nin görünen yüzüdür. Yarın yeni bir mesajın verileceği bir mecra olarak bilboardlara inat görsel dildir. Geçen zaman içinde tarihe kalmaları Fotoğrafçı Metin Ekinci gibi yaşamla ilişkilendirildiğinde kalıcılaşır. 
Metin, enstantene ve sokak fotoğrafçılığı olarak belgesel bir projeyi uzun yıllar boyunca gördüğü izlediği duvarlardaki görselliği insanla, çevreyle grafiti arasındaki bağı fotoğraflayarak geçmişi kalıcılaştırmıştır.
Metin Ekinci’nin objektifinden ‘Duvarın Gör Dediği’ sergi 14 Nisan -3 mayıs 2018 tarihlerinde İFSAK’ta sizleri bekliyor.  


421) SOSYALİST GERÇEKÇİLİK-EVRENSEL-23 MART 2018-ÖZCAN YAMAN




SOSYALİST GERÇEKÇİLİK










“İçerik sosyalistse 
binlerce biçim olabilir”
Nâzım Hikmet

Bertolt Brecht, Georg Lukacs, Moisei S. Kagan, Konstantin Simonov, Gely Korzhev, Hrapçenko, M. Gorki, Plehanov, Neruda, Nezval, Kavafis, Stanislavski, Aytmotov, Mayakovski, Sergey Ayzenştayn, Şolohov, Anna Seghers , F. Mehring, C. Zetkin, D. Blagpyev, G. Plekhanov, V. Vorovski, A. Lunaçarski M. Şolohov, K. Fedin, A. Fadeyev, N. Ostrovski, A. Tvardovski, K. Şimonov, D. Şostakoviç, Haçaduryan, J. Becher, H. Eisler, L. Aragon, A. Stil, M. Majerova, B. Illes, SeahO'Casey, R Fox, T. Pavlov, P; Neruda, J. Amado, N. Guillen, A. Maltz, Lu Hsün, Mao Dun, D. Natsagdordş, Ş. Tokunaga, Y. Miyatomo, John Heartfield, A.Rodchenko, El_Lissitzky, Tatlin, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Avni Memedoğlu...
Bu isimleri okuyunca aklınıza ne geliyor? Özellikle sosyal medyada güncel sorunlara ilişkin kullandığımız şiirleriyle, sözleriyle, resim ve fotoğraflarla haşır neşir olduğumuz sanatçı, aydınlar. Başka? Sevdiğimiz, toplumsal mücadelede bizleri besleyen kaynaklar. Neden?
Çünkü onlar sosyalist. Çünkü onlar 'Sosyalist gerçekçi' sanatçılar, aydınlar.
Hâlâ günceller, hâlâ vazgeçilmezler ve hâlâ yaşıyorlar. Çünkü zaman geçse de sorunlar aynı. Dünya ezenle ezilen, emekle sermaye, savaşla barış, kısacası sınıflı bir toplum düzeni olan kapitalizm sürecini yaşıyor. 
Sovyet Devrimi'nin 100. Yılı yerini 101. yıla bıraktı. Kültür ve sanat dünyası iyi niyetli ya da kasıtlı olarak 'Sosyalist gerçekçilik' kavramını eskimiş, bitmiş, 1930-40'lı yılların Stalin diktatörlüğü(!) zamanının sanat akımı gibi gösterip, yalan yanlış ve eleştiri bile denemeyecek sözlerle, yazılarla karalama gayretlerini sürdürüyor...  En iyisi bile 'Sosyalist gerçekçilik'i geçmişte kalmış bir akım olarak görmeyi, göstermeyi seviyor. 
Sosyalist ideoloji; siyasi, iktisadi ve kültür/sanat alanıyla bir bütündür. Kimileri siyasi uygulamaları, kimileri ekonomik uygulamaları, kimileri de sanat alanındaki uygulamaları eleştirerek (Keşke eleştiri olsa, küfrederek) derler ki; Stalin diktatördür, sosyalist gerçekçilik diye bir akım başlatarak sanatçıları ezmiştir, yaratıcılığı öldürmüştür. Halbuki siyasal yöntem bir bütündür. İdeolojik olarak teori ve pratiğin ekonomiden, sanata yansımasıdır. 
Günümüzde burjuva sanat çevreleri, eleştirel gerçekçiler ve kendine sosyalist diyen bazıları sosyalizme saldırılarında şöyle derler; sosyalist gerçekçilik bir dönemin (Stalin dönemi kastedilir) akımıdır, bitmiştir. 
Öyleyse Brecht, sosyalist bakış açısının tiyatro ve şiir alanındaki temsilcisi dahası kuramcısı olarak, Stalin diktatörlüğü(!) zamanında sanatçıların baskı(!) altına alındığı yıllarda damgasını vurmuştur. Peki neden Brecht deyince esas duruşa geçip dahası oyunlarını şiirlerini kullanıp solculuk yaparlar?
''Sosyalist gerçekçilik'' madem olmuş bitmiş bir akım, üstelik Stalin diktatörlüğünün baskı döneminin ürünü o zaman Brecht'i çıkarın tiyatro repertuvarlarınızdan, Nâzım'ı çıkartın hamasi nutuklarınızdan, velhasıl yukarıda saydığım ve sayamadığım aydın ve sanatçıları unutun... Ama unutamazsınız.
Öncelikle bir yerden başlamak gerekiyorsa o da  'Sosyalist gerçekçilik'in yalnızca bir sanat akımı olmadığıdır, çok ötesinde bir kuram olduğudur. Hayata sosyalist açıdan bakmanın sanatsal ifadesi “Sosyalist gerçekçi yöntemdir”.  Sosyalist ideolojinin sanat kuramıdır. Sanat akımları;  Fütürizm, sembolizm, dadaizm, ekspresyonizm, kübizm, pürizm, sürrealizm, konstükrüalizm, empresyonizm, ekspresyonizm, pop art, opart ve minimalizm... gibi bazı dönemlerde etkili olmuş ve yerini bir başka yeni akıma bırakmış, sanatın gelişmesinde önemli rol oynamış akımlar vardır. Ama ''Sosyalist gerçekçilik'in biçim içerik ve felsefe anlamında farklılıkları vardır. 
Sen Brecht, Neruda, Nâzım deyince göklere çıkartacak, oyunlarını oynayacaksın Sosyalist gerçekçilik'i işi bitmiş sanat akımı sayacaksın. Bu nasıl bir çelişkidir. Bunlar bir de '...o başka konu, sanatçıyı seviyoruz ama onun ideolojik partili ve siyasi kişiliğini sevmiyoruz' derler mi? Derler...
Nâzım Hikmet; ''İçerik sosyalistse binlerce biçim olabilir” der. Geçmişte işlediği konular nedeniyle 'donmuş, kalmış' gibi düşünülmesi ve böyle kalıplaştırılması yanlıştır. Aksi diyalektik materyalizme terstir. Sosyalist gerçekçi sanat , 21. yüzyılda iyiye güzele ve geleceğe sözle, yazıyla veya görselle insan odaklı olmanın adıdır. Bir ideoloji düşünün hayatın her alanına ilişkin alternatif önerisi var. Marksist iktisat, üretim araçlarının toplumsallaştırılması, mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi gibi bir çok alanda sözü/önerisi dahası siyasal mücadelesi olsun ama sanata gelince olmasın... 
Akla bile ters olan bu gerçeğin karşısına sosyalizm “Sosyalist gerçekçi sanat” kuramıyla çıkar. Geçmişin ya da 1940'ların tanım ve açıklamalarıyla vardır/yoktur/yanlıştır tartışmasının  ötesinde bu gün nerede olmalının geliştirici tartışmalarında olunmalıdır.


400) 25 Ağustos 2017-- Sezon başlıyor..

Evrensel GazetesiKadraj köşesi
400)Özcan Yaman
25 Ağustos 2017

 Sezon başlıyor..

Artık her şeyin bir sezonu var. Bu bağlamda sanat sezonu da başlıyor. Galeriler şenlenecek ülkeye sanat festivalleri yayılacak. Kısaca halkımız sanata doyacak(!)  Bunun için hiçbir masraftan kaçınmayan Koç Holding ana sponsorluğunda İKSV’nin organizasyonuyla yine tüm kamusal alanlar ve mecralarda reklamından sergilerine her şey halkımızın iyiliği güzelliği için seferber olmuş şekilde. 

Hadi duyurularını da yapalım: 15. İstanbul Bienali, “İyi Bir Komşu” temasıyla 16 Eylül-12 Kasım 2017 tarihleri arasında ücretsiz olarak gerçekleştirilecek. Daha teferruatlı bilgiyi web sitelerinden alırsınız artık. 
Eğer bu bienal hızınızı kesmezse merak etmeyin arkası var. Dedik ya sezon başlıyor. 14-17 Eylül 2017 tarihleri arasında 12. edisyonu gerçekleştirilecek olan Contemporary, Art Beat gibi sanat kültür ve eğlence festivalleri de sizleri bekliyor(!) Bu festivallerle, fuarlarla ilgili geçmişte çok yazmıştım. Ana sponsorları Koç Holding, Akbank, Ülker ve başkaca sermaye gruplarının katkıları olmasa inanın halkımız mağdur olacak. Sergileri gezip, filmleri izleyip banka ve bisküvi reklamlarını tadıp kültürlendikten sonra da eleştiri yazılarımı sizlerle paylaşacağım. 
Sizlerden öncelikle “Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü?” diye düşünmenizi istiyorum. (Malum bu kültür etkinlikleri bayram sonrası başlıyor.) 
Neden tam da şimdi şu sorular sorulur? 
İyi bir komşu asla şikayet etmeyen birisi midir? 
İyi bir komşu cinsiyetsiz midir?
 İyi bir komşu Facebook’ta arkadaşınız mıdır? 
İyi bir komşu mülkünü korumak için silah bulunduran kişi midir? 
İyi bir komşu arabasının arkasında ‘Sınırları Kapatın’ yazan birisi midir?
 İyi bir komşu sizinle aynı gazeteyi mi okur? 
Tüm bunlar 15. İstanbul Bienali’nin “İyi Bir Komşu” başlığının akla getirdiği sorular...
Cumhuriyet’ten Ceren Çıplak haberinde şunları yazıyor; “Bienalin küratörleri, sanatçı ikilisi Michael Elmgreen ve Ingar Dragset, iyi bir komşu ve ev kavramlarını farklı açılardan ele alacak. İkilinin, bienali, kendi ideolojilerini sanatçılara empoze etmeden farklı sanat eserlerini, bir araya gelerek birbirine komşu olacağı büyük bir mahalle gibi kurguladıklarını da söyleyebiliriz. Daha çok, “Beraber yaşamak dediğimiz şey nedir?” sorusuna odaklanan bienal, ev, komşu, aidiyet, “kök salmışlık”, farklı yaşam tarzları, değişen ilişki biçimleri, değişen demografi üzerine düşünmeye teşvik edecek. Bienal, siyasi sıkıntılar karşısında olduğumuzu da vurgulayarak diğer kimlikler meselesine de değinecek. Küratörler Dragset ve Elmgreen “Dünyada krizler, şoklar yaşanıyor. Bunu geniş bir perspektifle sorgulama zamanı. Bir nebze olsun uzlaşma, ortak bir nokta bulabilme çabası. Hayatımıza mikro düzeyde evde başlayan birtakım temel soruları sormakla başlıyoruz. Beraber yaşadığımız ortam, mahalle dediğimiz şey, birlikte var olmayı başardığımız mekanların olduğu bir yer. Bu sergi, özel alanlarla ilişkilenen farklı yaşam tarzlarını ve içinde yaşayanlar olarak bizlerin evdeki alanları en iyi şekilde kullanma ve kişiselleştirme biçimlerimizi araştıracak. Böylece evin nasıl da farklı kimliklere dair ipuçları barındırabileceğini ve tarih boyunca kendini ifade etmenin bir aracı olarak nasıl işlev gördüğünü inceleyecek” diyor.
OHAL’de KHK’lerle işinden, evinden, yaşam alanlarından uzaklaştırılanlar, adaletin atletle geçiştirildiği bir ülkede sizce bu soruların sahiciliği nedir? 
Grevlerin yasaklandığı, asgari ücretin yerlerde sürüklendiği, memurların, emeklilerin hali ortadayken bu sorular neyin nesi? 
Özgürlük, demokrasi ve barış kavramlarının anlamlarının değiştiği, medyanın tek sese biat ettiği, sansürün otomatikleştiği bir ülkede bu soruların anlamı nedir? 
İnsan haklarının olmadığı yerde komşuluk sorgulanıyormuş. Kim sorguluyormuş? Tüm bu sorunları yaratan siyasi iktidar ve onu iktidarda tutan sermaye grupları. Kolay gelsin ne diyelim…
(https://www.evrensel.net/yazi/79748/sezon-basliyor)