
Gazeteci fotografçı yazan çizen kendi halinde bir adam. Fotograf, sanat ve siyaset üçgeninde dolaşır. Gelin birlikte dolaşalım.
Translate
Bu Blogda Ara
tiyatroofolio
1986-1991 yılları arasında İBŞT 'de sahne fotoğrafçısı olarak çektiğim karelerden bir sunum... Beğenirseniz tıklarsınız...
şehre akın (foto özcan)
1976 yılında fotoğraf çekmeye başlayan Özcan Yaman Nostaljik 80’ler fotoğraflarına örnek çalışması ‘’Şehre Akın’’ ile 1978-1982 yıllarında yaşadığı mahallenin fotoğrafçısı ‘Foto Özcan’ olmuştu. Beğenirseniz tıklarsınız:))
455-BİTMEYEN SEÇİM İCAT ETTİLER! /Özcan Yaman/Evrensel/4 Haziran2019
fotograf-Hasgül Gökhan Taşbaş-ozcan yaman
BİTMEYEN SEÇİM İCAT ETTİLER!
Bitmeyen
seçimlerden en güncel olanına 10 gün falan kaldı. 23 hazirandan sonra büyük
ihtimalle erken genel seçim gündeme gelecek gibi. Beraberinde bir yığın kriz
falan. Yaşayıp göreceğiz.
Bu arada
yarın 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişlerinin de yıldönümü. Tam 49 yıl
olmuş.
Dünya tarihi
sınıf mücadeleleri ile doludur. Ülke tarihine baktığımızda büyük dönüşümlerin
işçi sınıfının başkaldırısı ile gerçekleştiğini görürüz. İşin özneleri
olanların ayaklanması, toplumsal depremi veya sarsıntıları yaratıyor. 15 -16 Haziranları
yaratan işçiler, sendikal hak ve özgürlükleri yok eden yasanın çıkmasını
engellemişlerdir. Yani işçi örgütlenme hakkına sahip çıkmıştır. Sonuç olarak toplumsal
muhalefet yükselmeye başladığında, iktidar kendi sınıfsal çıkarlarını korumak
için faşizmin gücünü kullanmaktan çekinmemiştir. 12 Eylül 80 bunun bir
örneğidir. 89 Bahar eylemleri ise bu zinciri kıran dönüm noktası olmuştur.
Zonguldak maden
işçilerinin yürüyüşü iktidarı korkutmuştur. Sonrası malum…
1980 öncesi
ülke nüfusu 48 milyon, sendikalı işçi sayısı 2.5milyondur. Bugün ise ülke nüfusu
78 milyon ve sendikalı işçi sayısı 750 bindir…(2010 yılı itibariyle)
İktidar antidemokratik
yasaları bir takım rakam ve harflerle karmaşıklaştırarak neo-liberal
politikalarını uygulamaya çalışıyor. Sendikalar küçültüle küçültüle etkisizleştirilirken
demokrasi büyüyebilir mi? Artık zenginle yoksul arasındaki fark uçurum olmaktan
çıkmıştır. İktidara bakarsak her şey güllük gülistanlıktır. Bakalım öyle mi?
Bir sınıflandırma yaparsak nüfusun %15’i işsiz. %45’i asgari ücretle gayri insani
koşullarda karın tokluğuna çalışıyor. %20’si orta sınıf olarak sınıflar
arasında gidip geliyor. % 20 ise tuzu kurular oluyor. İktidarı onlar
belirliyor. Onun içindir ki, Bu düzen
değişmeli!...
Her şey çok
güzel olacak. Nasıl? Tabii ki işçi sınıfı müdahil olursa. Sınıfı harekete
geçirecek sınıf perspektifli parti ve sendikalar olduğuna göre buraya
baktığımızda Her Şeyin Çok Zor olacağı karşımıza çıkıyor. Mücadelenin önünün
açılması ise demokratikleşmeden geçiyor. Onun için ki bu seçimler stratejik önem
kazanıyor. Yani orman yanarken tüm
hayvanların aynı yöne koşması meselesi. Evet herkese iş düşüyor. Özellikle
kültür/sanat alanında emek verenler sınıf ve sanat meselesini siyasetle
ilişkilendirip sınıf kültürüne katkılarını arttırmak zorunda. Her alanda olan
ve yaşanan erozyon sanat ve sınıf meselesini de muğlaklaştırdı. Sanatı
toplumdan bireyin iç dünyalarına zorlar hale getirdi.
Ve bir
hatırlatma/sorgulama olarak Skop Bültende 2015 yılında yayınlanan ‘’Sanat ve sınıf üzerine 9,5 tez’’ adlı
çalışmanın 1 ve 2. Maddelerini paylaşıyorum. Devamını linkten tıklayarak
okuyabilirsiniz.
‘’SANAT VE SINIF ÜZERİNE 9,5 TEZ’’
1.0 - Sınıf
meselesi ‘’sanat’’ açısından son derece önemli bir meseledir.
1.1 - Eğer sanat
toplumun bir parçasıysa, ondan bağımsız değilse, ve söz konusu toplum da sınıf
ayrımının damgasını taşıyorsa, bu ayrım, görsel sanat alanının işleyişini ve
karakterini de etkileyecektir.
1.2 - Farklı
sınıfların farklı çıkarları vardır ve sanat da bu farklı çıkarlardan etkilenir.
Öyleyse, sanatın değeri ona hangi sınıfın bakış açısından yaklaştığınıza bağlı
olarak değişir.
1.3 - Sanatı
anlamak demek, hem görsel sanat alanının dışında yer alan sınıf ilişkilerini ve
bu ilişkilerin söz konusu alan üzerindeki etkisini anlamak, hem de bilfiil
görsel sanat alanındaki sınıf ilişkilerini anlamak demektir.
1.4 - “Sanat
dünyası” fikri, çoğunlukla, dikkatleri yukarıda sıralanan ilişki kümelerinden
başka bir yöne çekmeye yarar.
1.5 - “Sanat
dünyası” kavramı, sanat-dışı dünyanın meselelerinden azade, ayrı bir alan
varsayımına dayanır (ve böylelikle, bu
alanı dışarıdaki sınıf meselelerinden koparır).
1.6 - Dahası,
görsel sanatlar alanını, bir çatışan çıkarlar dizisi olarak değil, ortak bir
çıkara (sanat) sahip profesyonellerin uyumlu birlikteliği olarak tahayyül eder
ve böylece, bu alandaki sınıf ilişkilerini yok sayar.
1.7 - Görsel
sanat alanında sınıfsal kaygılar, “sanat piyasasına” yönelik eleştirilerde gün
yüzüne çıkar. Ne var ki, piyasa eleştirisi sınıf eştirisiyle aynı şey değildir.
Sınıf, piyasadan çok daha temel ve köklü bir meseledir.
1.8 - Farklı
sınıfların “sanat piyasası” hakkında farklı görüşleri vardır. Sınıf çıkarlarına
dair bir anlayışın yokluğunda sanat piyasasını tartışmak sanatın durumunu
belirleyen gerçek güçleri gölgelemekten başka bir işe yaramaz.
1.9 - Sınıf sanat
için temel bir mesele olduğundan, farklı sınıfların çıkarları hakkında net bir
fikri olmadığı müddetçe sanatın kendi doğasına
ilişkin olarak da net bir fikri olamaz.
2.0 - Günümüzde
görsel sanatlar, kapitalist yönetici sınıfın hâkimiyeti altındadır.
2.1 - Yönetici
sınıf, tanımı itibariyle, toplumun maddi kaynaklarını denetimi altında tutar.
2.2 - Bu maddi
durumu yeniden üretmeye yarayan egemen ideolojiler aynı zamanda yönetici
sınıfın çıkarlarını temsil eder.
2.3 - Dolayısıyla
sanata biçilen başat değerler mevcut yönetici sınıfın çıkarlarına hizmet
edecektir.
2.4 - Somut
olarak söyleyecek olursak, günümüzde sanatın başat değerlerini belirleyen
aktörler şunlardır; müzayede evleri ve koleksiyon şirketleri de dahil olmak
üzere büyük şirketler; sanat yatırımcıları, özel koleksiyonerler ve hamiler; kültür kurumlarının ve
üniversitelerin yöneticileri ve mütevellileri.
2.5 - Dolayısıyla,
sanat bir açıdan, lüks ürün görevi görür; üstün işçilik ya da entelektüel prestij,
yüksek sosyal statüye delalet eder.
2.6 - Sanat aynı
zamanda finansal bir araç ya da pazarlanabilir bir değer havuzudur.
2.7 - Sanatın bir
başka görevi de, topluma “geri verme” kisvesi altında haksız kazancı
aklamaktır.
2.8 - Sanat aynı
zamanda radikal dürtüler için emniyet supabı görevi görür. Egemen ideolojiye
ters düşen toplumsal enerjiyi yalıtan ve
soğuran bir mecra işlevi görür.
2.9 - Son olarak,
sanat, sanat hakkındaki egemen sınıf ideolojisini birebir yeniden üretmeye
hizmet eder –Sanata atfedilen başat değerler, yönetici sınıfın değerlerini
doğrudan hayata geçirmekle kalmaz, aynı zamanda sanat alanında sanatın
üstlenebileceği diğer olası değerleri esir alır.
Kaynak: (7/3/2015/
skopbülten / Ben Davis, Çeviri: Ayşe Boren / “9.5 Theses in Art and
Class”, 9.5 Theses on Art and Class içinde (Chicago: Haymarket Books, 2013), s.
27-37. http://www.e-skop.com/skopbulten/sanat-ve-sinif-uzerine-95-tez/2345)
454-İÇERİDEN DIŞARIYA ÖZGÜRLÜK KARİKATÜRLERİ /Özcan Yaman/Evrensel/ 17 mayıs 2019
İÇERİDEN DIŞARIYA ÖZGÜRLÜK KARİKATÜRLERİ
A.Kerim Aktaş, Ayhan Bozkaya, Barış İnan, Cenan Genç,
Hüseyin Yıldırım, M.Enes Tunç, Mehmet Boğatekin, Melih Gürler, Mustafa
Ağcakaya, Ömer (Raman) Özdurak, Serdar Sürücü, Ahmet Bilge, Aynur Epli, Cemal
Bozkurt, Haydar Bayar, Kemal Ayhan, Mahmut Ulusan, Menaf Osman, Musa Kart,
Nurettin Erenler, Özlem Özdemir, Zehra Doğan.
İsimlerini okuduğunuz bu arkadaşlar ‘’Duvarları Delen Çizgiler’’ adlı karikatür
kitabıyla bir araya geldiler. Hapishane dediğimiz içeriden, Dışarıya özgürlük duygularını
paylaştılar.
Görülmüştür.org tarafından organize edilip, Homur Mizah
Grubu’nun desteğiyle kolektif bir çalışmanın ürünü olarak gerçekleştirilen
kitap aynı zamanda orijinallerinin sergilenmesiyle il il gezmekte. Ayrıca
yurtdışında da sergilenmesi planlanmakta.
Görülmüştür.org. adına Adil Okay bu çalışmalarına ilişkin
şöyle diyor; ‘’ Hapishanelerde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekmek, tecrit
edilen mahpusların sesini duyurmak amacıyla sekiz yıldır faaliyet gösteren,
ülkede ve Avrupa’da bu temada çeşitli sergiler açan “Görülmüştür Ekibi” olarak,
HOMUR Karikatür ve Mizah Grubu’nun
desteğini alarak, “Duvarları Aşan Çizgiler” adını verdiğimiz yeni bir proje
hazırladık. Bu amaçla onlarca hapishaneye girerek, halen tutuklu veya hükümlü
olan ressam ve karikatüristlere ulaştık. Onlardan yaratıcılıklarını görünür
kılacağımız projemize katılmalarını, “Özgürlük” temalı karikatürler çizmelerini
istedik.
OHAL’den sonra hapishanelerde sürgün ve sevkler hız
kesmediğinden bazı karikatüristlere ulaşmada zorlandık. Taahhütlü
mektuplarımız, fakslarımız hapishanelerde kayboldu, bazıları da “Görülmüştür –
Kurumda yoktur” mührüyle geri döndü. Kimi zaman da hapishanelerde sık uygulanan
“iletişim cezaları” nedeniyle sahibine verilmedi. Mahpus karikatüristlerle
bağlantı kurmayı üstlenen bu projenin mimarı yazar Adil Okay, üç ay boyunca
postane kapılarında mesai harcadı. Uzun uğraşlardan sonra ulaşabildiğimiz
mahpuslardan 20’si çizdikleri özgün karikatürlerini bize yollayıp projemize
katkı sundular. Tutuldukları hücrelerde yetersiz malzemeyle çalışarak
üretilebileceğini gösterdiler. Örneğin gazeteci ve ressam Zehra Doğan’ın,
tahliye olmadan önce boyalı kalem, fırça, tuval gibi malzemelerin yasak olduğu
Tarsus Kadın Hapishanesinde, regl kanını, tentürdiyodu ve sebze artıklarını
kullanarak boya yaptığını öğrendik. Cebrail Çakto adlı mahpus, davetimizi
aldığını ama apar topar eşyalarını, resim yapmak için kullandığı araç
gereçlerini alamadan sürgüne gönderildiğini, getirildiği Rize Kalkandere
hapishanesinin kantininde de bu malzemelerin satılmadığını yazdı. Dönem dönem
basında da yer alan, TBMM’sinde Soru Önergeleri’ne konu olan bu keyfi yasaklar
saymakla bitmez. Bu yasaklara, inanılmaz engellere rağmen elimizde 70’a yakın
karikatür birikti ve birçok kentte sergimizi açtık. Tabi daha ulaşamadığımız
yüzlerce mahpus çizerin olduğunu, hapishanede o zor koşullarda üretenlerin
sayısının bu sergide / kitapta yer alanlardan fazla olduğunu belirtmek
istiyoruz.
Bu projede amacımız
a)2019 Yılı itibariyle hapishanelerde sayıları her geçen gün
artan 260.000 tutuklu ve hükümlünün varlığını dışarıdakilere yeniden
anımsatmak,
b)İçerinin sesini, içeridekilerin rakam – istatistik
olmadığını, dışarıdaki insanlara göstermek, duyurmak,
c)Hapishane idarecilerinin “rehabilatasyon” yerine akıl
almaz disiplin cezalarıyla, yasaklarla tecrit ettiği mahpus sanatçıların ruhsal
sağalmalarına katkı sunmak,
d)Hapishanelerde plastik sanatlarla ilgilenen mahpusları
teşvik etmek. Kendilerini ifade olanağı sağlamak,
e)Bazı hapishanelerde “Hapishane yönetmeliği - tüzük yok
sayılarak” keyfi olarak konulan renkli kalem yasaklarına dikkat çekmek, en
azından Türkiye’nin de imzaladığı (2006) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
Cezaevi Kuralları’na uyulmasını sağlamak, Türkiye’deki 400’e yakın hapishanenin
çok azında faaliyette olan “Sanat atölyeleri”nin işlevli hale getirilmesi için
kamuoyu oluşturmaktır. ‘’ Kitap basılmak
üzereyken gelişen son durum ile ilgili açıklamayı da not edeyim.
‘’...Tarsus hapishanesinde çizdiği 3 karikatürle katkı sunan
gazeteci ressam Zehra Doğan, bu süreçte tahliye oldu. Cumhuriyet Gazetesi
çizeri Musa Kart ise kitap yayına hazırlanırken, 25 Nisan 2019’da 5 Cumhuriyet
yazarı ile birlikte yeniden tutuklanıp, hapishaneye götürüldü. Musa Kart’a bu
kısa zaman diliminde ulaşma imkânı bulamadığımızdan basından seçtiğimiz iki
karikatürüne kitapta yer verdik.’’
Ütopya yayınları tarafından
kuşe kağıda 14x20 ebadında, 64 sayfa olarak yayınlanan kitap, özellikle
içerde ve dışarıda tecrit ve yıldırma politikalarına karşılık açlık ve ölüm oruçları
gerçekliğinin yaşandığı bugünlerde hapishanelerden gelen esintiyi hissetmek
isterseniz bu kitapçığı edinmenizi öneririm.
İletişim için: Görülmüştür Ekibi (www.gorulmustur.org) adresinden ulaşabilirsiniz.
543-1 MAYIS 2019 İZLENİMLERİM...
1 MAYIS 2019 İZLENİMLERİM...Özcan Yaman / Evrensel / 2 mayıs 2019
Bir 1 Mayıs’ı daha geride bıraktık. Seçimdi, mazbataydı, oyların sayım oyalamalarıydı, yeniden seçim yapılacak mı, yapılmayacak mı kararı beklenirken 1 Mayıs geldi, geçti.
İstanbul Bakırköy’deki mitinge katıldım ve izlenimlerim şunlar oldu. Öncelikle seçim sonuçlarının alanlara yansıdığını gördüm. Katılım iyiydi, umut vardı ama coşku yoktu. Miting alanının kötü ve çukurda olması, özellikle E-5 üstündeki köprü çilesi kayda değerdi. Alana daha kortej girişleri yapılırken (ki saat 14.30 sıralarıydı) alandan ayrılmalar da başlamıştı. Bu fiziki düzensizliği saymazsak sorunsuz geçti diyebiliriz. Yine her yıl olduğu gibi Taksim ve Beşiktaş’ta gözaltılar yaşandı.
Kitlesel katılım içinde dikkatimi çeken, günlük hayatta yaşanan sorunların dile getirilmesiydi. 3. köprü direnişindeki işçilerden, çocuk hakları ve tacizlerine, kıdem tazminatı meselesinden, barış kardeşlik ve özgürlük taleplerine toplumsal itirazların dillendirilmesi oldu. Özellikle HDP’lilerin yoğun katılımı dikkat çekiciydi. Leyla Güven, tecrit ve ölüm oruçları ile Cumartesi Anneleri’nin sesleri alana yayıldı.
1 Mayıs alanı gerçekte ittifakın nerede olması gerektiğini bir kez daha gösterdi. Sorunları ortak olanların, birlikte mücadelelerinin, demokrasinin yeniden tesisinde başat rolü oynadığının farkındalığı vardı. Bu bakımlardan beklediğimden daha iyi bir 1 Mayıs yaşadığımızı düşünüyorum. Çektiğim fotoğraflardan bir seçki ile tanıklığımı noktalamak istiyorum.
452-GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK-EVRENSEL 19 NİSAN 2019-ÖZCAN YAMAN
GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK
Genellikle gördüklerimizi gerçek olarak nitelendiririz. Bu anlamda fotoğraflar gerçektir. Peki gösterdikleri? Fotoğrafçının göstermek istedikleridir. Bu gerçek de olabilir, sahte de olabilir. Ama fotoğrafta görünenler gerçek olarak algılanır. Bu fotoğraflar medyada yayımlanır ve altına yazılar yazılır. Sonuç; toplum mühendisliğinin uzmanlığı olarak ortaya çıkar.
Görünüşler kanaat uyandırır ama gerçek olmayabilir. Görünüş karşısında karar verici olan sensin. Bu kararı neye göre vereceksin? Bilgi birikim ve sorgulayıcı bir bakış açısına göre tabii ki. İnanç, çıkar veya saflık görünüşlere, aldanmaya yol açabilir.
Bir ülke düşünün görünüşlerin ve gerçeklerin karmakarışıklığı içindesiniz. Her şey varmış gibi ama yokmuş. Demokrasi varmış, ekonomi tıkırındaymış, özgürlükten geçilmiyormuş, seçim geçim derdiymiş, kısacası gelsin toplum mühendisliği...

Fotoğrafta iki ağaç görüyorsunuz. Soldaki ağaç heybetli sapasağlam. Sağdaki ise koflaşmış, erimiş ve çürümüş. Soldaki ağaç üzerine sağlamlık üzerine çokça yazılabilir. Sağdaki için de kurumuş ve çürümüşlüğe ilişkin çokça yazılabilir. Aynen Türkiye gibi yani. Mesele ne tarafından baktığınıza bağlı. İktidar bize hep soldaki ağacı göstermeye çalışırken, diğer ağacı yok saymamızı istiyor. Oysa ikisi de aynı ağaç. Geçen gün yolda rastlayınca bu yazıyı yazmak aklıma geldi. Ağaca bir açıdan bakınca sapasağlam, diğer açıdan bakınca çürümüş içi oyulmuş. Bu ağaç bir gün kendini taşıyamayacak ve yıkılacak. Rastlarsam o gün de fotoğrafını çekip bu yazının devamını getireceğim. Çürümüşlük arttıkça ağacın sağından solundan yeni filizler çıkmaya başlıyor. Belki yakında çökecek ama filizlerden yeni ağaçlar yetişecek, bu kesin.
Bu yazıyı yazarken nihayet İstanbul’daki mazbata tantanası bitti. Ekrem İmamoğlu hak ettiği mazbataya on yedi gün sonra ulaştı. Görünen o ki AKP inatla türlü yol ve yöntemler denemeye devam edecek. Umarım siz okurken kayyım atanmış olmaz. Ne demişler elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görür. Şimdi demokrasi mücadelesini gelecek fırtınalara karşı güçlendirmek gerekiyor. Evet genel anlamda kazanılan büyük başarıdır. Mesele bu başarıyı taşıyıp yükseltmekte. Önümüz 1 Mayıs. Seçimlerde gösterilen birlik ve dayanışmayı ileriye taşımak ve demokrasi mücadelesinin büyütülmesinin manivelası yapma fırsatı veriyor.
451-Ankara'dan Suruç'a, Hatice Çevik'e- Özcan Yaman- Evrensel- 5 Nisan 2019
Ankara'dan Suruç'a, Hatice Çevik'e

…
“bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”
Şiir: ADNAN YÜCEL
Seçim sonuçları açıklandığında en güzel haber Suruç’tan geldi. Belediye başkanlığını Hatice Çevik kazandı. Sonrasında İstanbul, İzmir derken İstanbul... Katliamlar ve seçimler bu ülkenin özdeşleşmiş kaderi olarak yaşanıyorken sanki karanlığa atılan bir çizikten ışık sızar gibi oldu. Gelişmelere bakarsak iktidar her türlü devlet gücüyle sonuçları değiştirmeye çabalıyor. Sonrası ne olacak şimdilik bir muamma.
Ama aklıma ilk gelen katliamlar oluyor. Roboskî’nin (28 Aralık 2011) 84. ayı, Suruç’un (20 Temmuz 2015) 45. ayı, beş gün sonra Ankara Katliamı’nın (10 Ekim 2015) 42. ayı; ve niceleri... Binlerce insan katledilirken binlercesi yaralı ve tanık olarak hayattalar. Hatice Çevik ve eşi İzzeddin abi bu tarihin canlı tanığı. Hem de canlarından can verdikleri bir tanıklık. Adnan Yücel’in şiiri aslında bu durumu çok güzel yorumluyor. “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.” Hatice Çevik’i yaşatan bu aşk ona sorumluluğu da yüklüyor. Bizlerin inançlarını pekiştiriyor ve umut veriyor. Ne mutlu barış ve kardeşlik adına dövüşenlere...
Hatice Çevik, başkanlığa seçildiğinde yaptığı açıklamada; Ülkede yaşanan büyük katliamlardan birinin Suruç’ta yaşandığını ve yine bir başka katliamda kızını kaybedip, aynı katliamda kendisi de ayağından ve gözünden yaralanan Çevik, o görüntülerin hâlâ insanların hafızalarında taze olduğunu dile getirerek, “O bahçeyi patlamada yaşamını yitirenlerin ailelerine açacağız. Bunun için mücadele edeceğim. Biliyorsunuz sonra Ankara’da 10 Ekim Katliamı gerçekleşti. Ben orada kızım Başak Sidar ve kızımın halası Nilgün Çevik’i kaybettim. 103 canımızı kaybettik. Daha sonra insanlar bodrum katlarında öldü. Aç susuz bırakıldı. Taybet Ana’nın yerde bırakılan cenazesi, buzdolabında bir anne çocuğunun cenazesini bekletmek zorunda kaldı. Bir annenin daha acı çekmesine dayanamıyorum artık...
Başta evlat acısı yaşayan anneleri kucakladığını, Türkiye topraklarına artık barışın gelmesi gerektiğini söyleyen Çevik, “Artık bu ülkeye barış gelmeli. Bizim çocuklarımız ölüyor. Asker ölüyor, polis ölüyor. Biz barış derken tüm halklar için barış istedik, istiyoruz”
Belediyeyi halkla birlikte, şeffaf bir şekilde yöneteceğiz diyor. En önemlisinin Suruç’ta katledilen 33 gencin anısına anıt diktirmek ve kültür merkezinin hayata geçirilmesi olacağını söylüyor. Hayatta kalmanın sorumluluğunu bizlere gösteriyor Hatice Çevik.
450-İKTİDARIN SANATI (!) EVRENSEL 15 MART 2019 ÖZCAN YAMAN
İKTİDARIN SANATI (!)
On altı yılda çok şey gördük, yaşadık. Siyaset ve sanat
alanında gördüklerimize artık şaşırmaz olduk.
İktidarda nasıl muhalefetteymiş gibi olunacağını, söylenen yalanları günah
çıkartırken yeni yalanlarla nasıl söyleneceğini mesela. Bir yandan yoksul halk
için mobil tanzim satış noktalarının açıldığını ve aynı halkın elektriği
kesildiğinde 36 tl. açma-kapama ücreti alındığı gerçeği yaşanabiliyor.
Sanatta olayları olguları soyutlayarak anlatma becerisi vardır.
Mübalağa vardır. Başka, Metafor vardır. Siyasete baktığımızda sanatta olması
gereken her şey mevcut. Küçük yalanlardan tutun, en kaba taş gibi büyük
yalanlara retorikleşmiş kalıplarla nasıl devam edileceğini, 8 mart kadın eylemlerinden çıkartılan
ezan/camii düşmanlığı argümanları ile hamaset, hakaret özgürlüğünü kendine hak
tanıyan iktidar ve yandaş medyanın yeteklerinin
birleşimini gördük. Arada günah
çıkartmalar falan tuz biber oluyor. Yatay mimari denerek hala dikey mimariye
devam ediliyor. Acaba ben mi yanlış anladım dedim ve aslında yataydan kastın
dikey olabileceğini keşfettim. Ülke yönetmiyorlar da sanki ülke üzerinde resim
yapıyorlar. Resim yaparken de gerçekliği
hakikatten soyutluyorlar gibi. Bende soyutlamalarına katkıda bulunayım, nasıl
yatay mimari yapılabileceğini göstereyim dedim.
Fotoğraf:Nihal Eken
449-SEÇİM-GEÇİM (Çarşı-Pazar-Esnaf) EVRENSEL -8 MART 2019-ÖZCAN YAMAN
449-SEÇİM-GEÇİM (Çarşı-Pazar-Esnaf)
REDfotozin’den fotoğrafçılara çağrı
Redfotoğraf 2008
yılından bu yana gerçekleştirdiği kolektif çalışmalarına artık REDfotozin’i ekledi.
Bilindiği gibi
ülkedeki sıkıntılar kolektif çalışmaları özgürce yapma ve sergileme
olanaklarını kaldırdı. Redfotoğraf çalışmalarını mutlaka bir demokratik kitle
örgütü ile gerçekleştirmekte idi. Son yıllarda kurumların içinde bulundukları
durum bu olanağı yok etti. Sergileri gerçekleştireceği mekanlar sessizleşti
veya yok oldu. Sokaklar etkinlikleri gerçekleştirmeye olanak vermiyor. O halde
internet üzerinden Fanzin katalog yöntemiyle devam etmeyi düşünen grup,
REDfotozin olarak her ay yeni sayısıyla
çıkma kararı aldığını başlıkta yer alan Seçim-Geçim konusuyla ilk sayısını
oluşturmaya çalışıyor. Fotoğraf çeken
herkesin katılabileceği bir çağrıda bulunuyor. Böylece REDfotozin ayrıca bir
arşiv işlevi görmüş olacak ve gerektiğinde etkinlik ve sergilerle devam edecek.
İsteyenlerin pdf olarak indirip bastırabilecekleri
Redfotozin’lere issuu.com üzerinden ulaşılabilecek.
Şimdiye kadar
gerçekleştirilen etkinliklerin katalogları yüklenmeye başlandı. İncelemek
isteyenler aşağıdaki linkten ulaşabilirler.
Çağrı notları aşağıdadır.
Nasıl bir FOTOFANZİN?
Manifestomuzda yazılı içeriğe
uygun her fotoğrafçı fanzinde yer alabilecek. Katılım bu anlamda her
fotoğrafçıya açıktır. Amatör-profesyonel gazeteci- sanatçı ayrımı olmadan
herkes katılabilir.
Her ay belirleyeceğimiz
ve duyurusunu yapacağımız konu çerçevesinde gelen fotoğraflardan yapacağımız
seçkiyi bir sonraki ay yayınlayacağız.
NİSAN 2019
SAYISI
KONU: SEÇİM-GEÇİM (Çarşı/Pazar/Esnaf)
Katılım:
1. Katılım
kendine fotoğrafçıyım diyen herkese açıktır ve ücretsizdir.
2. Katılımcılar
konuya uygun en fazla 2 (iki) fotoğraf
ile katılabilirler.
(Arşiv amaçlı daha
fazla yollanabilir…)
3. Yapıt
gönderenler eserlerin kendilerine ait olduğunu beyan ve kabul etmiş sayılırlar.
4. Redfotoğraf, yapıtların
kurallara aykırılığını saptarsa (Manifestoda yazılı içeriklere karşı ‘’Irkçı,
şoven, cinsiyetçi yaklaşımlar gibi...’’ yapıtları geri çevirme yetkisine
sahiptir.
5. REDfotozin’de
yayınlanan yapıtlar, ticari olmamak kaydıyla sergileme – katalog -broşür
– afiş vb. medya organlarında ve çeşitli ortamlarda fotoğrafçı adı
belirtmek koşuluyla kullanılabilir. Bunun için katılımcılara bastırılabilinirse
katalog ve katılımcı sertifikası verilir. Herhangi bir telif ödenmez.
6. Herhangi bir konu
başlığı için gönderilen fotoğraflara fanzinin sayfa sayısı ölçeğinde yer
verilmeye çalışılacaktır. Bu nedenle gönderilen her fotoğrafın yayınlanması
sözkonusu değildir. Fakat gönderilen fotoğraflar başka sayılarda ya da
5.maddede belirtilen ortamlarda daha sonra değerlendirilebilir.
7. Fotoğraflarını
gönderen herkes yukarıda yer alan maddeleri kabul etmiş sayılır.
Yapıtların Özellikleri ve Boyutları
1. Fotoğraflar
dijital olarak kabul edilecektir.
2. Fotoğrafların JPEG
formatında, en az boyut 20 x 30 cm. 300 dpi çözünürlükte olması gerekmektedir.
3. Yapıtlar,
etkinliğin konusuna uygun olmalıdır.
Yapıtların Gönderilmesi ve İşaretlenmesi
Yapıtlar internet üzerinden gönderilecektir. İnternet üzerinden katılanlar
kişisel bilgilerini world sayfası olarak (ad - adres - telefon ve
e-mail) ve eserlerini, redfotograf@gmail.com adresine
e-mail ortamında göndermeleri gerekmektedir.
Etkinlik Takvimi
1.
Katılım son tarihi: 05 NİSAN 2019
448-BAŞKA BİR SANAT MÜMKÜN MÜ?-EVRENSEL-15 ŞUBAT 2019 -ÖZCAN YAMAN
BAŞKA
BİR SANAT MÜMKÜN MÜ?
Bu hafta yeni yayınlanan
‘’Başka Bir Sanat Mümkün Mü?’’kitabına yer ayırıyorum. Yıllardır Sanat ve
siyaset ilişkisi ya da ilişkisizliği konusunda defalarca yazdım, yazıyorlar,
konuşuyoruz. Tek kutuplu dünyanın ideolojisi olan kapitalizmin insanlığın son
seçeneği olmadığını söylüyoruz. Tek kutupluluğa karşı ‘’Bu Düzen Değişmeli’’
Başka bir dünya mümkündür diyerek karşı
çıkıyoruz. Bu karşı çıkış daha çok siyaset ve ekonomide yaygınlık kazansa da
sanat ilişkisi olmadan eksik kalır.
Özellikle İktidar/Güç ile sanat arasındaki ilişki gayet naziktir. Toplum
mühendisliğinin sanatla uygulandığı koca dünya da aykırı ve karşı olmak
değerlidir.
‘’Atölyealtı Sanat Kolektifi’’
yıllardır karşı dünyada söyleşiler, sunumlar ve sanat atölyeleri yaparak elde
ettiği birikimin değerli bir parçasını geçen hafta kitaplaştırdı. Özellikle
sanat dünyasının hatta Güzel sanatlar fakülte öğrencileri içinde bir başvuru
kaynağı olarak okuyucularına sesleniyor. ‘’Başka Bir Sanat Mümkün mü?...
Sanat-Siyaset ve Estetik olarak
üç bölüme ayrılmış olan kitapta; Alaeddin Şenel, Ali Artun, Aylin Kuryel, Begüm
Özden Fırat, Ceren Özpınar, Doğan Göçmen, Emre Zeytinoğlu, Ezgi Bakçay, Feyyaz
Yaman, Fırat Arapoğlu, Fuat Ercan, Julian Stallabrass, M.Kemal Coşkun, Sungur
Savran yer alıyorlar.
‘’Sanat, Siyaset, Estetik
ilişkisine Eleştirel Yaklaşımlar’’ alt başlığıyla konulara bakış açımızı
sağlıyor.
Atölyealtı Sanat kolektifinin
sunuş yazısı şöyle;
"... Sanatın topyekûn
piyasaya teslim olduğunu, hiçleştiğini, tüm gücünü yitirdiğini iddia etmiyoruz.
Aksine, 'Başka bir dünya mümkün mü? sorusundan yola çıkarak, 'Başka bir sanat
mümkün mü?' sorusunu sormanın bir zorunluluk hâlini almış olduğu bilinciyle
hareket ediyoruz. Çünkü her şeyin sanat, herkesin sanatçı kabul edildiği
günümüzde sanat alanının giderek silikleştiğini görüyoruz. Mevcut dünya ve
kapitalist üretim biçimi bir
bunalım içerisindedir. Bu bunalım hayatın her alanında kendini hissettirirken, sanatın tüm dallarında ciddi bir dizi krizin belirginleşmesi, bu krizlerden çıkış yollarının aranmasına yol açıyor. Nitekim elinizdeki kitabın merkeze koyduğu günümüzün sanat tartışmaları da buna işaret etmektedir. Biz de sanattan hayata, 'başka bir dünya ihtimali' içerisinde tüm bu alanların tekrar tartışılmaya açılması gerektiğini düşünüyor, sanatın hâlâ bir
gücünün olup olmadığının tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için kendi üretim alanımızda tartıştığımız bazı soruları yaygınlaştırmak, tekrar gündeme getirmek istedik.
bunalım içerisindedir. Bu bunalım hayatın her alanında kendini hissettirirken, sanatın tüm dallarında ciddi bir dizi krizin belirginleşmesi, bu krizlerden çıkış yollarının aranmasına yol açıyor. Nitekim elinizdeki kitabın merkeze koyduğu günümüzün sanat tartışmaları da buna işaret etmektedir. Biz de sanattan hayata, 'başka bir dünya ihtimali' içerisinde tüm bu alanların tekrar tartışılmaya açılması gerektiğini düşünüyor, sanatın hâlâ bir
gücünün olup olmadığının tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için kendi üretim alanımızda tartıştığımız bazı soruları yaygınlaştırmak, tekrar gündeme getirmek istedik.
...
Bugün kapitalist üretim
ilişkileri içerisindeki sanat ve sanatçı bu ilişkilerden muaf mıdır?
Üretilen her sanat eseri meta
mıdır?
Sanatın özerkliği neo-liberalizm
koşullarında mümkün müdür?
Avangard sanat postmodernizm koşullarında
varlığını sürdürebilir mi?
Herkesin sanatçı olduğunun öne
sürüldüğü bir dönemde sanat demokratikleşmiş midir?
Yoksa avangard sanatın,hayatın
sanat, sanatın hayat olduğu, herkesin sanatçı olabileceği toplum hayali, bugün
piyasanın çağdaş sanat stratejisine mi dönüşmüştür?
Sanatın bu kadar
demokratikleştiği, herkesleştiği söylenen bir dönemde neden hâlâ sanat
kavramına ihtiyaç duyuyoruz?
Sanatın ve yaratıcılığın
kökleri nelerdir?
Sadece yetenekli insanlar mı sanatçı olabilir? Bu gibi soruların önemini daima hatırlamanın ve hatırlatmanın bir zorunluluk olduğuna dair inancımız, bu çalışmayı doğurmuştur..."
Sadece yetenekli insanlar mı sanatçı olabilir? Bu gibi soruların önemini daima hatırlamanın ve hatırlatmanın bir zorunluluk olduğuna dair inancımız, bu çalışmayı doğurmuştur..."
Bir Başka Sanat Mümkün mü?
Patika kitap yayınları
254 sayfa
20 Tl.
info@patikakitap
447-RAF ÖMRÜNÜ UZATMAK YA DA KENDİ MUHALEFETİNİ OYNAMAK. EVRENSEL-8 SUBAT 2019-ÖZCAN YAMAN..
RAF ÖMRÜNÜ UZATMAK YA DA KENDİ MUHALEFETİNİ OYNAMAK...
Her malın bir raf ömrü var. Bunu bilen mal sahipleri türlü şekillerde bu süreyi uzatmaya çalışır. İndirim yaparlar, baktılar süre doluyor fakirlere fukaralara bedava dağıtıp imaj yaparlar. Bazen sahtekarlık yapıp etiketleri güncelleştirirler. Kendilerine rakipmiş gibi benzer ürünler piyasaya sunarak rekabet ediyormuş havası yaratırlar, hangi malın süresi dolmak üzereyse ya da stoku çoksa strateji uygulayıp kendileriyle kendileri rekabet ederler. Sonunda süresi dolanlardan kullanmadıklarını en aza indirip yok ederler...
Patakonya diye bir ülkede şikayet eden de, şikayet edilen de bir olabilir mi? Patakonya’da son yıllarda bir kara komedi sürüp gidiyor. Mübarek Rabbinalemin öyle bir iktidar nasip etmiş ki; her şeyi biliyor. Kızıyor, tehdit ediyor, tutukluyor sonra kendisi o kızdıklarını tehdit ettiklerini kendisi söylüyor. İroni demek bile yetersiz kalıyor. Bu şartlarda muhalefet ne yapacağını şaşırmış izliyormuş...
Demokrasilerde iktidar hakkaniyetle yönetmek demek ama otokrasilerde güç demektir. Demokrasilerde muhalefet eleştirmek demektir ama despotik yapılarda iktidarı onaylamak demek oluyormuş. Ya eleştirirsen? Eleştirdiklerini iktidar sahiplenip bir sonraki seçimde muhalefetmiş, kendisi onlarca yıldır yönetmiyormuş gibi yaparmış. Buna iktidarın kendi muhalefetini oynaması denebilir.
Patakonya’nın canım deniz kenarları parsellenmiş ve yat kat limanları yapılmış. Karşı çıkanlar vatana ihanetle suçlanmış, mezarlıklar askeri bölgeler parsel parsel imara açılmış, karşı çıkanlar devlet gücüyle bastırılmış. Ülkenin büyük şehirlerinin dağları tepeleri kentlerin dönüşümü diye 50, 60, 70 katlı gökdelenlerle çevrilmiş. Yine karşı çıkanlar bunu eleştirmişler rantsal dönüşüme hayır demişler, yine devletin gücüyle bertaraf edilmişler. Velhasıl bina dikecek alan kalmayınca o ülkede seçimler yaklaşınca sanki muhalif olanların söylediklerini iktidar söylüyormuş gibi dikey değil yatay mimari esastır denmeye başlanmış. Bu arada imar aflarıyla bir süre geçmiş katları yarım olanlar ve bu arada boşlukları dolduracaklara yol verilmiş. Sonra deprem falan olmadan o kat kat binalar çökmeye başlamış. Çarşı pazar esnaf ekonominin canına okuyor diyerek devlet ÇPE (çarşı pazar esnaf denetimi) adında bir örgüt kurup soğan sarımsak stokçuluğuna darbe indirirken market, bakkal çakkala ayaklarını denk almazlarsa bu örgütün hışmına uğrayacakları deklare edilmiş. Fakat deneyimli olan market, bakkal çakalları enflasyonla mücadele için indirim yapalım derken bindirim yapmışlar.
Patakonya’da bu gelişmeler olurken, bizim ülkemiz üç tarafı deniz ve yılda 4 mevsim yaşıyor. Bizde her türlü deniz mahsulü ve konserveciliği dünya standartlarında. Ülkenin doğusunda hayvancılık ve tarım organik ve dünya kanserden kırılırken sağlıklı nesillerle onlara nanik yapıyoruz. Büyük şehirlerde ne hava kirliliği var ne trafik ne de iklimi değiştiren koca gökdelenler, Selçuklu nizamında yatay mimari bol yeşillik içinde kayboluyor. Sağlık, barınma, eğitim diye bir sorun yok. Hamdolsun iktidar ve ona yardımcı muhalefet canla başla çalışıyor. Ha emekliler işçiler mi? Öyle bir sorun yok ki. İşçiler bu yıl zam istemediklerini bunun yerine geliri düşük olan memur ve emeklilerin durumlarının iyileştirilmelerini istiyor. Demokrasi var ya, insanlar miting falan da yapıyorlar tabii. Şu sloganlar dikkat çekiyor. “Yatay değil, dikey mimari istiyoruz.” “Her yere köprü olsun metro ne ki”, “Haliç köprüsü ve Atatürk köprüsü paralı olsun”, “Çalışmak ibadettir, öbür dünyada mükafat var”, “Toplu ulaşımlar kaldırılsın hür teşebbüs akıllı otomobiller üretsin”, “Savaş fabrikalarına lüzum çok” “Devlet yardımcımız olsun 5-10 çocuk doğuralım”. 16 yılda bana da artık komedi yazarlığı düştü. Aziz Nesin olamadım ama bu iktidarın raf ömrü bitesiye kadar olacağım inşallah.
FOTO- SABAN DAYANAN
FOTO- SABAN DAYANAN
446-Teşekkürler Fazıl Say-Özcan Yaman- Evrensel-25 ocak 2019
Teşekkürler Fazıl Say
Sanatçı Fazıl Say ile Başkan/Cumhurbaşkanı/AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konser hikayeleri geçen haftanın gündemi oldu. Yandaş ve muhalif medyalarda geniş çaplı değerlendirmeler, eleştiriler yapıldı. Sonuçları üç ana grupta toplayabiliriz.
- Fazıl Say konser zamanına kadar çizdiği muhalif duruştan çark etti. İktidarın gücüne boyun eğdi. Dünya çapında önemli bir sanatçı olabilir ama iktidar karşısında biat etti. Otoriter devlet yapısına boyun eğdi. Fazıl Say’ın attığı tweetlerden, söyleşilerdeki konuşmalardan örnekler, Recep Tayyip Bey’in, Fazıl Say için söyledikleri vs. yazılıp çizildi. Liberallerin döneklikleri vs. vs.
- Fazıl Say’ın doğru olanı yaptığı, koskoca bir başkanla kavgalı olunmaması gerektiği, sanatın ülkenin mutluluğu için iktidarla vatan millet adına barışık olunması gerektiği...vs. Ama haddinin de bildirilmesi önemliydi ki Akit gazetesi bu işi üstlenmişti.
- Sanat ve siyasetin ayrı şeyler olduğu, sanatçıların duyarlı ve yaratıcı insanlar olduğu, Fazıl Say’ın 8.5 yaşından beri piyano çaldığı, dünyanın tanıdığı bir büyük sanatçı olduğu, ülkenin bekası ve geleceği için insani duyarlılık ve hassaslığın önemi, Fazıl Say’ın sağduyulu davranarak ve Recep Tayyip Bey’in hatasını anladığını göstermesi bakımından doğru olanı yaptığı, hatta Recep Tayyip Bey’le kavgalı olan diğer sanatçılarda da aynı hassaslığın olması gerektiği vs...Demokrasinin hoşgörü olduğu, Fazıl Say’ın sanatçı duyarlılığı ile güzel bir davranış sergilediği vs.
Kabaca bu üç grupta ideolojik bakış açılarına göre olayı değerlendirdiler.
Ben biraz farklı yaklaşıp tersinden yorumlamak istiyorum.
“İki temel sorunu var insanlığın; adaletsizlik ve anlamsızlık.
Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı.
Ama insanlar hukuka ulaşamadı… ve sanat insanlara…”
Ben biraz farklı yaklaşıp tersinden yorumlamak istiyorum.
“İki temel sorunu var insanlığın; adaletsizlik ve anlamsızlık.
Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı.
Ama insanlar hukuka ulaşamadı… ve sanat insanlara…”
Nietzsche 20. yüzyılı böyle özetlemiş. 21. yüzyıla girdik epey bir sürede bu özet geçerliliğini koruyacak gibi. Buradaki terazinin bir kefesinde sanat-toplum ilişkisini, öbür kefede de yaşadığımız adalet(siz)-hukuk(suz)- antidemokratik yapısıyla siyaset ve iktidar yapısını tartınız.
Evet Fazıl Say’a teşekkür etmek lazım. Çünkü;
Seçimler gündem olmuşken, Suriye’de satranç oyunları sürerken, Metin Akpınar ile Müjdat Gezen meselesi yaşandı derken, Fazıl Say ile Recep Tayyip Erdoğan’ın karşılıklı incelikleriyle mesajlarını alınca kızdık veya sevindik. Dünya ölçeğinde yaşananları değerlendirdik. Yeniden okuduk, izledik. Sanat ile siyaset ilişkisini, sanatçı duruşu ile iktidar ilişkisini yeniden sorguladık. Hitler döneminden, Soğuk Savaş dönemine sanatçıların tavırlarını, köy enstitülerinden AKP iktidarına, geçmişi bir kez daha güncelledik. Fazıl Say’ın bir istisna olmadığını gördüm. Ya da Fazıl Say’ın duruşunun pek de garipsenecek bir tarafının olmadığını gördüm. Yazıp çizeceksek AKP’nin ilk hükümetinde kültür bakanı olan Ertuğrul Günay’dan, onun bakanlığı zamanında içine tükürülen sanat eserlerine ve Mehmet Aksoy'un heykelinin yıkılışını hatırlayın. Bir uçak dolusu şarkıcı türkücü arasında bir zamanların Fazıl Say’dan daha solcu sanatçılarının savrulmalarını hatırlayın. Dünya çapındaki fotoğrafçımız Ara Güler’in duruşunu hatırlayın. Emine Hanım’ın modern sanata muhafazakar bakışıyla destek ve katkılarını hatırlarken, çağdaş sanatçıların hatıra fotoğraflarını hatırlayın. O kadar çok hatırlayacağımız sanat ve iktidar ilişkisini yaşadık ve yaşıyoruz ki...
Yarın başka sürprizlere de hazır olun derim.
İktidar güç demektir. Toplumun en az yarısı güce tapıyorsa, sanatçılar bundan azade değildir. Sanatçının görevi toplumu sorgulayan kitlelere dönüştürmektir. Bunun başarılamadığı ülkelerde elit ve korunaklı alanda olduğunu düşünen sanatçılar da toplumuna benzer. Toplumla ilişkileri yaşadıkları korunaklı alanların sarsılmasına kadardır. Yani sanat da , bilim de ideolojik bir içerik taşır. Kısaca üç tip sanatçı vardır.
A) İktidardan yana olanlar: Mevcut sistemin devam etmesi için sanatı meslek olarak yaparak iktidarın şatafatından yararlananlar.
B) Liberal olanlar: En çok da hümanizmden söz edenlerdir. Emek ve emekçinin haklarının savunulmasından, demokrasi söylemine kadar her alanda iktidarla halk arasında denge kurmaya çalışırlar. Hür teşebbüsün sanat yatırımlarını organize ederken sponsorlar düzeninin gelişmesinin faydalarının sanata nasıl dönüştüğünü ballandırırlar. Tarafsız ve bağımsız olduklarından dem vururlar. Zoru görünce iktidardan yana seçimlerini yaparlar.
C) Muhalif olanlar: Taraf tutarlar. Daima umut saçarlar. Sanatı bir meslek olarak değil, duygu ve düşüncelerin biçime kavuşturulmuş ifade biçimi olduğunu savunurlar. Sınıfsal yaklaşırlar. Sennur Sezer’in tanımlamasıyla işçi sınıfının yanında değil, içinde yer alırlar.
Şimdi soru şu olmalı; sizin sanatçılarınız hangi gruptan?
İşte tüm bu sorgulamaları yeniden yaptırdığı ve hatırlattığı için bir kez daha teşekkürler Fazıl Say’a.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











