Translate

Bu Blogda Ara

467-Bilyeler saplandı yüreğimize, kitaplarımıza...Özcan Yaman- Evrensel-11 ekim 2019


Bilyeler saplandı yüreğimize, kitaplarımıza...
 Misket derdik, camdan gözlere benzerlerdi. Çocukların ergenlik oyuncaklarıydı. Sıraya dizer, sonra parmaklarımızın arasından fırlatırdık. Fiskeyle vurduğumuz misketleri, baş, başaltı, sondan bir gibi tanımlardık. Tarihe karıştı misketler derken, misket bombaları çıktı ortaya ve öldürdü çoluk çocuk insanları, hayvanları...
Bilyeler, misket oyunlarına karıştı önceleri, demirden, parlak boy boy. Rulmanları dağıtır bilyeleri çıkartırdık oyunlara dahil etmek için...
Sonra bombalara malzeme oldu, çivileri de eklediler yanına...
Ve kitaplar, Teksas, Tom Miks ve Zagorlar... sinema önlerinde değiş tokuş yapılırdı. Sonrası ağır kitapları okumaya yol açan. Öğretmenlerimiz hep "Kitapların hayat kurtardığından bahsederdi", hâlâ bahsediyorlar, doğrudur.
2015 yılıydı, sonbaharın güneşli ekim ayının 10’uydu. Binlerce insan umutlarını yanlarına almış ülkenin başkenti anKARA’nın merkezinde gar önünde toplanmışlardı. Kalabalık gittikçe artıyor artıyordu. Dün bugün gelecek üzerine muhabbetler ediliyordu. Arkadaşlıklar, dostluklar kavuşmalar hasretle kucaklaşmalar...
Saat 10.04'te o lanet olası patlama, ardından bir patlama daha. 103 insan hayalleri, umutları ...
Yüzlercesi fiziksel ve ruhsal yaralanmayla ...
O gün bu acıyı yaşayanlar neden yaşamak zorunda kaldıklarını çok iyi biliyorlar. Kimimiz önümüzde siper olan arkadaşlarımızın kimimiz sırt çantalarımızın içindeki kitapların siper olmaları sayesinde hayatta kaldı. Kalanların borcu var katledilenlere, bu borç namus borcu oldu boyunlarımıza. Ta ki bu ülkede barış ve demokrasi tesis edilinceye kadar sürecek bir borç. O yüzden her ayın 10’un da anmalarda gazlanmalar, coplanmalar ve engellemeler.  Unutulsun istiyorlar katliamı.
Unutmayacağız...
Onların üzerlerine örtülen bayrakları ve o bayrakları sulayan kanları unutmayacağız.
Onlar çeliğe verilen su oldular. Her gün yeni anılar ekleniyor 10 Ekim ailesinin tarihine...
İşte o yeni eklenen öykülerden birini şimdi okuyacaksınız.
Fotoğraf: Hakan Ottaş/Evrensel
Şöyle yazıyordu bilyenin takılı kalan sayfası;
“Evet!” diye itiraf etti.
Pavel, anasına doğru (BİLYE BURAYA SAPLANMIŞ) dedi. Bir çocuğu azarlıyormuş gibi sinirli sinirli:
“Hepimiz korkudan geberiyoruz zaten!” dedi. “Bizi yönetenler de bu korkudan yararlanıp  bizi daha fazla korkutuyorlar.”  (M.Gorki-Ana-sf:23 )

Fotoğraf: Hakan Ottaş/Evrensel
Ali Deniz Uzatmaz, Şebnem Yurtman, Elif Kanlıoğlu ve Ekinsu Cemgil/Ottaş Mersin’den gelmişlerdi. Dilan Sarıkaya, Berfin Keskin, Dilan Karakuş, Berfin Karakuş ve onlarca arkadaş buluşmuşlardı. Sırtlarında çantaları içlerinde kitapları ellerinde bayraklarıyla. Gülüyorlar, halaylar çekiyorlardı. Kortejler oluşturuluyorken o an patlayan bombadan etrafa ölüm yağdı. Önde olanlar arkadakilere siper oldu. Ali, Şebnem, Elif, Dilan ve birçok can... Ekinsu anKARA’ya birlikte gittiği yoldaşlarını bırakarak sırtında çantası ile döndü Mersin’e. Mersin kan ağlıyordu. Ekinsu, neden, diyordu neden bizleri öldürüyorlar... (O tarihte lise son sınıf öğrencisiydi.) Saçları üstü başı kan ve et parçalarıyla olan Ekinsu’nun babası Hakan çaresizliğin verdiği acıyla kızının çantasına bakmış, delikleri görünce içindekileri çıkartıyor. Çantayı delenbilyeler kitaplara saplanıp kalmışlar.
Fotoğraf: Hakan Ottaş/Evrensel
Evet kitaplar hâlâ hayat kurtarıyorlardı.
Ekinsu o gün sırtına saplanan bilyelerden, M. Gorki’nin Ana ile J. Stalin’in Anarşizm mi? Sosyalizm mi? kitapları sayesinde kurtulmuştu. Bu büyük acıya nasıl katlanılır?..
Hakan Ottaş şöyle anlatıyor:
"Şebnem Mersin’deydi, Ali Deniz ve Elif okumak için sonradan geldiler. Şebnem, Ali Deniz’i benimle tanıştırmıştı. Kızım Ekinsu, Ali ve Şebnem, ev bulamadıkları için 'Bizde kalabilirler mi baba’ demişti. Böylece bir aile olmuştuk. Ben sabah işe gidiyordum ve akşam geliyordum. Eşim İlkay dert yanıyordu. ‘Bugün yine temizlik yaptılar, cam sildiler, bulaşık yıkıyorlar... Kızıyorum ama dinlemiyorlar’ diyerek. Tam bir komün hayatı yaşıyorduk. Şimdi ne kadar birlikte yaşadığımızı hatırlamıyorum bile. Bizim çocuklarımız olmuşlardı. Eşim İlkay bazen kızıyor bana; ‘Ara şu çocukları bu saate kadar aç susuz dolaşmasınlar’... Geç gelseler merak eder arattırırdı. Ali Deniz annemize nene derdi ama nene de Deniz’i adından dolayı çok severdi."
Çocuklarımdan ayrılışım;
Tam hatırlayamıyorum. 10 Ekim'e bir veya iki gün kalmıştı sabah işe gidiyordum. Onlar da okula. Ali Deniz ‘Emekçi abim bir selfi çekilelim, kim daha çok beğeni alacak’ diye takıldı. O selfiyi çekildik. O gün okuldan sonra anKARA’ya doğru yola çıkacaklardı. Sabah erken evden çıktık, selfimizi çekildik ben işe onlar okula gittiler. Ben izin alamadığım için anKARA’ya gidemiyordum.  Ailemin parçası olan çocuklarımdan ayrılışım böyle oldu.
Acı haberi aldığımızda yıkıldık. İnanamadık, sadece Ekinsu geri gelebilmişti. Tarifi imkansız acılarla eve geldik. Bizim için artık hiçbir şey normal değildi. En çok da Ekinsu yaralıydı. Kitaplar hayatını kurtarmıştı ama belleği katliamın izlerini taşıyor. Ali Deniz, Şebnem ve o gencecik çocuklar bizleri borçlu bıraktılar barışı ve adaleti sağlama görevini bırakarak.
Fotoğraf: Hakan Ottaş/ Son selfie-Hakan Ottas, Ali Deniz ve Şebnem Yurtman
Son not:
- Ekinsu vicdanlı psikologların yardımını aldı. Hayata tutunmanın yaşam mücadelesinde bilgi ve sanatla beslenmek olduğunun bilinciyle okuyor. Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı sahne sanatları bölümü modern dans 4. sınıf öğrencisi.
- Berfin Karakuş, Hatay’dan gitmişti anKARA’ya, PDR okudu ve şimdi öğretmen. Ekinsu’nun kuzeni.
- Dilan Karakuş öğrenciydi, şimdi özel bir şirkette çalışıyor. Ekinsu’nun kuzeni.
- Dilan Sarıkaya Adana’dan katılmıştı, kaybettik.
-Berfin Keskin, ayakları kırılmıştı, şimdi öğretmen.
Fotoğraf: Hakan Ottaş



466-MUSA ANTER ÖDÜLLERİ VE BASIN FOTOĞRAFLARI-Özcan Yaman-Evrensel-20 eylül 2019




Foto: Sedat Suna

MUSA ANTER ÖDÜLLERİ VE BASIN FOTOĞRAFLARI

Bu yılın Musa Anter Gazetecilik Ödülleri Açıklandı. Bende jüri üyesi olarak bu anlamlı görev almanın sorumluluğu ile katıldım. Fotoğraf dalında gelen fotoğraflar arasında iki fotoğraf birbirini tamamlıyordu. Sonunda 2 iki fotoğraf jürinin önünde kaldı.Bize de  ödülü paylaştırmak kaldı.
Basından okumuşsunuzdur. Ya da okursunuz. Fotoğraf dalında Rojda Aydın ile Sedat suna değer görüldü. Rojda’nın fotoğrafı görece özerkliğin, dokunulmazlığın ironik yansımasıydı. Tek başına bir kadının (HDP Milletvekili Ebru Günay) direnişini olabildiğince geniş olarak gösteren fotoğraftı. Baskıya zulme ve yaşananlara bir karşı koyuş. ‘’Bu dokunulmazlık zırhını siz verdiniz, bende kullanıyorum’’ der gibi. Bu polis ablukası bu kadına niye dokunamıyor? Diye sorar gibi. Bu yılın üst başlığı Kayyum olabilirdi. Gelecekte kayyumlara karşı direnenlerde vardı, bazıları da milletvekiliydi der gibi. Bir yanıyla da ‘’erkin güç gösterisinin’’ fotoğrafı. Rojda’ya ellerine gözüne sağlık derken, gelelim Sedat Suna’nın fotoğrafına. Sedat benim baş belam. Deneyimli bir fotomuhabir. Dolayısı ile fotoğraflarına yorum yazmadan geçemiyorum. Yıllar önce Sedat Suna’nın Bilal Erdoğan’lı bir fotoğrafı üzerine yazdığım ‘’Fotomuhabiri ile fotoğrafçı arasındaki fark’’ isimli yazım yüzünden davalık oldum.  Umarım bu yazım nedeniyle aynı akıbete uğramamJ)
Sedat Suna toplumsal olay, eylem orada olan uluslar arası bir fotomuhabir. Onu gezi direniş yıllarında alanda tanıdım. Çektiği fotoğraflar haber/basın fotoğrafçılığının detaylarında büyük fotoğrafı gösteren ironi ağırlıklı fotoğraflardır. Çekenin kim olduğunu gördüğüm fotoğraf oylama sonunda Sedat’ın çıkınca anlamıştım zaten dedim. 25 kasım 2018 tarihinde ‘’kadına karşı şidete karşı yürüyüş’’ ten bir kareydi. Erk’in temsilcisi bir kadın polis ve kadınlar ölmesin diyen bir kadının eli. Burada Ruhi Su’nunun türküsünde söylediği ‘’Ağaç demiş ki baltaya ‘’Sen beni kesemezdin ama / Ne yapayım ki sapın benden / Bak şu ağacın bilincine sen / Ölen ben, öldüren benden...’’ sözlerinin fotoğrafı karşıma çıkıyordu. Polis miğferi altında makyajı akmış zavallı bir kadın direnen ojeli tırnakları ve dövmesi ile ‘’geçit yok’’ diyen bir kadın eli. Evet çok detay ama çok şey anlatan bir fotoğraf.
Şimdi Rojda ile Sedat’ın fotoğrafını yan yana koyun. Toplam sonuç, sizler zavallısınız demiyor mu? Erk’in karşısında karşı koyuşun bu iki fotoğrafı bence bu Musa Anter ödüllerine yakışır iki fotoğraf. Sedaty Suna’yı da kutlarken başarılarının devamını diliyorum.
Günümüzde iki gazetecilik ödülü geleceğe damga vuracak. Biri Göktepe Gazetecilik Ödülleri diğeri Musa Anter Gazetecilik Ödülleri. Gelecekte ülkenin geçmişi araştıranlar bu iki alanın sonuçlarını görerek ülke gerçekliğini tahlil edebilecekler. Kayyumsuz, baskısız, şiddetsiz barış içinde bir ülke olma dileğiyle derken, genç fotomuhabiri arkadaşların mutluluğun kardeşliğin ve barışın  fotoğraflarını çekebilecekleri günleri de fotoğrafladıkları yıllarda buluşmak üzere ....
Foto: Rojda Aydın 

465- ANKARA KATLİAMI VE DAVUTOĞLU- 14 eylül 2019-evrensel-öZCAN yAMAN



    


 ANKARA KATLİAMI VE DAVUTOĞLU


Önümüzdeki ay Ankara Katliamı’nın 4. yılı dolacak. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ağustos ayında “Terörle mücadele defterlerini açıklarsam insan yüzüne çıkamazlar” diye açıklama yaptı, kamuoyu başta Suruç ve 10 Ekim Derneği olmak üzere “Davutoğlu bildiklerini açıkla” çağrısı yaptı. Bugüne kadar bir açıklama yok. Savcılar yok, Meclis komisyonları yok. Zaten böyle bir katliam da yok, basit bir terör olayı var(!)
Bizler katliamda rolü, bilgisi, ilgisi olan kişi ve kurumların yargı önüne çıkarılmalarını, sorgulanmalarını en azından ifade vermelerini istedik. Hakikat ortaya çıksın istedik. Israrla davayı devletten uzaklaştırdılar. 5-10 piyonu öne sürüp insanlığa karşı işlenen suçu basit bir terör olayı diye örtmeye çalıştılar.  Şimdi eski bir başbakan çıkmış ‘... Açıklarsam yer yerinden oynar’ diyor.
Davutoğlu bildiklerini açıklayamaz. Yöneticilerin yalan söylemelerinin önüne cezai yasalar konmadıkça, gerçekleri tahribat sürecektir. Başbakan, bakan konumundaki kişilerin yalanları açığa çıkınca yargılanmalılar... Ben yalan söylediği açığa çıkan bir devlet yöneticisinin yargılandığını görmedim, duymadım. Bu nasıl adalet.
Katliamın hemen sonrasında ben dahil birçok kişi ve kurum bir sürü belge sunduk. Dedik ki ‘O gün basın açıklaması yapan üç bakan ve üstüne başbakan, olayı çarpıtacak açıklamalar yaptılar. Hatırlatayım;
Ankara’da basın açıklaması yapan üç bakan yalan söyledi. Ambulansların on dakika içinde olay yerine intikal ettiğini söylediler, oysa yarım saat sonra geldi. Ambulanslardan önce Akrepler alana girdi. Gaz bombaları attı. İçişleri Bakanı Selami Altınok, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu ve Adalet Bakanı Kenan İpek.  Üstelik Altınok’a ‘İstifa edip etmeyeceği’ sorusu Adalet Bakanı Kenan İpek’i güldürmüştü. Peki Sayın Davutoğlu’na ne demeli? Dışişleri Bakanlığı zamanında IŞİD ve cihatçı örgütleri ‘Ateşli bir avuç öfkeli gençler’ diyerek mazur görmeler.
10 Ekim Derneğinin ve 10 Ekim avukatlarının ‘Davutoğlu’nu bildiklerini açıklamaya çağıran’ basın açıklamasının aşağıdaki bölümü yüzleşmeye ve vicdana çağrı olarak da okunabilir.
Ahmet Davutoğlu’na ve iktidara seslenildiği belirtilen açıklamada, “Ülkemiz sizin iktidar döneminizde tarihin en kanlı cihatçı çetesinin geçiş yolu haline getirilmiş, IŞİD militanlarının ellerini kollarını sallayarak dolaşabildiği, hatta bazı bölgelerde kimlik kontrolü yaptığı, istediği gibi örgütlenebildiği, yargı süreçlerinden kolaylıkla sıyrılabildiği konforlu bir alana dönüştürülmüştür. Dışişleri bakanlığınız döneminde ‘öfkeli gençler’ dediğiniz IŞİD çetecileri öfkesini her nedense Türkiye’nin muhalif kesimlerine kusmuş yaptığı kıyımlar sizin tabirinizle ‘Oylarınızı arttırarak’ partinizin 1 Kasım’da yeniden tek başına iktidar olmasına büyük katkıda bulunmuştur. Bu katliamların ve saldırıların araştırılması için Mecliste verilen önergeler iktidarınız döneminde reddedilmiş, yargı süreçleri etkin bir şekilde yürütülmeyerek yeni katliamlara yol açılmıştır. Davutoğlu’na soruyoruz. 1 Kasım seçimleri öncesinde yaptığınız Van mitinginde ‘AK Parti iktidardan indirilirse sokaklarda terör çeteleri dolaşacak’ cümlenizdeki terör çeteleri bizi Amed’de Suruç’ta Ankara’da öldüren çeteler midir?” ...
Davutoğlu bu dönemden üzüntü ile bahsetmiyor. Katliamlar oldu çok üzgünüm ben bu dönemin hesabını vermek istiyorum demiyor. 7 Haziran- 1 Kasım arasında ne pahasına olursa olsun iktidarı sağladım, bu yüzden benimle gurur duymalısınız diyor. AKP içindeki kendi siyasi manevrasına, çıkar ortamına yer ve olanak sağlamaya çalışıyor. Kimse bizim acılarımızı ve yerine gelmeyen adaleti kendi çıkarları için kullanmasın. Buna asla izin vermeyeceğiz. Eğer Davutoğlu bu döneme ilişkin hesap vermek istiyorsa buyursun gelsin. 21 Kasım’da Ankara 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesinde bizim duruşmamız devam edecek. Çünkü biz hâlâ adalet diyoruz. 10 Ekim, Suruç, Diyarbakır ve o dönemki bütün katliamların siyasal bağlantısı vardır. 1 Kasım seçimlerini kazanmak pahasına bu katliamlar gerçekleştirilmiştir. Davada başından beri gerçek sorumluları yargılayın sözlerimizi bir kez daha söylüyoruz ve mücadele etmeye devam edeceğiz.”
Evet Davutoğlu bildiklerini açıklayamaz. O üç bakan doğruyu söyleyemez. Devlette süreklilik esastır. Ve devletlerin iki yüzü vardır. Bir görünen yüzleri ki biz onları böyle algılıyoruz. Bir de görünmeyen yüzleri ki adalet ve hakikat o yüzlerin açığa çıkarılmasına dayanır. Görünmeyen yüzleri ‘derin devlet’ olarak aynı amaca hizmet eder. Belki vicdanları yatağa düştüklerinde rahatsız etmeye başlarsa genç bir gazetecisine gerçeği açıklayarak inandıkları Tanrıdan af dileyebilirler.
Dersim katliamı konusunda İ. Sabri Çağlayangil’in 1986 yılında itirafları gibi, 6 Eylül 1955 olayları gibi. O gün saat 13.00’te devlet radyosu Selanik’te Atatürk’ün evinin bir bomba ile patlatıldığı haberini verdi. İstanbul Ekspres gazetesi akşam baskısına haberin detaylarını(!) yetiştirdi. Selanik’teki bombanın Atatürk’ün doğduğu evin bahçesinde patladığı söyleniyordu... 2005 yılında Tarih Vakfı, Fahri Çoker’in 6-7 Eylül Olayları fotoğraflarını ve belgeleri kamuoyuna açıkladı. Tümamiral olarak emekli olan Fahri Çoker’in 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili soruşturma ve mahkeme sürecinde albay rütbesiyle Beyoğlu Bölgesi Sıkıyönetim Mahkemesi Başhakimliği ve Güvenlik Danışmanlığı görevini yürüttüğünü hatırlatalım. Çoker, arşivi ölümünden sonra kullanılmak üzere Tarih Vakfına bağışlamıştı. Olaylar değişse de sonuç değişmiyor. Hakikat er geç ortaya çıkıyor ama adalet yerini ‘Geçmiş olsun’a bırakıyor.
Bizler resmi tarihe karşı kendi tarihimizi ‘gayriresmi’ tarihi yazarak hakikati arıyoruz. O yüzden muhalifiz, karşıyız. Adalet ve vicdan duygularını şan, şöhret, para, makam, mevki nemalanmalarından arındırmayanlar açıklama yapamazlar. Hele Davutoğlu bu açıklamayı hiç yapamaz. Ancak güçlü bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi muktedirlerin sonunu getirdiğinde bu katliamlarda rolleri olanlar, gerçek manada yargılanacaklar.











464-ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA-Evrensel-30 ağustos 2019-Özcan Yaman






ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA
Kentsel bölüşüm, Orman yangınları, Kuzey ormanları, Kaz dağları, Amazon orman yangınları, Caretta carettalar, Pet şişeler, Denizlerin kirlenmesi, Çevre felaketleri, Yalan, dolan, tüketim, kar hırsı insan eliyle doğanın katli.
Ne zaman bu konularda dertlensem aklıma Edvard Munch’un ‘’Çığlık’’ tablosu gelir. Bir insanın doğa karşısında acizliğini anlatan bir resim. Ekoloji ve fotoğraf ile ilgili bir sergiye davet edildiğimde aynı duyguları yine yaşadım. Mersin’de bulunan arkadaşlarımın çağrısıyla katıldığım ‘’Tabiatın Çağrısı’’ isimli karma fotoğraf sergisi bu gün içinde bulunduğumuz ekolojik talana karşı bir sergi olarak hazırlandı.

TABİATIN ÇIĞLIĞI’NI DUYUN!
Caretta Caretta Sanat Galerisi Adına Adil Okay, Yasemin Arslantaş, Tülin Şahin  Okay’ın kaleme aldığı ve benimde katıldığım sergi metni diyor ki;
‘’Sergimizi başta Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu çifti olmak üzere, son on yılda dünyanın birçok yerinde ekolojik talana, iklim krizine karşı mücadele ederken öldürülen binden fazla çevreciye ithaf ediyoruz.
Ekosistemin dünyada ve ülkemizde insan eliyle bozulması, devletin ve siyasi iktidarların kâr daha çok kâr için doğayı yağmalayan özel şirketlere göz yumması sonucu yaşam alanlarımız daralıyor. Özellikle son çeyrek yüzyılda dünyada ve ülkemizde yöneticiler, ekolojik ve sosyal talana karşı timsah gözyaşları dökmekte ve sözde çözüm aramaktadır. Küresel tükeniş doğal bir süreç olarak gösterilmekte, bir kaç günah keçisi bulunup suçun büyük kısmı onların üzerine atılmaktadır. “Çevre suçu” işleyen şirketler değil, onları teşhir eden çevreciler yargılanmaktadır. Bu gün neoliberal politikaların hızlandırdığı yıkım; “her yıl yok olan binlerce canlı türüyle, atmosfere karışan 22 milyar ton karbon gazıyla, atmosferin ısınması sonucu dünya nüfusunun yüzde 30’unun karşı karşıya kaldığı yaşam tehlikesi ile, su rezervlerinin yüzde 67 azalmış olması ile, her yıl yok olan 10-15 milyon hektar orman alanı ile, her yıl çölleşen milyonlarca hektar toprak ile ifade edilmektedir.’’
Duyarlı insanlar, sanatçılar, bilim insanları bu yıkıma karşı ses çıkarmalıdır. Burada sorun sadece sokağa, denize, sahile çöp atan insanlar değildir, o da önemli bir tahribat yaratmakla beraber onların verdiği zararın katlarcasını zehirli atıklarını – çöplerini denizlere, göllere, nehirlere döken, toprağa gömen fabrikalar, troller, yük gemileri, HES’ler, JES’ler, denetimsiz maden arama faaliyetleri ve nükleer santraller gerçekleştirmektedir. Bu tahribatta silah denemelerinin ve savaşların da rolü büyüktür.
Sadece kâr amaçlı enerji ile meta üretimi, betonlaşma, bilinçsiz yol yapımı, santrallerin inşası, dışarıdan çöp ithali ve tabi bunların doğal sonucu olan karbon salımı devam ederse çocuklarımıza miras olarak çöl bırakacağız. Bu gidişe “dur” diyen her çaba kıymetli olsa bile, “yeşille göz boyama (greenwashing) değil”, gerçek bir çevre politikasına ihtiyaç vardır. Talanı frenleme önemli olmakla beraber, daha radikal sistem değişikliğini, üretim, tüketim, bölüşüm biçimini yeniden düşünmek, sorgulamak gerekmektedir.
16 fotoğrafçı bir araya gelerek, Caretta Caretta Sanat Galerisi’nde açtığımız “Tabiata saygı” temalı bu sergi ile bu konuda düşünmeye ve harekete geçmeye davet ediyoruz.’’
SERGİDE ESERLERİ YER ALAN FOTOĞRAFÇILAR
Abidin Yağmur, Adil Okay, Ali Osman Abalı, Ali Ziya Çamur, Derya Narlı,
Fevziye Yürek, Ful Uğurhan, Hakan Ottaş, Hatice Ataç, Köksal Şahin,
Özcan Yaman, Özgecan Aşlamacı, Servet Üstün Akbaba, Tülin Şahin Okay, Yasemin Arslantaş, Yılmaz Kilim.
Caretta Caretta Sanat Galerisi
31 Ağustos-8 Eylül 2019 tarihleri arası sergi görülebilir.
Açılış: 31 Ağustos 2019 Cumartesi saat: 18.00
Yer: Caretta Caretta Sanat Galerisi. Balkaroğlu sitesi. Davultepe / Mersin


Edvard Munch 

463-Gazetecilik, basın, medya üzerine güncelleme...EVRENSEL-ÖZCAN YAMAN 23 AĞUSTOS 2019

Gazetecilik, basın, medya üzerine güncelleme...

“... Ekmek her gün gerekliyse nasıl,
adalet de gerekli her gün,
hem o günde birçok kez gerekli.”
Halkın Ekmeği, Bertolt Brecht
Yıllardır sıkça duyduğumuz gazetecilik, basın, medya kelimeleri artık beraberinde akla sansür, baskı, yandaşlık ve havuz kelimelerini de getiriyor. Aynen belediye deyince kayyumu çağrıştırması gibi. Bir de hamasi slogan olmuş nutukları unutmayalım: Basın hürdür, sansür edilemez! Basın dördüncü kuvvettir!
Eskiden gazetecileri muhabir (Haber yazan), foto muhabir (Haberi görüntü ile anlatan) olmak üzere ikiye ayırırdık. Teknolojinin gelişmesiyle TV’ler eklenince bir de kameramanlar çıktı. Turizm, inşaat, banka vb. alanlarda olan büyük şirketlerin TV’lere el atmaları ve gazetelerle birleştirerek hegemonya kurmaları -internet de onlarsız olmaz tabii- medya diye adlandırdığımız son yılların modasını yarattı. Medyada gazeteciler (muhabir, foto muhabir, kameraman) tek kişide birleştirildi. Böylece üç gazetecinin yapacağı iş bir gazeteciye yüklendi. Foto muhabirlik Ara Güler’in tatlı nostaljilerine gönderme yapar hale getirildi. Artık iletişim ve gazetecilik mezunları asgari ya da daha az maaşla hem haber yazacak, hem fotoğraf çekecek hem de video çekerek TV sosyal medyalara malzeme sağlayacak kişiler olacaklar. Aslında oldular. Teknoloji biçimsel olarak buna olanak sağlarken, kalite ve içerik doğal olarak çöktü. Gerçekler maniple edilerek, sermayenin ve iktidarın talimatlarının duyuru alanına dönüştürüldü. Yakında sanal gazetecilerle (yapay zekalı) bu işleri halledecekler. İşin uzmanlık alanları mekanikleştirildi. Ne uğruna? Ucuz iş gücü ve haberleri denetim altında tutma uğruna...
Gelelim sarı basın kartlarına (Gerçi artık turkuaz olmuşlar ya). Dünkü Evrensel’de manşetten haber vardı. Büyük/yandaş medya devi falan olmak yetmemiş. Halkın haber alma, öğrenme hakkını, (Yukarda saydığım bozulmalara tüm zorluklara karşın) inatla sürdüren, gerçek gazeteciliği bin bir zorlukla yapmaya çalışan muhalif basına bir darbe daha siyasal amaçlı tasarrufla vurulmaya çalışılıyor. Detaylarını Evrensel’in internet sitesinden okursunuz. Yargı-yasama-yürütme zaten birleşmişti. Şimdi de üstüne basını koydular. Kuvvetler ayrılığı falan hikaye anlayacağınız. İleri demokrasi buysa gerisi kim bilir nasıl olurdu dedirtiyor.
Herkesin foto muhabir/kameraman olduğu günler yaşıyoruz. Nerede bir olay olsa, vatandaş muhabirler imdada koşuyor. Slogan da şu; yolla medyamızın WhatsApp hattına ol gazeteci. Bak ne kadar kolay (!) Sarı/turkuaz karta da lüzum yok. Medya WhatsApp görevlisi görüntülere güzel haberler yazar, süsler püsler. Zaten çekmemeniz gereken görüntüler varsa önlemleri alınmıştır. Ama yine de çekenler olur da muhalif kanallara ulaşırsa o zaman da vatan, millet, terör falan internet sansürüyle itinayla sorun çözülür. 21. yüzyıl Türkiye’si böyle ileri demokrasiyi yaşıyor.
Bol retorik, bol manipülasyon işte gazetecilik, işte basın, işte medya güncellemesi.
https://www.evrensel.net/yazi/84593/gazetecilik-basin-medya-uzerine-guncelleme

462-Fotoğraf bölümüne girsem mi?-evrensel-özcan yaman-16 Ağustos 2019

Fotoğraf bölümüne girsem mi?

Eylül ayında birçok genç büyük umutlarla üniversitelere girecek. Bir bölümü güzel sanatlar fakültelerine girmenin heyecanını duyuyor. Fotoğrafla ilgili olanlar da fotoğraf bölümüne girmek isteyecek. Kimi yetenek kurslarında kimi fotoğraf çekmeyi öğrenmeye çalışarak bu süreci atlatmaya çalışıyor. Hayaller, umutlar ve geleceksizlik...
Artık neredeyse her ilçede bir üniversite var. İki oda bir salon ve tuhaf isimli birçok üniversite büyük reklamlarla en iyisi olduğunu söylüyor.
Yoksul ailelerin tercihi mühendislik, mimarlık ve tıp... gibi bilim alanları ve mezuniyetten sonra devlet garantili iş bulma umudu. Zengin ailelerin tercihi güzel sanatlar. Eğer ısrarla güzel sanatlara girmeyi başaran yoksul aile çocukları varsa onlar mutlaka burslu olarak kazanacak ve en çalışkan olanlar olacak.
Para kazanma garantili sayısal bölümler yoksulların tercihi iken, toplumun manevi alanı olan sanat ve reklam dünyasının sosyal/sözel bölümleri tercih edenler zenginler olur. Bu bir tesadüf değil elbet. Sınıflı toplumun tercihe zorlama nedenleri.
Toparlayacak olursam fotoğraf bölümünde okumak için güzel sanatlara girmek isteyenlere önerim şöyle olabilir. Fotoğraf makinaları günümüzde teknolojik bir aletin kullanımı. Aynen CNC makinaları gibi. Siz CNC makinası kullanmayı öğrenmek için mühendislik okumayı nasıl düşünmüyorsanız, fotoğraf makinesi kullanmayı öğrenmek için de güzel sanatları düşünmeyin derim. Felsefe, Sosyoloji gibi hayat ve anlam üzerine bir bölüm okuyun. Beyninizi geliştirin, neden ve sonuç bağlantısını kurabilecek, sorgulayıcı bakış açısı kazanmaya çalışın. Sonra duygu ve düşüncelerinizi ifade edebileceğiniz bir araç ihtiyacı duyar ve fotoğraf makinesi kullanmanız gerekirse en fazla 2-3 ay içinde bunu becerirsiniz.
Her yıl güzel sanatlar bölümünden binlerce arkadaş mezun oluyor ve büyük çoğunluğu hayal kırıklığı içinde hayata atılıyor. Güzel sanatlar fakültelerinde “sanat” kelimesi cazip olduğundan kullanılıyor, aslında reklam dünyasına kalifiye eleman fakülteleri demek daha doğru. Güzel sanatlar fakülteleri için eskiden sanat kültürü alınan fakülteler derdim ama artık bu içerikten uzaklaşmış ticarileşmiş, diploma veren fakülteler olmuşlardır. Bu durum aslında tüm üniversite bölümleri için geçerli. Neyse...
Eğitim sisteminin paraya indekslendiği ve muhafazakarlığın alıp başını gittiği bir sistemde diplomalı işsizliğe hazır olun. Bir gün herkes üniversite mezunu olacak. Ama herkes hayatına anlam katamayacak. Doktor, mühendis, ressam, fotoğrafçı olabilirsiniz ama salt meslek öğrenmek için koşullandırıldığınızdan hayatınıza anlam katmak için sanatı atlamış olacaksınız. Orta yaşa geldiğinizde ben ne yapıyorum diye soracaksınız. Çünkü sanat bir meslek değil kişinin duygu, düşünce ve özlemlerini aktarma alanıdır. Fotoğrafı çok seviyor (herkes gibi) olabilirsiniz. Ama yaşamak için de paraya ihtiyacımız vardır. Bu ihtiyaç için yaptıklarımız meslektir. İster üniversite bitirerek ister çekirdekten yetişerek bir meslek edinelim.  Ama sanat ve de fotoğraf için bu kültürü alabileceğimiz üniversiteler ve güzel sanat fakülteleri çok çok az. Bakmayın reklamlara. Ekonomik külfeti fazla, üstelik iş garantisi de yok. Yukarıda da söylediğim gibi, önerim felsefe sosyoloji gibi girme şansınızın olduğu bölümleri tercih ediniz. Sonrasında düşüncelerinizi ifade edebileceğiniz alan olarak hâlâ fotoğrafı düşünürseniz işin teknik yanını bir iki ayda halledeceksiniz. Mesele düşünmeyi öğrenelim sanat aracılığı ile ifade etme yeteneklerimizi geliştirelim. İçinde bulunduğumuz eğitim sistemi içinde sizlere önerilerim böyle ...

461-Mülteci Müzesi-EVRENSEL-ÖZCAN YAMAN-09 Ağustos 2019

Mülteci Müzesi

Bu hafta köşemi mülteciler konusunda açılan ve bugün son günü olan fotoğraf/video ve enstalasyon sergisine ayırıyorum. Yusuf Aslan ve Özcan Yurdalan’ı fotoğrafçı kimlikleriyle tanıyoruz. Gerçeklik ve estetik kaygıları mültecilerin kaçmaya çalışırlarken geride bıraktıkları eşyalarıyla birleşince ‘’güncel sanat’’ ya da ‘’çağdaş sanat’’ alanında kavramsal bir çerçeveye oturan müze/sergi niteliğini kazanmış. 30 Temmuz- 9 Ağustos 2019 tarihleri arasında açık kalacak serginin manifestosu meseleyi çok güzel anlatmış. Dilerim gezici bir müzeye dönüşerek ülkeyi dolaşır. Bana da sizlerle paylaşmak kalıyor.
“Siz gittiniz, eşyalarınız bizde kaldı”
Zorla yerinden edilen insanlar tarihin her döneminde büyük acılar yaşadı. Birkaç yıl önce de kendi evinde hayatta kalamayacağına inanan komşularımız, yanlarına alabildikleri eşyalarla kapılarını son kez çekip yola çıktılar. En gerekli gördükleri, ayrılamadıkları, belki de mecbur oldukları eşyalar vardı yanlarında. Binlerce yıldır mülteci, muhacir, göçmen, kaçak göçmen, sığınmacı, mübadil diyarı olan Anadolu, bir kez daha dalgalar halinde gelen milyonlarca insanla karşılaştı. Kalanlar burada kaldı, yeni bir hayata, yeni problemlerle birlikte başlayacaklardı. Yola devam edenler, Anadolu üstünden Avrupa’ya geçmek için önlerine çıkan denizi aşmak zorundaydı. Hafif olmalılardı, yetersiz botlarda az yer tutmalılardı. Yanlarındaki eşyalardan bir kısmını kıyıda bıraktılar. Şanslı olanlar karşıya geçmeyi başardı, geçemeyip denizde kalanlar oldu. Deniz onların bedenlerini de eşyalarıyla birlikte getirip kıyıya bıraktı. O günlerde Ege sahilleri bir açık hava göç müzesine dönüşmüştü. 
Sergideki eşyalar Bodrum, Didim, Kuşadası, Selçuk, Dikili kıyılarından 2015 - 2019 yılları arasında toplandı. KUAKMER salonundaki MÜLTECİ MÜZESİ yerleştirmesinde göç yolcularının eşyalarıyla birlikte, krokiler, videolar, metinler ve objeler yer alıyor. Bu çalışma, açıldığı denizde umut yolculuğu yarım kalanlara adanmıştır. Karşıya geçmeyi başaran ve yeni bir hayat kurmaya çalışanlara ise bu yakadan gönderilen bir selamdır. Bu çalışma aynı zamanda onları anlamaya ve sorumluluklarımızı hatırlamaya davet eden bir yüzleşme çağrısıdır.

460-FOTOĞRAF VE YORUM-EVRENSEL-2 AĞUSTOS 2019-ÖZCAN YAMAN



FOTOĞRAF VE YORUM
Yıllar önce Sevgili Sennur Sezer, Evrensel’de ve Evrensel Kültür dergisinde yayımlanan fotoğraflarıma kısa yorumlar yazmıştı. ‘‘İzler ve Sözler’’ adıyla sergi açtım, video sunum hazırlayıp paylaştım. (Merak edenler youtube kanalından izleyebilir-https://youtu.be/KBvJKXcPc-0)
Hakkı Özdal ‘‘Bir sanat dalı başka bir saat dalının platosu olabilir’’ demişti. Bazen fotoğraflarımızı çekerken bir öykü veya şiir öncülük eder, bazen bir fotoğraf bir öyküye veya şiire öncülük edebilir. Hatta bir fotoğraf bir ressama ilham kaynağı olabilir. Üreten ve paylaşan sanatçı bir başka sanat alanıyla birleşince mutlu olur her halde. Ben de mutlu oldum. Yazar, Öykücü Taner Demir arkadaşım da iki fotoğrafıma kısa yorum/öykü yazınca sizlerle paylaşmak istedim.

GÖLGENİN DİLİ

Yaşlı bir kadın geçiyor önümden,
Elinde torbası, ayağında terlik.
Sakınan adımları kaldırımda aydınlığı arıyor,
Dikkatli bakışlarıyla başı öne eğik.
Biraz gönülden bakınca,
Hemen anlaşılıyor telaşı,
Kendi de bir gölgeden ötesi değil ya bu dünyada,
Bu yüzden onlara basmaya kıyamayışı.
Adaleti hayatın kendinde aramak boşuna,
Kimileri işte böyle gölge insanlar olur.
En küçük, en masum detayları,
Gölgelerin karanlığında kaybolur.
(TANER DEMİR 29 Haziran 2019)

ÇOCUKLUK ARKADAŞIM

Geçenlerde rastladım ona. Çocukluk arkadaşıma… Ne kadar da çok olmuş görüşmeyeli, ne kadar özlemişim… Oysa ki hiç ayrılmayız sanmıştım birbirimizden. Hep beraber gezer, dolaşır, kendimizi yapışık ikizler sayardık. Hele elektrik kesintilerinin sık olduğu o yıllarda, gaz lambasının ışığında ne oyunlar oynardık. Bir hayli değişmiş, kilo almış. Zaman, kattığı olgunluğun yanında onu bir hayli hırpalamış. Geçen yıllar ona da aynı acımasızlığı yapmış ama en azından bana yaptığının tersine, saçlarına tek bir beyaz kondurmamış. Geçmişten gelen samimiyetle, bir kafeye geçmeye ihtiyaç duymadık. Hemen oradaki bir duvarın üstüne oturup, sohbete daldık. Tıpkı çocukluğumuzda kaçış yerimiz olan o incir ağacının altındaki duvarda oturur gibi omuz omuza, yan yanaydık. Sonradan edinilen arkadaşlıklardaki güvensizlik ve yapmacıklıklardan uzak, kalbimizi birbirine açtık. Ne de olsa biz, çocukluk arkadaşıydık… Beraber birer sigara yaktık. O da üniversitede başlamış…
Sigaraların dumanında o yılları andık. Daha çok ben konuştum, o dinledi. Oldum olası yapısı hep böyle sakin, sessizdi. Ayrılma zamanı geldiğinde, ikimiz de arkadaşlığımıza verdiğimiz aranın mahcupluğu içinde birbirimize sarıldık. En kısa zamanda buluşmak sözüyle, birbirimizden ayrıldık. Uzaklaşırken ara ara birbirimize dönüp, kalabalıklar arasında kayboluşumuza baktık. Çocukluğumun en iyi oyun arkadaşı, gölgem, biz ne iyi arkadaştık.
(TANER DEMİR, 18 Temmuz 2019)
https://www.evrensel.net/yazi/84472/fotograf-ve-yorum 

459-İFSAK blog yayında...Evrensel-26 Temmuz 2019-Özcan Yaman



İFSAK blog yayında...
Dijital öncesi yıllarda fotoğraf konusunda en çok Türkçe yayınların yetersizliğinden yakınırdık. Yabancı dilde dergi ve kitap alır yarım yamalak okur okuyamasak da fotoğrafları incelerdik. Türkiye fotoğraf dünyası da dünya sahnesinde neredeyse yok gibiydi. Ama arada Ara Güler’imiz nazar boncuğu olarak istisnaydı. Nedenleri belki çokça tartışılır. Devlet desteği olmaması, teknik ve sanatsal altyapının gelişememesi vs. Türkiye’de ilk fotoğraf enstitüsü 1978 yılında İDGSA (MSÜ) açıldı. Fotoğraf, sonra ana sanat dalı oldu. Dünya ile karşılaştırıldığında epeyce geç kalınmıştı.
Geçmişe baktığımızda fotoğraf deyince İFSAK akla geliyordu. Bu günlerde 60. yılını kutlayan bir kurum. Özverili fotoğrafçılar tarafından amatörlere fotoğraf çekmeyi öğreten fotoğraf kulübü. Yıllar geçti. Dijital çağı geçeli neredeyse 25 yıl oldu. Kendini yenileyemeyenler yok olurken, yenileyenler gelişti. İFSAK bu kurumların başında yer aldı. Bir logo ve marka oldu. Fotoğrafın her alanıyla varlığını kanıtladı. Eğitiminden, gezilerine, yayıncılığından sosyal ağlara... Bir devamlılığın eseri olarak geliştikçe gelişti. Ben 1982’de MSÜ fotoğraf bölümüne girmiştim. 1981’de üye idim ve 1982’de “Bana bir şey vermiyor” diyerek ayrılmıştım. Ta ki 2010 yılında İFSAK’ı eleştirdiğim bir yazı sonrasında Tanju Akleman’in çağrısıyla İFSAK’la ilişkim yeniden başlamıştı. Söyleşiler, etkinlikler derken yıllar geçti. Bana göre Tanju Akleman ve yeni oluşan özverili ekip arkadaşlarıyla başlayan İFSAK dönemi dijital döneme ayak uydururken, klasik dernek yapısından çıkıp fotoğraf okulu niteliği kazanmaya başladı. Birçok yenilik başlattı. Son seçimlerden sonra yönetime gelen Altan Bal ve ekibi bu birikimi daha ileriye taşımaya çalışıyor. Artık İFSAK deyince bir dernek değil bir fotoğraf akademisi misyonunu görüyoruz.
Son olarak açılan ve hayata geçirilen İFSAK BLOG her yerden ulaşılan fotoğrafa dair ne varsa yer alan bir platforma doğru ilerliyor. Özellikle tez konularında araştırma yapacak öğrencilere de kaynak oluşturacak nitelikte zenginleşiyor. Bir öneri olarak (zannediyorum 8 sayı yayımlanabilen) İFSAK DERGİ’nin dijital ortama aktarılarak İFSAK BLOG’da değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Derginin içerik ve konsepti teorik alanda önemli bir işlev görmüştü. Hatta kapanmak zorunda kalan GALATA FOTOĞRAFHANESİNİN çıkardığı Fotoğraf Notları ile Fotoğrafsız dergileri de bu kapsama alınırsa fotoğraf kültürü adına önemli olacaktır.  İFSAK BLOG 60. yılında bir atılım sayılır.                    
İFSAK şu çağrıyı yapıyor; “... Ve İFSAK Blog yayında! Bir dergi basmanın, basılan dergiyi dağıtabilmenin çok ama çok zor olduğu bugünlerde, üreten ve paylaşmak isteyen tüm insanların yardımına teknoloji koşuyor. İnternetin icadından bir süre sonra hayatımıza giren internet yayıncılığı birtakım engelleri daha hızlı ve daha az maliyete aşmamızı sağlıyor. Mesafe sınırı olmadan dünyanın her tarafından erişilebilmesi de cabası.
İFSAK Blog, yazmak, okumak, tartışmak isteyenlerin önündeki engelleri kolayca kaldırmak için İFSAK tarafından atılmış bir adım. İnternetin olanaklarını kullanıp sesini duyurmak isteyen, bilgisini ve fikrini paylaşmak ve okumak isteyenlerin buluştuğu bir mecra. Kuramdan teknolojiye, gezi kültüründen edebiyata, fotoğraftan resme bir günce, bir not defteri... Birlikte üretelim, birlikte paylaşalım!”