Translate

Bu Blogda Ara

469-BELLEK VE FOTOĞRAF-Evrensel 1 kasım 2019-özcan yaman

BELLEK VE FOTOĞRAF
“Bütün fotoğraflar, unuttuklarımızı hatırlatmak için vardır. Bu açıdan bakıldığında fotoğraf; resmin tam tersidir. Resim, ressamın hatırladığını kaydeder.
Her insan, her birimiz farklı şeyleri unuttuğumuz için bir fotoğrafın bir resimden daha farklı biçimde, ona bakana göre anlamı değişebilir…” JOHN BERGER




Mekan/Zaman Ve Bellek ‘’Geçmiş-Gelecek’’
Mekan/Zaman birlikteliği ‘Belleği’ oluşturur. Bellek; Bir ‘zaman’ sürecinde ve ‘mekan’da gerçekleşir. . İnsanın doğayla olan mücadelesiyle başlayıp, kendini sürekli yeniler ve geliştirir. İnsanlığın doğayı tanıma bilme ve dönüştürme çabaları kültür kavramını oluşturmuştur. İnsanlık tarihinin kültürel gelişimini iki alanda özetleyebiliriz. Bu alanları “Bilim ve Sanat” olarak tanımlarız.
İletişim araçları ses,yazı ve görüntü (resim,video-fotoğraf)aynı zamanda bellek araçlarıdır. Bugün 3000 yılın tanıklarıyız. Hatırlanırsa Milenyum çağına 2000 lerin sonunda şaşaalı kutlamalarla giriş yaptık. Rivayet olunur ki; İnsanlık güzel bir geleceğe, Hak, Hukuk ve Adaletin sağlandığı, Ekoloji, Barınma, Sağlık, Eğitim gibi sorunların tarihe karıştığı yeni bir binyıl olacak (tı). Oysa bu gün yaşadıklarımız yani Milenyum çağının ilk 20 yılında Savaşlar, Rant düzeni, Hak, hukuk ve Adaletsizlikte sınır tanımaz bir şekilde insanlığın yok edilişine doğru gitmekte.
Yaşadıklarımız göstermiştir ki; Adaletsizliği yaratan koşullar ortadan kalkmadan gerçek huzur ve mutluluk gelmeyecek!
Nasıl bir dünyada yaşıyoruz?
Dünyadaki tüm üretimlerin %80lik dilimini nüfusun %20si , Nufusun %80 ni ise tüm üretimin %20sini paylaşıyor. Bu durum aşağı yukarı Ülkemiz için de geçerlidir. Toplumun birikimlerinin belli bir zümre tarafından kullanıldığı, Barınma, Sağlık, ve Eğitimin sosyal devlet sorumluluğundan çıkarıldığı milenyum çağında sorumluluklarımızda o derece ağırlaşıyor. 
Fotoğraf bu anlamlarda önemli bir işleve sahiptir. Dün’ü – Bu gün’le karşılaştırmamızı sağlar. İçinde bulunduğumuz zamanın ve mekanların değişimi, yaşayan nesille birlikte yok olup giderken, fotoğraflar sonraki kuşaklara bu değişimi gösterir. Değişimin sonuçlarının doğru - yanlış, iyi - kötü gibi ortaya konmasını sağlar. Neden – sonuç ilişkisi kurulur ve yeni neslin önlem almasını, düşünmesini ve ne yapmasını da söyler. Bu nokta politik alandır. İnsanlık tarihi göstermiştir ki; Egemenlerin parayla ilişkileri sürdükçe, Adaletsizlik piramidi tersine çevrilmeden kurtuluş yok. Fotoğraf yaşananları ve yaşanmışlıkları kayıt altına alır. Gelişen teknoloji artık her kesin fotoğraf çekebildiği bir duruma gelmiştir. Fotoğrafın Doğrudan, Kavramsal ya da kolaj yöntemiyle yapılması fikirlerin hayata geçirilmesini sağlayabilir. Fotoğraf bilgi, birikim ve felsefeyle ele alındığında hayata dokunur.
Sorulması gereken soru
Bilimin ve sanatın toplumsal gelişime ne oranda yararlı olduğudur. Bilim ve sanat insanları, insanlığa hizmet amacıyla üretirler ve paylaşırlar. Ne yazık ki bu sonuçlar aynı zamanda topluma karşı kullanılan silahlarda olabiliyor. Atomun bulunuşu tıbbi amaçlar dışında bomba olarak savaş nesnelerine dönüşüyor. Medyada kullanılan fotoğraflar dezenformasyon üretiminin bir parçası yapılıyor. O zaman bilim ve sanat kime veya kimlere hizmet ediyor? diye sorgulamak gerekiyor. Bu noktada ideoloji ve siyaset, bilim ve sanatla birlikte ele alınma zorunluluğunu doğuruyor.
Kısaca, sınıflı toplumlar olduğu sürece, bilim ve sanat da sınıfsal bir içeriğe sahip olacaktır. Bu sınıfsal bakış açısı kavramların literatüre göre değerlendirilmesi ve yorumlanması şeklinde hayat bulur. Bu da yöntem bilimsel bir çalışmanın sonucu olarak bizi yönlendirir. Sanatçıyı, nesnel dünyanın, öznel tasarımı sürecinde durduğu yer ve hayata bakışı yönlendirir. Bu da tarafsız sanat eseri yaratılamayacağına işaret eder. Bilimin ve sanatın, son tahlilde her zaman sınıfsal bir niteliği vardır, ama bu nitelik toplumsal çelişkilerin keskinleştiği dönemlerde daha bir netlik kazanır.

Yazıyı sonlandırırken, sanatın ideolojik yapısını ve bir aydın olma bilincini özetleyen şu notu hatırlatalım:                                                                                                                                                                                Louis Aragon’a sormuşlar; ”Nesiniz siz, yazar mı, yoksa komünist mi?” Aragon,” …Her şeyden önce bir yazarım , ben . Onun içinde komünistim.”





fotoğraflar özcan yaman

468-MUTLULUK RESİMLERİMİZ SERGİSİ VE FOTO GERÇEKÇİLİK-Özcan Yaman-Evrensel-18 ekim 2019



MUTLULUK RESİMLERİMİZ SERGİSİ VE FOTO GERÇEKÇİLİK

Ressam Nur Koçak’ın Beyoğlu Salt galeride açtığı ‘’Mutluluk Resimleri’’ sergisi üzerinden foto gerçekçiliği ele alalım istedim.
Sergi iki büyük katta izleyicilere sunuluyor. Türkiye’de foto gerçekçilik denilince ilk akla gelen isim olan Nur Koçak, çeşitli dönemlerde gerçekleştirdiği çalışmalarına üç boyutlu ‘erkeklik, erotizm ve tüketim’i eklemiş. Girişe konan külotlu erkek bedenli üç boyutlu çalışma dikkat çekerek, ‘gelin içerde daha neler var’ gibi duruyor. Beyoğlu’nda yoldan geçenlerin dikkatlerini çekerek sergiyi gezmeye çağırıyor diyebilirim. Özellikle kadınların bu külotlu beden ile selfi çekme meraklarıydı. Genellikle kadın bedeni ve erotik iç giysiler görmeye alışmışken erkek iç giyiminin de tüketim nesnesi olarak pazarlandığı bir dünyada yaşadığımızı tersinden gösteriyordu. Üst katta ise çeşitli renk erkek bedeninde çeşitli renklerde üzerlerinde zafer işaretinden, süperman, canavar vb. figürlerden oluşan külotlar serisi devam ediyordu.
Büyük bir salonda kendi hatıralarından aile arşivinden fotoğrafların resimleri (sergi ismini buradan alıyor) kadın ve tüketim kültürü ve reklam olgusunu gösteriyor. Sütyen ya da bikini üstü ile öne fırlayan meme kırmızı bir fonda cinsellikle obje olmak arasındaki ilişkiyi gösterirken, yine iki kadının grafik etkili renkli iç çamaşırlarıyla siyah fonda cinselliğe gönderme yapıyor. ‘Fotoğraf gibi gerçek’ dedirten resimler. Parfüm resmi ise dergi sayfasından çokça büyütülerek reklam nesnesinin sanat nesnesine dönüştürülebileceğini gösteriyor gibi. Vitrinlerden öne fırlayanlar etkisini veriyor. Bir anlamda değişen toplumsal yapının detayları gibi. Özellikle dikkatimi çeken büyük boyutlu sıradan görüntüler diye geçtiğimiz ve bir dönemlerin tabela reklam örneklerinin yer aldığı arabalı vapur, ÇBS-ÜLKER gibi reklam ile kamusal alan ilişkilerinin ‘fotoğraf’mış etkili resimler. Panoramik çekilmiş fotoğraflar üst üste bindirildikleri alanlarla parçalara ayrılmış gibi. Örneğin Ülkerli resimde insan faktörünün durağanlıkta zaman ve hareketinin detayını veriyor gibi derken yılların ağırlığının getirdiği pasların akmaların çürümelerin eskime ve yıpranmanın yaşamın bir parçası olma halleri. Aynı hisleri ÇBS serisi çalışmada da görüyoruz. Aklıma bir zamanlar (dijital öncesi zamanlarda büyük duvar resimlerinde kullanılan Marlboro, Camel, Demirdöküm gibi markaları getirdi.) Değişen zaman ve mekanda nesnelerin markaların kalıcığı olarakta okunabilir gibi. Şunu sorabiliriz; Aynı çalışma fotoğrafla  yapılamazmıydı? Elbette özellikle bu teknolojik çağda yapılabilinirdi. Peki ressam aynı fotoğraf gibi neden aylarca uğraşarak böyle çalışmalar yapar? Belki bu soruyu Nur Koçak’a sormak en doğrusu. Aynı araç gereçler kullanılarak başka sanat alanlarında bir sürü çalışmalar yapılıyor.
Görselliğin insanlarda hissettirdikleri gerçeklik algılarıyla bağlantılıdır.  Bilindiği gibi fotoğrafın gerçeklik algısı insanlarda ‘O an’ yaşananın dondurulması, akıp giden hayattan bir kare ve doğruluğa ilişkin algı yaratması söz konusu. Resimlerde ise gerçeklik ile doğruluk arasında ressamın hayal gücünün etkisi ağırlık taşıdığından inandırıcılık etkisi zayıf olur. Burada sanatta gerçekliği söylemiyorum. Fotoğrafın ve resimin insanlar üzerindeki etkisinden bahsediyorum. (Yani Fotoğraftaki gerçeklik ile Foto gerçekliği arasındaki farkı söylemek istiyorum.) ‘Fotoğraf gibi gerçek, Tıpkı fotoğraf gibi’ cümlelerle tarif edilen resimlere ‘foto gerçekçi’ resimler diyoruz.  Gerçeklik kavramı olduğu gibi anlamında. Olduğu gibi her şey ne kadar gerçek? Bence soru bu.
İlk fotoğrafçılar büyük oranda ressamlardı. Işığı, rengi, kompozisyonu bilen üstüne fotoğrafın matematiksel işlemlerini ekleyen ressamlar fotoğrafçı olmuşlardır. O yüzden fotoğrafı hızla sanat alanına sokmuşlardır. Dikkat ederseniz neredeyse bütün ressamlar fotoğraf çeker, resim yaparlar. Fotoğrafı resimlerinin ön hazırlık malzemesi olarak kullanırlar. Fotoğrafçılarda ise resim yapan yok denecek kadar azdır.  Bazı usta fotoğrafçıların ise tercihleri fotoğraf olmuştur. Örneğin H.C.Bresson gibi. O yüzden fotoğrafçılar dertlerini fotoğraf karelerini üretirken eklemeyi seçmek zorundadırlar. Teknik-İçerik ve Estetiği (Gerçekliği ve güzelliği) bir araya getirmeye çalışırlar. Ressamlar çektikleri ya da edindikleri (dergi-gazete vb) fotoğrafların üzerinde manüpülasyonlarını yaparak hayal güçlerini katarak çalışırlar. Fotoğrafçılar aynı şekilde fotoğraf yaparlarken bu manüpülasyonları gerçekleştirirler. (Belki farkındalar belki değiller) Kompozisyon, ışık renk objektif seçimi fotoğrafın oluşturulmasında birer manüpülasyon araçlarıdır. Gerçeklik kavramı işte burada kendini gösterir.
Gelelim yukarıda yarım kalan soruya; Fotoğrafla yapmak varken neden resimle (Fotoğraf üzerinden resime aktarırken hiçbir oynama yapılmadığını Fotokopi gibi kopyalama olarak düşünün) Birincisi eğer fotoğrafla yaparsanız ‘biriciklik değeri’ kalmaz. Sergiden sonra yırtıp atsanız bile aynısından tekrar bastırabilirsiniz.
İkincisi bir başka sanat dalının (resmin) teknik/zenaatsal olanaklarını el yeteneği ile birleştirerek uzun günler aylar süren artı emek sürecidir.  Dolayısı ile 2metre büyütüp bastığınız bir fotoğraf ile fotoğrafa bakarak yada projekte ederek yaptığınız resim arasında işçilik ve maharet katmanız sanat nesnesi olarak değer kazanmasına yol açar. Sonuçta bu bir seçimdir. Fotoğrafın doğasında olan demokratiklik, biriciklik değerine indirilmesini/yükseltilmesine karşıdır. (Bazı fotoğraf sanatçılarının fotoğraflarını biriciklik değerine indirdikleri de görülür. Negatiflerin yok edilmesi ya da dijital verilerin baskıdan sonra yok edilmeleri, noterden tastikletmeleri ve setifikalandırma işlemlerigibi ‘sözde’ sanat eseri yapma uğraşılarını konu dışı tutuyorum. Bu konuyu fotoğrafın sanat nesnesine dönüştürülme ve kapitalizmin sanat ve sanatçı üzerinde hakimiyetinin parçası olarak görüyorum. )
Sergiyi Beyoğlu Salt Galerisinde 29 Aralık tarihine kadar gezebilirsiniz.


Not (18 ekim 2019 tarihinde Evrensel Gazetesi Kadraj köşesinde yayınlanmıştır.)









467-Bilyeler saplandı yüreğimize, kitaplarımıza...Özcan Yaman- Evrensel-11 ekim 2019


Bilyeler saplandı yüreğimize, kitaplarımıza...
 Misket derdik, camdan gözlere benzerlerdi. Çocukların ergenlik oyuncaklarıydı. Sıraya dizer, sonra parmaklarımızın arasından fırlatırdık. Fiskeyle vurduğumuz misketleri, baş, başaltı, sondan bir gibi tanımlardık. Tarihe karıştı misketler derken, misket bombaları çıktı ortaya ve öldürdü çoluk çocuk insanları, hayvanları...
Bilyeler, misket oyunlarına karıştı önceleri, demirden, parlak boy boy. Rulmanları dağıtır bilyeleri çıkartırdık oyunlara dahil etmek için...
Sonra bombalara malzeme oldu, çivileri de eklediler yanına...
Ve kitaplar, Teksas, Tom Miks ve Zagorlar... sinema önlerinde değiş tokuş yapılırdı. Sonrası ağır kitapları okumaya yol açan. Öğretmenlerimiz hep "Kitapların hayat kurtardığından bahsederdi", hâlâ bahsediyorlar, doğrudur.
2015 yılıydı, sonbaharın güneşli ekim ayının 10’uydu. Binlerce insan umutlarını yanlarına almış ülkenin başkenti anKARA’nın merkezinde gar önünde toplanmışlardı. Kalabalık gittikçe artıyor artıyordu. Dün bugün gelecek üzerine muhabbetler ediliyordu. Arkadaşlıklar, dostluklar kavuşmalar hasretle kucaklaşmalar...
Saat 10.04'te o lanet olası patlama, ardından bir patlama daha. 103 insan hayalleri, umutları ...
Yüzlercesi fiziksel ve ruhsal yaralanmayla ...
O gün bu acıyı yaşayanlar neden yaşamak zorunda kaldıklarını çok iyi biliyorlar. Kimimiz önümüzde siper olan arkadaşlarımızın kimimiz sırt çantalarımızın içindeki kitapların siper olmaları sayesinde hayatta kaldı. Kalanların borcu var katledilenlere, bu borç namus borcu oldu boyunlarımıza. Ta ki bu ülkede barış ve demokrasi tesis edilinceye kadar sürecek bir borç. O yüzden her ayın 10’un da anmalarda gazlanmalar, coplanmalar ve engellemeler.  Unutulsun istiyorlar katliamı.
Unutmayacağız...
Onların üzerlerine örtülen bayrakları ve o bayrakları sulayan kanları unutmayacağız.
Onlar çeliğe verilen su oldular. Her gün yeni anılar ekleniyor 10 Ekim ailesinin tarihine...
İşte o yeni eklenen öykülerden birini şimdi okuyacaksınız.
Fotoğraf: Hakan Ottaş/Evrensel
Şöyle yazıyordu bilyenin takılı kalan sayfası;
“Evet!” diye itiraf etti.
Pavel, anasına doğru (BİLYE BURAYA SAPLANMIŞ) dedi. Bir çocuğu azarlıyormuş gibi sinirli sinirli:
“Hepimiz korkudan geberiyoruz zaten!” dedi. “Bizi yönetenler de bu korkudan yararlanıp  bizi daha fazla korkutuyorlar.”  (M.Gorki-Ana-sf:23 )

Fotoğraf: Hakan Ottaş/Evrensel
Ali Deniz Uzatmaz, Şebnem Yurtman, Elif Kanlıoğlu ve Ekinsu Cemgil/Ottaş Mersin’den gelmişlerdi. Dilan Sarıkaya, Berfin Keskin, Dilan Karakuş, Berfin Karakuş ve onlarca arkadaş buluşmuşlardı. Sırtlarında çantaları içlerinde kitapları ellerinde bayraklarıyla. Gülüyorlar, halaylar çekiyorlardı. Kortejler oluşturuluyorken o an patlayan bombadan etrafa ölüm yağdı. Önde olanlar arkadakilere siper oldu. Ali, Şebnem, Elif, Dilan ve birçok can... Ekinsu anKARA’ya birlikte gittiği yoldaşlarını bırakarak sırtında çantası ile döndü Mersin’e. Mersin kan ağlıyordu. Ekinsu, neden, diyordu neden bizleri öldürüyorlar... (O tarihte lise son sınıf öğrencisiydi.) Saçları üstü başı kan ve et parçalarıyla olan Ekinsu’nun babası Hakan çaresizliğin verdiği acıyla kızının çantasına bakmış, delikleri görünce içindekileri çıkartıyor. Çantayı delenbilyeler kitaplara saplanıp kalmışlar.
Fotoğraf: Hakan Ottaş/Evrensel
Evet kitaplar hâlâ hayat kurtarıyorlardı.
Ekinsu o gün sırtına saplanan bilyelerden, M. Gorki’nin Ana ile J. Stalin’in Anarşizm mi? Sosyalizm mi? kitapları sayesinde kurtulmuştu. Bu büyük acıya nasıl katlanılır?..
Hakan Ottaş şöyle anlatıyor:
"Şebnem Mersin’deydi, Ali Deniz ve Elif okumak için sonradan geldiler. Şebnem, Ali Deniz’i benimle tanıştırmıştı. Kızım Ekinsu, Ali ve Şebnem, ev bulamadıkları için 'Bizde kalabilirler mi baba’ demişti. Böylece bir aile olmuştuk. Ben sabah işe gidiyordum ve akşam geliyordum. Eşim İlkay dert yanıyordu. ‘Bugün yine temizlik yaptılar, cam sildiler, bulaşık yıkıyorlar... Kızıyorum ama dinlemiyorlar’ diyerek. Tam bir komün hayatı yaşıyorduk. Şimdi ne kadar birlikte yaşadığımızı hatırlamıyorum bile. Bizim çocuklarımız olmuşlardı. Eşim İlkay bazen kızıyor bana; ‘Ara şu çocukları bu saate kadar aç susuz dolaşmasınlar’... Geç gelseler merak eder arattırırdı. Ali Deniz annemize nene derdi ama nene de Deniz’i adından dolayı çok severdi."
Çocuklarımdan ayrılışım;
Tam hatırlayamıyorum. 10 Ekim'e bir veya iki gün kalmıştı sabah işe gidiyordum. Onlar da okula. Ali Deniz ‘Emekçi abim bir selfi çekilelim, kim daha çok beğeni alacak’ diye takıldı. O selfiyi çekildik. O gün okuldan sonra anKARA’ya doğru yola çıkacaklardı. Sabah erken evden çıktık, selfimizi çekildik ben işe onlar okula gittiler. Ben izin alamadığım için anKARA’ya gidemiyordum.  Ailemin parçası olan çocuklarımdan ayrılışım böyle oldu.
Acı haberi aldığımızda yıkıldık. İnanamadık, sadece Ekinsu geri gelebilmişti. Tarifi imkansız acılarla eve geldik. Bizim için artık hiçbir şey normal değildi. En çok da Ekinsu yaralıydı. Kitaplar hayatını kurtarmıştı ama belleği katliamın izlerini taşıyor. Ali Deniz, Şebnem ve o gencecik çocuklar bizleri borçlu bıraktılar barışı ve adaleti sağlama görevini bırakarak.
Fotoğraf: Hakan Ottaş/ Son selfie-Hakan Ottas, Ali Deniz ve Şebnem Yurtman
Son not:
- Ekinsu vicdanlı psikologların yardımını aldı. Hayata tutunmanın yaşam mücadelesinde bilgi ve sanatla beslenmek olduğunun bilinciyle okuyor. Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı sahne sanatları bölümü modern dans 4. sınıf öğrencisi.
- Berfin Karakuş, Hatay’dan gitmişti anKARA’ya, PDR okudu ve şimdi öğretmen. Ekinsu’nun kuzeni.
- Dilan Karakuş öğrenciydi, şimdi özel bir şirkette çalışıyor. Ekinsu’nun kuzeni.
- Dilan Sarıkaya Adana’dan katılmıştı, kaybettik.
-Berfin Keskin, ayakları kırılmıştı, şimdi öğretmen.
Fotoğraf: Hakan Ottaş



466-MUSA ANTER ÖDÜLLERİ VE BASIN FOTOĞRAFLARI-Özcan Yaman-Evrensel-20 eylül 2019




Foto: Sedat Suna

MUSA ANTER ÖDÜLLERİ VE BASIN FOTOĞRAFLARI

Bu yılın Musa Anter Gazetecilik Ödülleri Açıklandı. Bende jüri üyesi olarak bu anlamlı görev almanın sorumluluğu ile katıldım. Fotoğraf dalında gelen fotoğraflar arasında iki fotoğraf birbirini tamamlıyordu. Sonunda 2 iki fotoğraf jürinin önünde kaldı.Bize de  ödülü paylaştırmak kaldı.
Basından okumuşsunuzdur. Ya da okursunuz. Fotoğraf dalında Rojda Aydın ile Sedat suna değer görüldü. Rojda’nın fotoğrafı görece özerkliğin, dokunulmazlığın ironik yansımasıydı. Tek başına bir kadının (HDP Milletvekili Ebru Günay) direnişini olabildiğince geniş olarak gösteren fotoğraftı. Baskıya zulme ve yaşananlara bir karşı koyuş. ‘’Bu dokunulmazlık zırhını siz verdiniz, bende kullanıyorum’’ der gibi. Bu polis ablukası bu kadına niye dokunamıyor? Diye sorar gibi. Bu yılın üst başlığı Kayyum olabilirdi. Gelecekte kayyumlara karşı direnenlerde vardı, bazıları da milletvekiliydi der gibi. Bir yanıyla da ‘’erkin güç gösterisinin’’ fotoğrafı. Rojda’ya ellerine gözüne sağlık derken, gelelim Sedat Suna’nın fotoğrafına. Sedat benim baş belam. Deneyimli bir fotomuhabir. Dolayısı ile fotoğraflarına yorum yazmadan geçemiyorum. Yıllar önce Sedat Suna’nın Bilal Erdoğan’lı bir fotoğrafı üzerine yazdığım ‘’Fotomuhabiri ile fotoğrafçı arasındaki fark’’ isimli yazım yüzünden davalık oldum.  Umarım bu yazım nedeniyle aynı akıbete uğramamJ)
Sedat Suna toplumsal olay, eylem orada olan uluslar arası bir fotomuhabir. Onu gezi direniş yıllarında alanda tanıdım. Çektiği fotoğraflar haber/basın fotoğrafçılığının detaylarında büyük fotoğrafı gösteren ironi ağırlıklı fotoğraflardır. Çekenin kim olduğunu gördüğüm fotoğraf oylama sonunda Sedat’ın çıkınca anlamıştım zaten dedim. 25 kasım 2018 tarihinde ‘’kadına karşı şidete karşı yürüyüş’’ ten bir kareydi. Erk’in temsilcisi bir kadın polis ve kadınlar ölmesin diyen bir kadının eli. Burada Ruhi Su’nunun türküsünde söylediği ‘’Ağaç demiş ki baltaya ‘’Sen beni kesemezdin ama / Ne yapayım ki sapın benden / Bak şu ağacın bilincine sen / Ölen ben, öldüren benden...’’ sözlerinin fotoğrafı karşıma çıkıyordu. Polis miğferi altında makyajı akmış zavallı bir kadın direnen ojeli tırnakları ve dövmesi ile ‘’geçit yok’’ diyen bir kadın eli. Evet çok detay ama çok şey anlatan bir fotoğraf.
Şimdi Rojda ile Sedat’ın fotoğrafını yan yana koyun. Toplam sonuç, sizler zavallısınız demiyor mu? Erk’in karşısında karşı koyuşun bu iki fotoğrafı bence bu Musa Anter ödüllerine yakışır iki fotoğraf. Sedaty Suna’yı da kutlarken başarılarının devamını diliyorum.
Günümüzde iki gazetecilik ödülü geleceğe damga vuracak. Biri Göktepe Gazetecilik Ödülleri diğeri Musa Anter Gazetecilik Ödülleri. Gelecekte ülkenin geçmişi araştıranlar bu iki alanın sonuçlarını görerek ülke gerçekliğini tahlil edebilecekler. Kayyumsuz, baskısız, şiddetsiz barış içinde bir ülke olma dileğiyle derken, genç fotomuhabiri arkadaşların mutluluğun kardeşliğin ve barışın  fotoğraflarını çekebilecekleri günleri de fotoğrafladıkları yıllarda buluşmak üzere ....
Foto: Rojda Aydın 

465- ANKARA KATLİAMI VE DAVUTOĞLU- 14 eylül 2019-evrensel-öZCAN yAMAN



    


 ANKARA KATLİAMI VE DAVUTOĞLU


Önümüzdeki ay Ankara Katliamı’nın 4. yılı dolacak. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ağustos ayında “Terörle mücadele defterlerini açıklarsam insan yüzüne çıkamazlar” diye açıklama yaptı, kamuoyu başta Suruç ve 10 Ekim Derneği olmak üzere “Davutoğlu bildiklerini açıkla” çağrısı yaptı. Bugüne kadar bir açıklama yok. Savcılar yok, Meclis komisyonları yok. Zaten böyle bir katliam da yok, basit bir terör olayı var(!)
Bizler katliamda rolü, bilgisi, ilgisi olan kişi ve kurumların yargı önüne çıkarılmalarını, sorgulanmalarını en azından ifade vermelerini istedik. Hakikat ortaya çıksın istedik. Israrla davayı devletten uzaklaştırdılar. 5-10 piyonu öne sürüp insanlığa karşı işlenen suçu basit bir terör olayı diye örtmeye çalıştılar.  Şimdi eski bir başbakan çıkmış ‘... Açıklarsam yer yerinden oynar’ diyor.
Davutoğlu bildiklerini açıklayamaz. Yöneticilerin yalan söylemelerinin önüne cezai yasalar konmadıkça, gerçekleri tahribat sürecektir. Başbakan, bakan konumundaki kişilerin yalanları açığa çıkınca yargılanmalılar... Ben yalan söylediği açığa çıkan bir devlet yöneticisinin yargılandığını görmedim, duymadım. Bu nasıl adalet.
Katliamın hemen sonrasında ben dahil birçok kişi ve kurum bir sürü belge sunduk. Dedik ki ‘O gün basın açıklaması yapan üç bakan ve üstüne başbakan, olayı çarpıtacak açıklamalar yaptılar. Hatırlatayım;
Ankara’da basın açıklaması yapan üç bakan yalan söyledi. Ambulansların on dakika içinde olay yerine intikal ettiğini söylediler, oysa yarım saat sonra geldi. Ambulanslardan önce Akrepler alana girdi. Gaz bombaları attı. İçişleri Bakanı Selami Altınok, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu ve Adalet Bakanı Kenan İpek.  Üstelik Altınok’a ‘İstifa edip etmeyeceği’ sorusu Adalet Bakanı Kenan İpek’i güldürmüştü. Peki Sayın Davutoğlu’na ne demeli? Dışişleri Bakanlığı zamanında IŞİD ve cihatçı örgütleri ‘Ateşli bir avuç öfkeli gençler’ diyerek mazur görmeler.
10 Ekim Derneğinin ve 10 Ekim avukatlarının ‘Davutoğlu’nu bildiklerini açıklamaya çağıran’ basın açıklamasının aşağıdaki bölümü yüzleşmeye ve vicdana çağrı olarak da okunabilir.
Ahmet Davutoğlu’na ve iktidara seslenildiği belirtilen açıklamada, “Ülkemiz sizin iktidar döneminizde tarihin en kanlı cihatçı çetesinin geçiş yolu haline getirilmiş, IŞİD militanlarının ellerini kollarını sallayarak dolaşabildiği, hatta bazı bölgelerde kimlik kontrolü yaptığı, istediği gibi örgütlenebildiği, yargı süreçlerinden kolaylıkla sıyrılabildiği konforlu bir alana dönüştürülmüştür. Dışişleri bakanlığınız döneminde ‘öfkeli gençler’ dediğiniz IŞİD çetecileri öfkesini her nedense Türkiye’nin muhalif kesimlerine kusmuş yaptığı kıyımlar sizin tabirinizle ‘Oylarınızı arttırarak’ partinizin 1 Kasım’da yeniden tek başına iktidar olmasına büyük katkıda bulunmuştur. Bu katliamların ve saldırıların araştırılması için Mecliste verilen önergeler iktidarınız döneminde reddedilmiş, yargı süreçleri etkin bir şekilde yürütülmeyerek yeni katliamlara yol açılmıştır. Davutoğlu’na soruyoruz. 1 Kasım seçimleri öncesinde yaptığınız Van mitinginde ‘AK Parti iktidardan indirilirse sokaklarda terör çeteleri dolaşacak’ cümlenizdeki terör çeteleri bizi Amed’de Suruç’ta Ankara’da öldüren çeteler midir?” ...
Davutoğlu bu dönemden üzüntü ile bahsetmiyor. Katliamlar oldu çok üzgünüm ben bu dönemin hesabını vermek istiyorum demiyor. 7 Haziran- 1 Kasım arasında ne pahasına olursa olsun iktidarı sağladım, bu yüzden benimle gurur duymalısınız diyor. AKP içindeki kendi siyasi manevrasına, çıkar ortamına yer ve olanak sağlamaya çalışıyor. Kimse bizim acılarımızı ve yerine gelmeyen adaleti kendi çıkarları için kullanmasın. Buna asla izin vermeyeceğiz. Eğer Davutoğlu bu döneme ilişkin hesap vermek istiyorsa buyursun gelsin. 21 Kasım’da Ankara 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesinde bizim duruşmamız devam edecek. Çünkü biz hâlâ adalet diyoruz. 10 Ekim, Suruç, Diyarbakır ve o dönemki bütün katliamların siyasal bağlantısı vardır. 1 Kasım seçimlerini kazanmak pahasına bu katliamlar gerçekleştirilmiştir. Davada başından beri gerçek sorumluları yargılayın sözlerimizi bir kez daha söylüyoruz ve mücadele etmeye devam edeceğiz.”
Evet Davutoğlu bildiklerini açıklayamaz. O üç bakan doğruyu söyleyemez. Devlette süreklilik esastır. Ve devletlerin iki yüzü vardır. Bir görünen yüzleri ki biz onları böyle algılıyoruz. Bir de görünmeyen yüzleri ki adalet ve hakikat o yüzlerin açığa çıkarılmasına dayanır. Görünmeyen yüzleri ‘derin devlet’ olarak aynı amaca hizmet eder. Belki vicdanları yatağa düştüklerinde rahatsız etmeye başlarsa genç bir gazetecisine gerçeği açıklayarak inandıkları Tanrıdan af dileyebilirler.
Dersim katliamı konusunda İ. Sabri Çağlayangil’in 1986 yılında itirafları gibi, 6 Eylül 1955 olayları gibi. O gün saat 13.00’te devlet radyosu Selanik’te Atatürk’ün evinin bir bomba ile patlatıldığı haberini verdi. İstanbul Ekspres gazetesi akşam baskısına haberin detaylarını(!) yetiştirdi. Selanik’teki bombanın Atatürk’ün doğduğu evin bahçesinde patladığı söyleniyordu... 2005 yılında Tarih Vakfı, Fahri Çoker’in 6-7 Eylül Olayları fotoğraflarını ve belgeleri kamuoyuna açıkladı. Tümamiral olarak emekli olan Fahri Çoker’in 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili soruşturma ve mahkeme sürecinde albay rütbesiyle Beyoğlu Bölgesi Sıkıyönetim Mahkemesi Başhakimliği ve Güvenlik Danışmanlığı görevini yürüttüğünü hatırlatalım. Çoker, arşivi ölümünden sonra kullanılmak üzere Tarih Vakfına bağışlamıştı. Olaylar değişse de sonuç değişmiyor. Hakikat er geç ortaya çıkıyor ama adalet yerini ‘Geçmiş olsun’a bırakıyor.
Bizler resmi tarihe karşı kendi tarihimizi ‘gayriresmi’ tarihi yazarak hakikati arıyoruz. O yüzden muhalifiz, karşıyız. Adalet ve vicdan duygularını şan, şöhret, para, makam, mevki nemalanmalarından arındırmayanlar açıklama yapamazlar. Hele Davutoğlu bu açıklamayı hiç yapamaz. Ancak güçlü bir özgürlük ve demokrasi mücadelesi muktedirlerin sonunu getirdiğinde bu katliamlarda rolleri olanlar, gerçek manada yargılanacaklar.











464-ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA-Evrensel-30 ağustos 2019-Özcan Yaman






ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA
Kentsel bölüşüm, Orman yangınları, Kuzey ormanları, Kaz dağları, Amazon orman yangınları, Caretta carettalar, Pet şişeler, Denizlerin kirlenmesi, Çevre felaketleri, Yalan, dolan, tüketim, kar hırsı insan eliyle doğanın katli.
Ne zaman bu konularda dertlensem aklıma Edvard Munch’un ‘’Çığlık’’ tablosu gelir. Bir insanın doğa karşısında acizliğini anlatan bir resim. Ekoloji ve fotoğraf ile ilgili bir sergiye davet edildiğimde aynı duyguları yine yaşadım. Mersin’de bulunan arkadaşlarımın çağrısıyla katıldığım ‘’Tabiatın Çağrısı’’ isimli karma fotoğraf sergisi bu gün içinde bulunduğumuz ekolojik talana karşı bir sergi olarak hazırlandı.

TABİATIN ÇIĞLIĞI’NI DUYUN!
Caretta Caretta Sanat Galerisi Adına Adil Okay, Yasemin Arslantaş, Tülin Şahin  Okay’ın kaleme aldığı ve benimde katıldığım sergi metni diyor ki;
‘’Sergimizi başta Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu çifti olmak üzere, son on yılda dünyanın birçok yerinde ekolojik talana, iklim krizine karşı mücadele ederken öldürülen binden fazla çevreciye ithaf ediyoruz.
Ekosistemin dünyada ve ülkemizde insan eliyle bozulması, devletin ve siyasi iktidarların kâr daha çok kâr için doğayı yağmalayan özel şirketlere göz yumması sonucu yaşam alanlarımız daralıyor. Özellikle son çeyrek yüzyılda dünyada ve ülkemizde yöneticiler, ekolojik ve sosyal talana karşı timsah gözyaşları dökmekte ve sözde çözüm aramaktadır. Küresel tükeniş doğal bir süreç olarak gösterilmekte, bir kaç günah keçisi bulunup suçun büyük kısmı onların üzerine atılmaktadır. “Çevre suçu” işleyen şirketler değil, onları teşhir eden çevreciler yargılanmaktadır. Bu gün neoliberal politikaların hızlandırdığı yıkım; “her yıl yok olan binlerce canlı türüyle, atmosfere karışan 22 milyar ton karbon gazıyla, atmosferin ısınması sonucu dünya nüfusunun yüzde 30’unun karşı karşıya kaldığı yaşam tehlikesi ile, su rezervlerinin yüzde 67 azalmış olması ile, her yıl yok olan 10-15 milyon hektar orman alanı ile, her yıl çölleşen milyonlarca hektar toprak ile ifade edilmektedir.’’
Duyarlı insanlar, sanatçılar, bilim insanları bu yıkıma karşı ses çıkarmalıdır. Burada sorun sadece sokağa, denize, sahile çöp atan insanlar değildir, o da önemli bir tahribat yaratmakla beraber onların verdiği zararın katlarcasını zehirli atıklarını – çöplerini denizlere, göllere, nehirlere döken, toprağa gömen fabrikalar, troller, yük gemileri, HES’ler, JES’ler, denetimsiz maden arama faaliyetleri ve nükleer santraller gerçekleştirmektedir. Bu tahribatta silah denemelerinin ve savaşların da rolü büyüktür.
Sadece kâr amaçlı enerji ile meta üretimi, betonlaşma, bilinçsiz yol yapımı, santrallerin inşası, dışarıdan çöp ithali ve tabi bunların doğal sonucu olan karbon salımı devam ederse çocuklarımıza miras olarak çöl bırakacağız. Bu gidişe “dur” diyen her çaba kıymetli olsa bile, “yeşille göz boyama (greenwashing) değil”, gerçek bir çevre politikasına ihtiyaç vardır. Talanı frenleme önemli olmakla beraber, daha radikal sistem değişikliğini, üretim, tüketim, bölüşüm biçimini yeniden düşünmek, sorgulamak gerekmektedir.
16 fotoğrafçı bir araya gelerek, Caretta Caretta Sanat Galerisi’nde açtığımız “Tabiata saygı” temalı bu sergi ile bu konuda düşünmeye ve harekete geçmeye davet ediyoruz.’’
SERGİDE ESERLERİ YER ALAN FOTOĞRAFÇILAR
Abidin Yağmur, Adil Okay, Ali Osman Abalı, Ali Ziya Çamur, Derya Narlı,
Fevziye Yürek, Ful Uğurhan, Hakan Ottaş, Hatice Ataç, Köksal Şahin,
Özcan Yaman, Özgecan Aşlamacı, Servet Üstün Akbaba, Tülin Şahin Okay, Yasemin Arslantaş, Yılmaz Kilim.
Caretta Caretta Sanat Galerisi
31 Ağustos-8 Eylül 2019 tarihleri arası sergi görülebilir.
Açılış: 31 Ağustos 2019 Cumartesi saat: 18.00
Yer: Caretta Caretta Sanat Galerisi. Balkaroğlu sitesi. Davultepe / Mersin


Edvard Munch 

463-Gazetecilik, basın, medya üzerine güncelleme...EVRENSEL-ÖZCAN YAMAN 23 AĞUSTOS 2019

Gazetecilik, basın, medya üzerine güncelleme...

“... Ekmek her gün gerekliyse nasıl,
adalet de gerekli her gün,
hem o günde birçok kez gerekli.”
Halkın Ekmeği, Bertolt Brecht
Yıllardır sıkça duyduğumuz gazetecilik, basın, medya kelimeleri artık beraberinde akla sansür, baskı, yandaşlık ve havuz kelimelerini de getiriyor. Aynen belediye deyince kayyumu çağrıştırması gibi. Bir de hamasi slogan olmuş nutukları unutmayalım: Basın hürdür, sansür edilemez! Basın dördüncü kuvvettir!
Eskiden gazetecileri muhabir (Haber yazan), foto muhabir (Haberi görüntü ile anlatan) olmak üzere ikiye ayırırdık. Teknolojinin gelişmesiyle TV’ler eklenince bir de kameramanlar çıktı. Turizm, inşaat, banka vb. alanlarda olan büyük şirketlerin TV’lere el atmaları ve gazetelerle birleştirerek hegemonya kurmaları -internet de onlarsız olmaz tabii- medya diye adlandırdığımız son yılların modasını yarattı. Medyada gazeteciler (muhabir, foto muhabir, kameraman) tek kişide birleştirildi. Böylece üç gazetecinin yapacağı iş bir gazeteciye yüklendi. Foto muhabirlik Ara Güler’in tatlı nostaljilerine gönderme yapar hale getirildi. Artık iletişim ve gazetecilik mezunları asgari ya da daha az maaşla hem haber yazacak, hem fotoğraf çekecek hem de video çekerek TV sosyal medyalara malzeme sağlayacak kişiler olacaklar. Aslında oldular. Teknoloji biçimsel olarak buna olanak sağlarken, kalite ve içerik doğal olarak çöktü. Gerçekler maniple edilerek, sermayenin ve iktidarın talimatlarının duyuru alanına dönüştürüldü. Yakında sanal gazetecilerle (yapay zekalı) bu işleri halledecekler. İşin uzmanlık alanları mekanikleştirildi. Ne uğruna? Ucuz iş gücü ve haberleri denetim altında tutma uğruna...
Gelelim sarı basın kartlarına (Gerçi artık turkuaz olmuşlar ya). Dünkü Evrensel’de manşetten haber vardı. Büyük/yandaş medya devi falan olmak yetmemiş. Halkın haber alma, öğrenme hakkını, (Yukarda saydığım bozulmalara tüm zorluklara karşın) inatla sürdüren, gerçek gazeteciliği bin bir zorlukla yapmaya çalışan muhalif basına bir darbe daha siyasal amaçlı tasarrufla vurulmaya çalışılıyor. Detaylarını Evrensel’in internet sitesinden okursunuz. Yargı-yasama-yürütme zaten birleşmişti. Şimdi de üstüne basını koydular. Kuvvetler ayrılığı falan hikaye anlayacağınız. İleri demokrasi buysa gerisi kim bilir nasıl olurdu dedirtiyor.
Herkesin foto muhabir/kameraman olduğu günler yaşıyoruz. Nerede bir olay olsa, vatandaş muhabirler imdada koşuyor. Slogan da şu; yolla medyamızın WhatsApp hattına ol gazeteci. Bak ne kadar kolay (!) Sarı/turkuaz karta da lüzum yok. Medya WhatsApp görevlisi görüntülere güzel haberler yazar, süsler püsler. Zaten çekmemeniz gereken görüntüler varsa önlemleri alınmıştır. Ama yine de çekenler olur da muhalif kanallara ulaşırsa o zaman da vatan, millet, terör falan internet sansürüyle itinayla sorun çözülür. 21. yüzyıl Türkiye’si böyle ileri demokrasiyi yaşıyor.
Bol retorik, bol manipülasyon işte gazetecilik, işte basın, işte medya güncellemesi.
https://www.evrensel.net/yazi/84593/gazetecilik-basin-medya-uzerine-guncelleme

462-Fotoğraf bölümüne girsem mi?-evrensel-özcan yaman-16 Ağustos 2019

Fotoğraf bölümüne girsem mi?

Eylül ayında birçok genç büyük umutlarla üniversitelere girecek. Bir bölümü güzel sanatlar fakültelerine girmenin heyecanını duyuyor. Fotoğrafla ilgili olanlar da fotoğraf bölümüne girmek isteyecek. Kimi yetenek kurslarında kimi fotoğraf çekmeyi öğrenmeye çalışarak bu süreci atlatmaya çalışıyor. Hayaller, umutlar ve geleceksizlik...
Artık neredeyse her ilçede bir üniversite var. İki oda bir salon ve tuhaf isimli birçok üniversite büyük reklamlarla en iyisi olduğunu söylüyor.
Yoksul ailelerin tercihi mühendislik, mimarlık ve tıp... gibi bilim alanları ve mezuniyetten sonra devlet garantili iş bulma umudu. Zengin ailelerin tercihi güzel sanatlar. Eğer ısrarla güzel sanatlara girmeyi başaran yoksul aile çocukları varsa onlar mutlaka burslu olarak kazanacak ve en çalışkan olanlar olacak.
Para kazanma garantili sayısal bölümler yoksulların tercihi iken, toplumun manevi alanı olan sanat ve reklam dünyasının sosyal/sözel bölümleri tercih edenler zenginler olur. Bu bir tesadüf değil elbet. Sınıflı toplumun tercihe zorlama nedenleri.
Toparlayacak olursam fotoğraf bölümünde okumak için güzel sanatlara girmek isteyenlere önerim şöyle olabilir. Fotoğraf makinaları günümüzde teknolojik bir aletin kullanımı. Aynen CNC makinaları gibi. Siz CNC makinası kullanmayı öğrenmek için mühendislik okumayı nasıl düşünmüyorsanız, fotoğraf makinesi kullanmayı öğrenmek için de güzel sanatları düşünmeyin derim. Felsefe, Sosyoloji gibi hayat ve anlam üzerine bir bölüm okuyun. Beyninizi geliştirin, neden ve sonuç bağlantısını kurabilecek, sorgulayıcı bakış açısı kazanmaya çalışın. Sonra duygu ve düşüncelerinizi ifade edebileceğiniz bir araç ihtiyacı duyar ve fotoğraf makinesi kullanmanız gerekirse en fazla 2-3 ay içinde bunu becerirsiniz.
Her yıl güzel sanatlar bölümünden binlerce arkadaş mezun oluyor ve büyük çoğunluğu hayal kırıklığı içinde hayata atılıyor. Güzel sanatlar fakültelerinde “sanat” kelimesi cazip olduğundan kullanılıyor, aslında reklam dünyasına kalifiye eleman fakülteleri demek daha doğru. Güzel sanatlar fakülteleri için eskiden sanat kültürü alınan fakülteler derdim ama artık bu içerikten uzaklaşmış ticarileşmiş, diploma veren fakülteler olmuşlardır. Bu durum aslında tüm üniversite bölümleri için geçerli. Neyse...
Eğitim sisteminin paraya indekslendiği ve muhafazakarlığın alıp başını gittiği bir sistemde diplomalı işsizliğe hazır olun. Bir gün herkes üniversite mezunu olacak. Ama herkes hayatına anlam katamayacak. Doktor, mühendis, ressam, fotoğrafçı olabilirsiniz ama salt meslek öğrenmek için koşullandırıldığınızdan hayatınıza anlam katmak için sanatı atlamış olacaksınız. Orta yaşa geldiğinizde ben ne yapıyorum diye soracaksınız. Çünkü sanat bir meslek değil kişinin duygu, düşünce ve özlemlerini aktarma alanıdır. Fotoğrafı çok seviyor (herkes gibi) olabilirsiniz. Ama yaşamak için de paraya ihtiyacımız vardır. Bu ihtiyaç için yaptıklarımız meslektir. İster üniversite bitirerek ister çekirdekten yetişerek bir meslek edinelim.  Ama sanat ve de fotoğraf için bu kültürü alabileceğimiz üniversiteler ve güzel sanat fakülteleri çok çok az. Bakmayın reklamlara. Ekonomik külfeti fazla, üstelik iş garantisi de yok. Yukarıda da söylediğim gibi, önerim felsefe sosyoloji gibi girme şansınızın olduğu bölümleri tercih ediniz. Sonrasında düşüncelerinizi ifade edebileceğiniz alan olarak hâlâ fotoğrafı düşünürseniz işin teknik yanını bir iki ayda halledeceksiniz. Mesele düşünmeyi öğrenelim sanat aracılığı ile ifade etme yeteneklerimizi geliştirelim. İçinde bulunduğumuz eğitim sistemi içinde sizlere önerilerim böyle ...

461-Mülteci Müzesi-EVRENSEL-ÖZCAN YAMAN-09 Ağustos 2019

Mülteci Müzesi

Bu hafta köşemi mülteciler konusunda açılan ve bugün son günü olan fotoğraf/video ve enstalasyon sergisine ayırıyorum. Yusuf Aslan ve Özcan Yurdalan’ı fotoğrafçı kimlikleriyle tanıyoruz. Gerçeklik ve estetik kaygıları mültecilerin kaçmaya çalışırlarken geride bıraktıkları eşyalarıyla birleşince ‘’güncel sanat’’ ya da ‘’çağdaş sanat’’ alanında kavramsal bir çerçeveye oturan müze/sergi niteliğini kazanmış. 30 Temmuz- 9 Ağustos 2019 tarihleri arasında açık kalacak serginin manifestosu meseleyi çok güzel anlatmış. Dilerim gezici bir müzeye dönüşerek ülkeyi dolaşır. Bana da sizlerle paylaşmak kalıyor.
“Siz gittiniz, eşyalarınız bizde kaldı”
Zorla yerinden edilen insanlar tarihin her döneminde büyük acılar yaşadı. Birkaç yıl önce de kendi evinde hayatta kalamayacağına inanan komşularımız, yanlarına alabildikleri eşyalarla kapılarını son kez çekip yola çıktılar. En gerekli gördükleri, ayrılamadıkları, belki de mecbur oldukları eşyalar vardı yanlarında. Binlerce yıldır mülteci, muhacir, göçmen, kaçak göçmen, sığınmacı, mübadil diyarı olan Anadolu, bir kez daha dalgalar halinde gelen milyonlarca insanla karşılaştı. Kalanlar burada kaldı, yeni bir hayata, yeni problemlerle birlikte başlayacaklardı. Yola devam edenler, Anadolu üstünden Avrupa’ya geçmek için önlerine çıkan denizi aşmak zorundaydı. Hafif olmalılardı, yetersiz botlarda az yer tutmalılardı. Yanlarındaki eşyalardan bir kısmını kıyıda bıraktılar. Şanslı olanlar karşıya geçmeyi başardı, geçemeyip denizde kalanlar oldu. Deniz onların bedenlerini de eşyalarıyla birlikte getirip kıyıya bıraktı. O günlerde Ege sahilleri bir açık hava göç müzesine dönüşmüştü. 
Sergideki eşyalar Bodrum, Didim, Kuşadası, Selçuk, Dikili kıyılarından 2015 - 2019 yılları arasında toplandı. KUAKMER salonundaki MÜLTECİ MÜZESİ yerleştirmesinde göç yolcularının eşyalarıyla birlikte, krokiler, videolar, metinler ve objeler yer alıyor. Bu çalışma, açıldığı denizde umut yolculuğu yarım kalanlara adanmıştır. Karşıya geçmeyi başaran ve yeni bir hayat kurmaya çalışanlara ise bu yakadan gönderilen bir selamdır. Bu çalışma aynı zamanda onları anlamaya ve sorumluluklarımızı hatırlamaya davet eden bir yüzleşme çağrısıdır.