Translate

Bu Blogda Ara

38- FOTOĞRAF’ta öznellik-nesnellik-25 Ekim 2009-Evrensel



FOTOĞRAF’ta öznellik-nesnellik

Hafta içinde DEM TV’de fotoğraf felsefesi konusunda birbuçuk saat konuştuk. Özcan Yurdalan ve Murat Yaykın’la birlikte katıldığımız Düşünce Kervanı proğramında, program yapımcısı ve moderatör Mehmet Akaya ile birlikte güzel bir tartışma yaptık.
Özellikle Murat Yaykın’ın “Fotoğraf İdeolojisi- Algıda gerçeğin bozulumu” isimli yeni çıkan kitabı ve Özcan Yurdalan’ın “Belgesel Fotoğraf” kitaplarında işledikleri konuların günümüz fotoğraf dünyasındaki yansımaları olan ve özetle Fotoğraf nedir? Ne olmalıdır dan- Fotoğrafın sanatla olan bağlantısının Belgesel fotoğrafla sanat arasındaki ilişkisini konuştuk.
Bence sanat’ın ne olduğu ve ne olması noktasında  programın bitmesi bir eksiklik oldu. Belki ikinci bir oturumda bu eksiklik kapatılabilir diye düşünüyorum. Ayrıca fotoğraf alanında bu gibi teorik tartışma programlarının değişik mecralarda sürdürülme gerekliliği olduğunu da düşünüyorum.
Yeri gelmişken Murat Yaykın’ı kutluyorum. Ülkemiz Fotoğraf kültürüne bir katkı olarak değerli bir kitap kazandırdığı için.
Önceki yazılarımda “fotoğrafta gerçeklik ve felsefeyle olan bağı” konusunda yazmıştım. Bugün de Fotoğrafın Sanatla ilişkisi konusundaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Sanatın ne olup olmadığı konusunda ciltler dolusu yazı ve yorum yapılmıştır.
Özellikle Özcan ve Murat’ın “belgesel fotoğraf sanat fotoğrafı değildir.” Düşüncelerine kısmen katılıyorum. Basın fotoğrafının yada enstantene fotoğrafının da direkt olarak sanat fotoğrafı olmadığı düşünülebilinir. Aynı şey diğer sanat dalları içinde geçerlidir. Bence burada sanat’ın işlevi ve fotoğrafın işlevi konusu tartışılabilinir. Literatüre göre bu kavramların taşıdıkları anlamlar önemlidir. Marksist literatüre göre ve Burjuva sanat kuramının literatürüne göre bu kavramlara atfedilen anlamlar bizim algılama ve düşüncelerimizi oluşturur. Yani öncelikle hangi literatüre göre sorusu önem kazanır. Tıpkı Özgürlük ve Demokrasi kavramlarının literatüre göre kazandıkları içerik gibi.
Bu konuda Murat şöyle diyor; “ …Belgeselcinin çalıştığı konunun gerçekliği, kendi (fotoğrafçının) gerçekliğinden önce gelir. Sanat fotoğrafında ise fotoğrafçının kendi gerçeği ön plandadır.” Belgesel fotoğrafçı nesnelerin gerçeği/nesnel gerçeklik için kendini aracı kılar. Sanat fotoğrafında, fotoğrafçı kendi fotoğrafında öznel olarak kurar, …  Belgesel fotoğrafçı nesneldir.  (Fotoğraf ideolojisi Sayfa 37,38 )
Bu görüşlere fotoğrafın yapılma/çekilme  aşamasında katılıyorum. Örneklersem; 1 Mayıs’ta 2008 veya 2009 da çekilen fotoğraflar ilk anda belgesel fotoğraf olarak nitelendirilebilinir. Basında ve olayları anlatımda objektif ve nesnelliğin ön planda tutulduğu fotoğraflardır. Fakat daha sonra kullanımda fotoğrafçının öznel duygularıyla sergilenme aşamasındaki kurgulama artık başka bir derdi anlatmaya doğru gidişi zorunlu kılar. Yani sanatsal bir içeriğe bürünür. Çekim aşamasında nesnelliğin ön planda tutulduğu doğrudan anlatım varken Fotoğrafçının dünyaya bakışına göre kullanımda kurgulandığı ve düz anlamından çıkıp taraflı bir bakış açısıyla sunulmasında sanatla buluştuğunu düşünüyorum. Ayrıca fotoğrafçının dışında fotoğraflarını verdiği/kullandırdığı mecranın da  
O fotoğrafları kullanma biçimi nesnelliğinin bitip sınıfsal konumuna göre yeni bir içerik kazandığı, anlatım kazandığı ortadadır. Oysaki fotoğraf aynı fotoğraftır. Bence burada fotoğrafa yan anlamlar kazandırılarak izleyenlerde amaca yönelik yorum kazandırılması önemlidir. Bu algılama ve bu algılanmayı sunma biçimi sanatla olan bağı kurmaktadır. Yani fotoğraf oynanmamış, kendi gerçekliğinde saf bir fotoğraf olabilir. Peki bu fotoğraf kendisini bu belgeselliğin sınırlarında nasıl ve ne biçimde tutabilir? Eninde sonunda bir şekilde kullanılacak işte bu aşamada sanatın etkileme ve yeniden üretilme aşamasına gelmiş oluyor. Bu anlamda belgesel fotoğrafın sanatla bir ilişkisi olmadığına karşıyım. ( Yeri gelmişken sanat tanımının Marksist literatürdeki anlamları çerçevesinde .) Zaten Murat’ta zannediyorum Tiananmen meydanında çekilen tank ve önündeki bir öğrencinin olduğu fotoğrafı örnek vererek anlatımında aynı şeyi söylüyoruz.
Ben ne kadar nesnel olarak çekilirse çekilsin saf duru bir belgesel fotoğrafın olamayacağını düşünüyorum. Bu durum yalnızca o an ve çekildiği andır diyebilirim. İş kullanılmaya başladığında ( İster fotoğrafçı tarafından ister bir başkası tarafından) Artık taraflı ve yorumludur ve bu da sanat dediğimiz alana giriştir. Artık konuşulacak olan da sanatın ne olup olmadığı ve sınıfsal bakıştır.
 Sonuç olarak ister öznel, ister nesnel bakış açısıyla çekelim neye kime hizmet ettiğimiz önemlidir…






  


37-18 ekim 2009- Vayy bu da ne?, Acayip bi yer…Evrensel

Vayy bu da ne?,  Acayip bi yer…

Fotoğraf: Özcan Yaman


Geçen gün Zincirlikuyu metrobüs durağından inip Beşiktaş yönüne doğru giderken fotoğrafını gördüğünüz reklamla karşılaştım. Önce durdum anlamaya çalıştım.
Üç çocuk önündeki paravanı bir şekilde aşıp duvarın arkasını görmeye çalışıyor. Ve gördükleri karşısında vaay bee, acayip bir yer diye ünlüyorlar.
Paravanın arkasında ise yüksek güvenlikli konsolosluk koruması benzeri yapılar yükselmekte…Acaba ben mi yanlış okuyorum deyip fotoğrafladım ve uzun uzun inceledim.
Bu reklamda imza Forum İstanbul. Aklıma hemen İstanbul Sosyal Forumu geldi. Bu bir benzerlik olabilir miydi? Hemen Google sordum. Yanılmamışım benzerlikmiş.
Ortaya çıkış tarihlerine baktım. Forum İstanbul 2006 tarihinde oluşmuş ve kendilerini şöyle tarif ediyorlardı: Eleştirmek, eleştirmek, ve yine eleştirmek... Eleştirilerde yapıcı olmaktan çok fırsatçı olmak, küçük kişisel çıkarlar uğruna, bir toplumun geleceğini ipotek altına almak; yarınlara umutla bakacak kuşaklardan uzak yarınları planlamak....Bırakalım, bu kötü alışkanlıkları... 65 milyonluk ve çoğu genç olan bir ülkeye birlikte vizyon belirleyelim...Eleştiren konumundan yapıcı olmaya geçelim... Bunu sizlerin katılımı ile yapalım... İsteklerimizi doğru platformlarda ortaya koyalım... Düşünerek, konuşarak, tartışarak yarınları birlikte planlayalım... Haydi, Türkiye'ye ve Türk bireyinin gelişim ve mutluluğuna Türkiye ekonomisine 'birlikte' sahip çıkalım...’
Aslında bir şey demeye gerek yok gibi. Kendilerini çok güzel ifade ediyorlar. Dertleri büyük sermayeyle Kentsel Dönüşüm rantından azami ölçüde faydalanmak. Sponsorlarını saymama gerek yok. Sitelerinde oldukça kabarık bir yer işgal ediyorlar. Ülkenin önde gelen büyük sermaye grupları.
Bu fotoğrafını gördüğünüz reklam ise söylediklerinin görsel hali. Bir sınıfın, bir sınıf üzerindeki tahakkümü. Yani Adaletsizliğin ve hukuksuzluğun resmi. Yüksek korunaklı yoksulların dışlandığı rantın ve geleceksizliğin sembolü. Ama dile dikkat edin, benzerliğe dikkat edin. 11. İstanbul Bienalinde kullandıkları dil ve söylemin bir parçası oldukları ne kadar da belli. Dili ve eleştiriyi nasıl da çalıyorlar. Ülkenin %80’i açlıkla ve geleceksizlikle uğraşırken, %20 toplumun yararına imiş gibi her şey mübahtır diyerek koca koca görsellerle dalga geçiyorlar. Her şey Türkiye ve Türkler için!
O zaman direnmek te doğal bir hak değil mi? Mağdur edenlerin vazgeçilmez taktikleri, sorunları bölüp bölüp ayrı alan sorunları imiş gibi önümüze koyuyorlar. Oysaki Diyarbakır’daki köylü ile İstanbul’daki işçinin, Sanatçının sorunu ile Öğrencilerin sorunları ortaktır. Bu işçilerin somut sorunu, bu sanatçıların kendi sorunu gibi olaylara yaklaşmamızı istiyorlar. Kültür ve Sanat insanları, durumun mağduru emekçiler ve işçiler örgütlenmekten ve birlikte olmaktan başka neyimiz var? Hep söyledik, artık dillendiriyorlar; “ zaten İstanbul dünyanın sayılı finans ve sanat merkezi olacak” diye… Brecht’in deyimi ile  … ne uğruna bütün bunlar?
Sonra Türkiye Sosyal Forumuna baktım. Prag’da 2000 tarihinde oluşmuş sonrasında Avrupa Sosyal Forumu kurulmuş ve 2005 tarihlerinde Türkiye Sosyal Forumu oluşmuş. Onlarda kendilerini şöyle tanımlıyorlar:
Biz 2000'deki Prag'da yapılan protesto eylemlerini düzenleyen eylemcilerle dayanışma için Prag kampanyası düzenlemiştik. Ardından geçtiğimiz yaz Cenova'daki G-8 zirvesinin protesto eylemlerine paralel olarak burada bir Cenova kampanyası düzenledik. Bunu düzenleyen bir grup aktivist arkadaşımız zaten süreci takip ediyordu. Bu süreçler içerisinde Avrupa Sosyal Forumu fikri ortaya çıkınca bununla ilgilendik ve bunun çalışmasını Türkiye'de düzenlemeye karar verdik.’ ( www.sosyalforum.org) Daha detaylı bilgiyi sitelerinden edinebilirsiniz
Daha ne diyelim görsellikler çöplüğünde dolaşırken bakalım gözümüz daha nelere takılacak.







36-- 11 Ekim 2009-PROTESTO VE İSYAN-Evrensel

Fotoğraf: Alaattin Timur - İsyan
 Sınıflar olduğu sürece protesto ve isyan da olacak! İş, sınıf bilincini hayata geçirebilen emekçilerin daha aktif olarak protestolara katılması yolunda mücadele yürütmekte… 

PROTESTO VE İSYAN


“Dürüst insan olmaya söz verebilirim ama tarafsız olmaya asla”
Goethe

Geçen hafta içinde bir kez daha iki dünyanın var olduğunu gördük. Sürekli bir tek dünyanın var olduğu ve kardeşçe yaşamaktan söz edilir. Bir tarafta soyguncular diğer tarafta soyulanlar varsa bu nasıl tek bir dünya olabilir? İMF-DB. Gözümüzün içine baka baka yoksulu daha yoksul yapmanın yeni koşullarını yaratmaya çalışırlarken, Bu adaletsizliğe karşı çıkanlar sokaklarda direndiler…
Geriye kalan Selçuk Özbek’in ayakkabı atması ve savaş alanına dönen Taksim ve civarındaki bankaların camlarının kırılması oldu. Oysaki 11.İstanbul bienali'nin reklamlarında “Banka kurmanın yanında, Banka soymak nedir ki,?” diye yazan afişler sokakları kaplamışken bence bir afiş daha yapıp reklamlarını pekiştirsinler. “Banka soymak nedir ki? Banka camlarını kırmanın yanında.” Diye
Beğenelim beğenmeyelim. Başkaldırı ve isyan adaletsizler son bulana kadar sürecektir.
Asıl dikkat çeken ise bazı fotoğrafçıların özellikle foto muhabirlerinin çektikleri fotoğrafları polislere gösterdikleri. Buda yetmez gibi kaçan ve saklanan eylemcilerin yerlerini polislere hosteslik ederek gösteren gazetecilerin varlığının sorgulanması gerekiyor. Nerde basın etiği diye?..
1871 Paris komünü, 1871 lerde  Paris komünü barikatlarında çekilen fotoğraflardan teşhisle yakalanıp öldürülen komünist ve devrimciler. Şili, Arjantin, Yunanistan, Türkiye ve daha bir çok ülkede fotoğraflardan teşhislerle yapılan katliamlar…  
Dünya ve Türkiye tarihine baktığımızda, Kapitalizmin ortaya çıkışı ve gelişiminin sınıfsal mücadelelerin de tarihini oluşturduğunu görüyoruz. Açlık ve yoksulluğun ezilenlerin kaderiymiş gibi sunulmalarına karşılık, gelişen ve mücadele eden işçilerin bunun bir kader değil,  kapitalizmin sömürüsüne karşılık, üretim araçlarına sahip olma mücadelesi olduğudur.
1920 ‘li yıllara oranla daha modern görünselerde aynı sorunları yaşamıyor muyuz.? Kapitalizmin krizleri devam ediyor. Çocuk işçiler yine var, Terörle mücadele adına çocuklar sorgulanıyor hapse atılıyor, Savaşlar emperyalistlerin oyun alanları olmaya devam ediyor. Kredi kartları mağduru insanlar intihar ediyor. Her geçen gün yoksullar daha yoksul, zenginler daha zengin olmaya devam ediyor. Önce vatan,önce ahlak diyerek ezilenleri milliyetçilik, ulusallık batağında yok etmeye çalışıyorlar. Vatan insanın karnının doyduğu yerdir. Yoksulluğun vatanı olmaz. Tarih bizlere bunları gösterir.
Fotoğrafçılar çektikleri karelerden sorumludurlar. Bu sorumluluğun bilinci ile deklanşöre basmalılar.
Daha önceleri söylediğim gibi fotoğraflarınızı ve yorumlarınızı beklerken bol fotoğraflı hafta diliyorum.




FOTOĞRAFLAR
………………………………………………………….



02-Fotoğraf: Alaattin Timur – yaratılan estetik! Bakalım bu tazyikli su hedefine ulaşır mı?


 Fotoğraf: Alaattin Timur – istanbul     Burası İstanbul. (Bu ne sinir böyle?     Ooo bu ne sevinç yahu.)




Fotoğraf: İsmail Durmaz – Strasburg anti nato gösterilerinde (polis aynı polis.)




35)4 Ekim 2009-- KRİZ VE KERİZ





KADRAJ
35)4 Ekim 2009
Özcan Yaman

EVRENSEL GAZETESİ




KRİZ VE KERİZ

Kapitalizm içine girdiği krizi İstanbul’da değerlendiriyor. Bizleri keriz belleyip gözümüzün içine bakarak dalga geçiyorlar. Sonucu baştan belli yoksulluğun arttırılması olarak özetleyebileceğimiz bu toplantıları protesto etmek bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.
Emperyalizmi Emperyalistler  değil-İranlılar,Sudanlılar,Türkler,kürtler,Iraklılar, velhasıl
72 milletin emekçileri kurtarıyor.
Nasıl mı? Yeni savaşlarda aslanlar gibi vatanlarını(!) savunarak...
Nasıl mı? Bizim kanımız daha kırmızı diyen şovenistlerle - Neo liberal sözde modern solcuların Kapitalizmi insancıllaştırma kandırmacalarıyla
Nasıl mı? Savunma adı altında milyon dolarlar vererek savaş aletleri alarak.
nasıl mı ? 1929 buhranı sonunda nasıl kurtuldularsa öyle.Bi farkla daha modern ve teknolojik bir şekilde.
Nasıl mı? Yoksulluğu arttırarak....
Yoksulluğu yaratanlar yoksulluğu ortadan kaldıramaz tam tersine daha fazla yoksulluk ve yoksunluk getirirler.

Çözüm mü? -Onlara göre-
Bill Gates'in önerisiydi hatırlanırsa;Gelirlerinden yoksullara pay ayırıp sadaka dağıtma yöntemi.yada kendisi gibi görevlerinden istifa edip kendini hayır işlerine vererek(!)

Yada Gerçekçi çözüm;
Avrupanın üzerinde dolaşan hayaletin, Amerikayı ziyaretinin gerçekte yankı bulmasıyla...

"… Savaşa karşı bir şey yapabilirmiyiz? Sorusunu sormak zorundayız.
Kapitalizm varolduğu sürece savaşı ortadan kaldıramayacağımız konusunda açığız.
Fakat biz bütün gücünüzle Emperyalizme, savaşa karşı mücadele yürüttüğümüzde kapitalizmi yenebiliriz. Bunun için uzun yada kısa vadede egemen sınıflardan bir kitlenin diğer kitleye saldırması çağrısı geldiğinde kitlelerden;Hayır bunu yapmayacağız! Açıklamasında bulunma zorunluluğu olduğunu en son kişiye kavratıncaya dek çalışmak zorundayız.! “…
(4 aralık 1911 Rosa Luksemburg)
...
“* Proleterya, şu anda insanlığın tüm geleceğinin kendisine bağlı olduğunun bilincindedir.
Proleterya, her türlü kitlesel katliam, açlık ve felaket tehlikesiyle karşı karşıya bulunan
bütün halkların yok edilmesini engellemek için tüm enerjisini ortaya koyacaktır....
...şu kritik anda sesinizi duyurmaya çağırıyor.
“ İradenizi her yerde ve her biçimde ortaya koyun.
Protestolarınızı parlementolarda tüm gücünüzle yükseltin,
büyük kitle gösterilerinde ve mitinglerde yığınlar halinde birleşin…
Proleteryanın örgütlülüğünün ve gücünün sağladığı her aracı kullanın.!
Hükümetlerin karşılarında her an, proleteryanın duyarlı ve tutkulu barış talebini görmelerini sağlayın.!
Bu yolla kapitalist sömürü ve kitlesel katliam dünyasının karşısına, proleteryanın barış ve halkların kardeşliği dünyasını dikin!” ...

(* V.İ.Lenin: Kapitalizmin en yüksek aşaması Emperyalizm.24-25 kasım 1912 )

Ustalar yüzyıl önce yolu göstermişler.....Ya özgürlük  yada tutsaklığa devam.....




……………………………………………………………………………………….


 1-Fotoğraf ; Nihat Karadağ
                      Gençlik Geliyor…

 


2-fotoğraf: Eda Kum



 


3-fotoğraf: Paşa imrek











                 






















34)27 EYLÜL 2009-- HABERİN DOĞRULUĞU*

EVRENSEL GAZETESİ
KADRAJ
34)27 EYLÜL  2009
Özcan Yaman


HABERİN DOĞRULUĞU*

Haber şöyle geldi İşçi B’ye:
O memlekette
Durum umutsuz.
İşçi B. Sordu:
Orada
Hiçbir işçi yaşamıyor mu?

* İşçi B’nin Hikayeleri  - Peter Maiwald - Çeviren: Yılmaz Onay

Son günlerde açılımdı, Hülya Avşar’dı derken İlker Başbuğ (Genel Kurmay Başkanı) açılımını yaptı. ‘Kürt sorununun nedeni ağalar.’ Eeee ne diyelim . Bir 50 yıl sonrada bir asker çıkıp Yoksulluğun nedeni Komprador burjuvazi diyebilir-mi? Diyebilir. O zaman; Kahrolsun Patron – Ağa düzeni diyen İbrahim Kaypakkaya’yı neden işkence ile öldürdünüz!..İlker Başbuğ’un ağalarla ilgili söyledikleri, İbrahim Kaypakkaya’yı düşündürdü.  Seksen yıldır devlet aygıtının vazgeçilmesi olan ağalara şimdi neden düşman oldunuz?
Bir hatırlatma olarak; İbrahim Kaypakkaya'nın 34 yıl önce Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'ndaki ölümü, acı bir efsane olmaktan çıkıp acı bir gerçekliğe dönüşüyor... Ocak 1973'te Tunceli'ye bağlı Vartinik-Mirik mezrasındaki bir çatışmadan beş gün sonra yaralı olarak yakalanıyor. Mezradaki çatışmada arkadaşı Ali Haydar Yıldız öldürülüyor. Kendisi de, yine 1973'ün 17 Mayıs'ını 18'e bağlayan gece, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı'nda öldürülüyor. Öldürüldüğünde 24 yaşındadır İbrahim Kaypakkaya.

Bugünlerde türlü roller oynanıyor. Yalnızca siyasette değil, Sanat da bundan nasibini alıyor. 11. İstanbul Bienali Brechtle gündemi oyalarken, Askerler Ağalara karşı  Hükümet ve büyük burjuvazi ile uluslar arası burjuvazi el ele verip 6-7 Ekim’de İstanbul’da IMF-DB. Toplantılarını yaparak yoksulları daha yoksul yapmak için
akıl-fikir toplantısı yapacaklar.
Yukarıdaki İşçi B.nin sorusunu bir daha sormamız gerekiyor; 
Bu memlekette işçi yokmu?

Ve Bienalin sorusunu şöyle okumak gerekiyor; “Kapitalizm neyle yaşar”
 a) Para b) Ağalar c) paşalar d) Hepsi . Beğendiğinizi seçin artık.

Gündem, her zaman ki gibi yoğun. Sanatçılar harıl harıl çalışıyor. Bir yandan Bienal meselesi bir yandan IMF-DB. Protestoları. Sanatçılar uzun zamandır hazırlandıkları sergilerini açacaklar. 2 Ekim de Karşı Sanat’ta ÖZNESİZ sergisi hakikat ve insan gerçeğini gösterecek.  3 Ekim’de Sümerbank Binasında (Bankalar Caddesinde) MY NAME IS CASPER sergisi ise yüze yakın katılımcı ile yaşadıklarımızı sorgulayacak. Bu arada www.katranvetüy.com  sitesini incelemenizi öneririm.





“Ser verip, sır vermeyen İbrahim Kaypakkaya
















Fotoğraf: Fatih Pınar
      “Gerçeğin gözleri”












Fotoğraf ; Çağla Cömert
      “ Yeter artık”











 




Fotoğraf: Özcan Yaman
      12 Eylülün ‘kültürel’ mirası




















Fotoğraf : Özcan Yaman - Güler Zere nöbette! 

33)20 Eylül 2009--ESKİ İYİ ŞEYLERDEN DEĞİL,YENİ KÖTÜ ŞEYLERDEN BAŞLA*



ESKİ İYİ ŞEYLERDEN DEĞİL,
KÖTÜ YENİ ŞEYLERDEN İŞE BAŞLA.
(*Brecht’in özdeyişi ile...)

O GÜN GELİNCE
O gün bir gelsin bak, bize artık aç kalmak yok.
Geçeceğiz vitrinlerin, sergilerin önünden, küçülmeden.
 
Portakalları yığacağım önüne senin, tepeleme,
şarapları yığacağım, etli börekleri, salamları.
 
Elden geçireceğiz hepsini bir bir, unutalım diye
senin çektiğin acıları, benim gördüğüm işkenceleri.
 
Sevgili işçi kadın, şapka yapan makine,
artık bu elbiseler kaça diye sorma.
 
Kumaşı dokudun, elbiseyi diktin ya, giyinmek de hakkın.
Artık kunduracı da yürümeyecek yalnayak karda.
 
İpekli gömlekler uçuracak bizi rüzgârda kuş gibi.
Lâfta kalacak sanma, taş çatlasa bunlar olacak.
 
Bir kurtulalım hele tüm asalaklardan,
nasıl seveceğiz birbirimizi, şiirler okuya okuya!
 
Çekip gidince soyguncular, bir başka dünya kuracağız.
Yaşamak neymiş, yaşamak, sen o zaman gör bak!
  


Çeviri:  A.KADİR - Asım BEZİRCİ

Bildiğiniz gibi 11. İstanbul Bienalinin teması ‘İnsan neyle yaşar? Sorusu ve Brehct.
Anladık burjuvazi sanatın hamiliğini yıllardır yapıyor. Burjuvazi tarih sahnesinde varlığını sürdürdüğü sürece de bu hamiliğini sürdürecek gibi…Peki niye Brehct ve Marksizm?
Yine bildiğiniz gibi Kapitalizmin son krizinden kurtulma çabaları, karşı olduğu değerleri dahası ideolojiyi neden gündeme getirme ihyacını ortaya koyuyor?
Kültür ve Sanat alanındaki gelişmelere karşı, ne yapmalı? Sorusunu soran bir grup sanatçının, bir araya gelerek oluşturduğu Alternatif Platform Çalışmaları kapsamında Emre Zeytinoğlu’nun “My name is Casper” yazısı etrafında, söyleyecek sözü olanların toplanmaya başlamaları ve etkinliklerini ortaklaştırmaları bu alandaki boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır. Ağustos ayında aşağıdaki ortak açıklamayı kaleme alan; Yalçın Karayağız,Feyyaz Yaman,Emre Zeytinoğlu,Zeki Coşkun,Taner Güven,Feza Kürkçügil,Özcan Yaman,Esat Tekand ve Yavuz Tanyeli, Eylül ayı sonunda etkinlik programlarını açıklayacaklar. Ortak metni sizlerle paylaşıyorum.

Tek kutuplu dünya ve neoliberal “piyasa” ekonomisi’nin etkileri
sanat ve kültür alanını da krize sürükledi.
Modernleşme karşıtı olarak beslenen eleştirel dil uzmanlaştıkça, entelektüel alanı merkeze çekerken minör alanlara sıkıştı. Tarihselcilik eleştirisi ise giderek, aidiyet reddine kadar uzanıp milliyetçi yaklaşımların büyümesine yol açtı.
Yersiz yurtsuzlaşan küresel özne, içine düştüğü şiddet ortamında “güncel” olanın tasası peşinde koşarken, “varlık ve hakikat” yitimine uğradı. Teknolojinin ezici yükselişini sindiremeyen hızın kurbanları, deneyselliğin, pratiğin, emeğin disiplininden uzaklaşıp “oyun” içinde çözüm arar oldu.
İktidar tepkisi “kalıcı olanı” dıştalarken, medyanın pırıltısı, kamusal alanı ve yuttaşlık haklarını görünmez kıldı. Kısacası politik alan estetikleşirken estetik alan politikleşmeye yöneldi. Bu yer değiştirme hem politik hem de kültürel aktörlerin rol ve güç kaybına yol açtı. Okunamayan kimlikler, öznesiz refleksler “büyük” resmin kurucuları karşısında “şeyleşti”.
Somut yaşamda bu politikalar ile, sanat piyasası denilen fırsatçılar arasına sıkışan “sanatçı” öz gücünü kaybettikçe yoksullaştı. Gündelik geçimdeki atölye kirası, malzeme parası, sağlık sorunları gibi sıraladıkça uzayan imkansızlıklar altında “üretebilmek” zorlaştı ve “kültürel irade”, aydın, yurttaş, kentli olarak sesi giderek kayboldu.
Oysa şimdi, her zamankinden daha fazla dayanışma gücüne ihtiyaç duyulan bu dönemde, sorunlarımızı (ideolojik durumlar dahil) önümüze koyup, çözümlemek durumundayız.
           Modernite karşıtı post-modern açmazları, güncel düşünmenin alternatifleri, aidiyet üzerinden geleceğin kültürel taşıyıcıları olarak yarına aktaracağımızın neler olabileceği, sadece avangard öncülüğün değil, var olanı kabul etmeyen-kırıcı değişimci isteklerimizin öncüleri olarak, ütopyalarımızı imgeleştirecek çalışmalara ihtiyacımız var.
Kamusal alanda sözümüzü, temsili olarak gasp eden, STK, kurumlar, müzeler, üniversiteler dışında doğrudan konuşan ve üretenler dayanışmasını korumak zorundayız.
Karşı Sanat Çalışmaları bu doğrultuda önüne “Vakıf” hedefli bir yapılanma ve “Enstitü” hedefli bir çalışma alanı oluşturmayı programladı.
Bunu yaparken gerçek kültürel aktörler olarak siyasi yapılarda tek tek sanatçılara kadar her yapıyla kurulacak olan temas sonucu, kısa ve uzun vadeli bir program yaparak yol alırken, aceleci ve tepkisel refleksler yerine, inşa edici ve kalıcı çalışmaları hedefliyoruz.
Önümüzdeki zaman diliminde sırası ile sanat ve siyaset, sanat ve gerçeklik, sanatçı ve aydın sorumluluğu, görsel ideoloji vs. gibi merkezli birçok program tasarlanmıştır.
“Marksist Estetik” üzerinden yılbaşından beri yürüttüğümüz teorik çalışmanın devamı olarak 05-12 Eylül Getto’da sergi-parti, 30 Eylül-30 Ekim Bankalar Caddesi Sümerbank’ta sergi ve etkinlikler, Eylül’den sonra Karşı Sanat Çalışmaları’nda başlayacak sergiler, “Ahmet Oktay Günleri” adı altında Sosyalist Gerçeklik paneli, yeni sezonun ilk çalışmaları olacaktır. Ana yaklaşımı Emre Zeytinoğlu’nun “My Name Is Casper” metni üzerinden yorumlanacak çalışmalar için alternatifplatform@googlegroups.com ve kardelenfincanci@gmail.com  başvurarak ilişki kurabilirsiniz. Ayrıca www.karsi.com sitesinden bilgi alabilirsiniz.


Fotoğraflar: Özcan Yaman

 














32)13eylül 2009--MEVSİM ARTIK SONBAHAR!

EVRENSEL GAZETESİ
KADRAJ
32)13 eylül 2009
Özcan Yaman



MEVSİM ARTIK SONBAHAR!

“Bu ilerleyiş de yol da, yolcu da sizlersiniz.
Aranızdan biri tökezler de düşerse, arkasından gelenler için düşmüş demektir;
onun ayağına takılan taş arkasındakilere uyarı olmalıdır.
Aynı şekilde düşen, önde sağlam ve hızlı adımlarla yürüyenler içinde düşmüş demektir; 
çünkü onlar geçip giderlerken taşı bir kenara itmemişlerdir…”
 ‘ERMİŞ’ Halil Cibran ÇEVİREN :Aytunç Altındal

Eylül geldi. Mevsim artık Sonbahar. Doğa safralarını kusuyor.
Sahi, dereleri dolduran, lalelerle-çiçeklerle İstanbul şehrini süsleyenler hesap verecekler mi? Biz sahip çıkarsak hesap sorulur. Kültür başkenti olacak İstanbul (!) Dünya olimpiyatlarına ev sahipliği yapacak İstanbul(!) Yüzme dalında belki de insanların ölümleri pahasına olimpiyatlara hazırlanıyorlardır. Milenyum yılında, 2010’na aylar kala bu ne ilkellik. İki günlük yağışla bunca can ve mal kaybı. Başta Belediye olmak üzere devleti yönetenler bu enkazın altından nasıl kalkacaklar?
Avukata yumruk atana bin lira para cezası, avukatın arabasına tekme ile vurup yüz liralık zarar verene bir buçuk yıl hapis cezası veren adalet, son günlerde yaşananları nasıl değerlendirecek acaba? Ölen vatandaşlar yoksul halk olunca doğal felaket. Felaketi hazırlayanlar ne oluyor acaba?
Evet,  Eylül geldi mevsim artık sonbahar. Doğa safralarını kusuyor. Halk kış uykusuna yatırılmaya çalışılıyor.
Unutmayalım ki bu işin İlkbaharı var.

BELGESEL BİR FOTOĞRAF OKUMASI

(Not; Bir arkadaşın bana hediye ettiği orijinal fotoğraftan yola çıkarak Yılmaz Güney’in anısına…)

‘’ İlk bakışta sıradan, özensiz ve aceleyle çekilmiş-basılmış bir fotoğraf.
Fotoğrafçının damgası bile ters. Fakat insanı bakmaya zorlayan bir şeyler var...’’

MEKAN;
Bir duvar önünde duran beş adam. Toptaşı cezaevinin avlusu,
              ( Fotoğrafın arkasına öyle not düşülmüş)

ZAMAN;
1979 yılının ilk ayları , 30 yıl önce...


KOMPOZİSYON;
Fotoğraf dikey kadraj çekilmiş. Fotoğrafı ikiye bölen karanlık ve aydınlık neredeyse diyagonal kesilmiş. Kontrastlık hakim. Ortada fotoğrafın eskiliğinden kaynaklanan kırıklar var.
Aslında fotoğrafı çekilenler Yılmaz Güney’le yanındaki kişi (Çaycı Hasan diyelim). Diğer üç kişi fotoğrafçının çekmesini ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Biraz ayrı durarak havalandırma saati bitmeden fotoğraf çektirebilme telaşı belki de.
            Sıradanlığı bozan Yılmaz Güney’in açık renk paltosu ve gömleği. Yüzündeki sıcacık ifade , elinde tuttığu gazete/dergi  ile kendinden emin bir öğretmen ciddiyetinde. Kendine güvenen, gelecekten emin ve hafif tebessümle ortamı aydınlatan bir adam Yılmaz Güney. Sanki şöyle diyor;
“ Yıllar sonra beni karalamaya çalışacaklar, ama sizler en iyi yanıtı vereceksiniz.”

NURİ’ lik,  ABDURAMAN’ lık ve ŞABAN’ lık  ÜSTÜNE

“... Biz Yılmaz Güney’i siyasi olduğundan değil, hani erkek adam olduğu için severdik...
... Onunla konuşmak, resim çektirmek, sohbet etmek için millet can atardı. Sorunum var nasıl çözelim diye bahaneler uydururlardı.
            Kasap dediğimiz bir berber arkadaş  vardı. Resmi o çekerdi. Çok para kazandı. Bir arkadaş, Yılmaz Güney’le resmimi çek diye sıkıştırmış fakat bir türlü denk getirememiş.
Kasap avluda Yılmaz abiye;
“ Yahu abi birisi var başımın etini yiyor, azcık bekler misin şunu bulalım.” Dedi,
O da “ olur “ dedi beklemeye başladı.

Neyse yaka paça adamı getirdiler. Yılmaz abi bir espri yaptı ve mahkumun çok hoşuna gitti,Sanki Yılmaz Güney mahkumla resim çektirmek istiyormuş gibi;
“ Yahu arkadaş nerdesin? Şunun şurasında bir resim çektirelim dedik, burnun mu büyüdü?” Gülüştük.
... Kitaplığı vardı. Daktilosu vardı çalışıyordu. Çalışıyorum diye bizimle diyaloğu kesmezdi. Kimseyi kırmazdı. İstese elini kolunu sallaya sallaya çoktan kaçardı.  Eğer sonunda kaçtıysa muhakkak bir nedeni vardı. Bir anımız oldu. Karakol komutanının kadın mahkumlara karşı yanlış bir tutumu olmuş. Mahkumlar huzursuzlandı. Cezaevi müdürü bile bizden eylem bekledi, boykot moykot gibi. Duvarlar delinecek koğuşlar bir araya gelecek falan gibi.
Yılmaz abiylen ben bu konuyu konuşurken gardiyan geçiyordu.Gerçi gardiyan mardiyan takan yok. Bana “ Dikkat et gardiyan geçiyor” dedi.Bende “boşver geçerse geçsin “dedim.
Yılmaz abide unutamadığım öyküyü anlattı;
            “ Bana bak Hüseyin, toplumda, yani bizde Nuri’lik, Abduraman’lık ve de Şaban’lık diye bir hastalık var biliyor musun? “ dedi.
           
“Bilmiyorum” dedim.
Başladı tek tek anlatmaya;
- Nuri’lik, Kendine yontmaktır. Çıkarcılıktır. Burjuvazi kendi çıkarına olan her şeyi sanki toplumun yararınaymış gibi sunar...
- Abduraman’lıksa incir çekirdeğini doldurmayacak, gereksiz gevezeliklerle vakit öldürmektir.
- ... Yerli yersiz vakitli vakitsiz konuşmakta Şaban’lığa girer..! dedi.

( Hüseyin Şen, Sarızlı 1978’ de Yılmaz Güney’le yatmış. Söyleşisinden alıntı. Mahpus Yılmaz Güney / Hasan Kıyafet 4. Basım, İnsanca yayınları 1989)




Eylül ayı nerdeyse canımızı en çok yakan ay. 12 Eylül darbesini lanetle anarken, Öldürülen binlerce insanın bıraktığı miras gençliğe güç veriyor.
Üstün Akmen abinin ‘ Şen ola ülke halkım, şen ola… 12 Eylül meşruiyet kazanmakta’  yazısını okuyamayanlara öneriyorum. ( 9 Eylül 2009 tarihli Evrensel)




















(Fotoğraf: Özcan Yaman)
Ya Erdal Eren’i düşünmek nasıl bir duygu veriyor?
Şadan Eren, 29 yıldır gece gündüz acısını kendi içinde yaşayan; yeşil bir fidan gibi haksız hukuksuz kıyılan oğluna yapılanları unutmaya çalıştıkça, acısını kendi içinde çoğaltan; çoğalttıkça unutmaya, unutmaya çalıştıkça da çoğaltmaya mahkum olmuş bir ana...



(fotoğraf: Özcan Yaman)
 Bu ülkede yıllardır Devrimciler,Sosyalistler insan hakları dediler, Kürt sorunu dediler diye İşkence gördüler, tutuklandılar, öldürüldüler. Oysaki bu taleplar sosyal demokratların sıkı sıkıya savunmaları gereken taleplerdi. Oysaki bizim sözde sosyal demokratlar milliyetçilik ve 'mehape'leşmek derdinde imişler. Daha önce yayınlanmış olan bu fotoğraf gündeme oturduğu için bir kez daha dikkatinize…















(Fotoğraf: Vahit Akça)

Hayat çelişkidir. Etki tepkinin nedeni, tepkide nedenin sonucudur. Vahit Akça arkadaşımızın Barış mitinginden çekerek bizlerle paylaştığı fotoğraf…