Translate

Bu Blogda Ara

41- KÜLTÜR, SANAT, ESTETİK VE FOTOĞRAF-15 kasım 2009-Evrensel

KÜLTÜR, SANAT, ESTETİK VE FOTOĞRAF

Kadraj köşesini takip edenler hatırlayacaktır.. Zanaat ve Sanat başlıklı iki yazımızda fotoğrafta gerçekçilik, nesnel gerçekliğin ne olduğunda kalmıştık.  Araya günlük sorunlar girince fotoğrafın özelinden biraz uzaklaşmıştık. Günlük sorunlara  bir ara verip, konuya dönüyorum.
  
Kültür tanımından başlayarak fotoğrafla bağı kuralım. Kültürü, İnsan emeği ve onun üretkenliği ele alınmadan açıklayamayız. Yoksa soyut ve eksik kalır., çünkü emek ile kültür arasında doğrudan bir ilişki vardır. Biliyoruz ki; Homo –Sapiens’i en gelişmiş maymundan ayıran özellik “emek”tir. Yani insanlık emekle başlamıştır. El, insanlığın ilk üretim aracı olmuştur. İnsanın varolmasıyla başlayan, doğayı değiştirici ve dönüştürücü gücüyle, emeğin üretkenliğinin aracılığıyla, aktarılabilen-uyarlanabilen maddi-manevi sonuçlar kültür tanımını oluşturur. İnsanın doğayla olan mücadelesiyle başlayıp sürer ve kendini sürekli yeniler ve geliştirir. Kültürün tanımını yapan bir çok açıklamaya baktığımızda kimi Gelenek ve görenekler olarak açıklar, kimi Uygarlık olarak tanımlar kimi, Bilimsel gelişmeler olarak tanımlar kimi, modernleşme olarak tarif ediyor. Oysaki tüm bu tanımlamaları
kapsamaktadır. Fotoğrafın icadı ve bu güne kadar ki gelişimi de kültürel birikimin bir parçası olarak düşünülebilir. Sorun; İnsan için olan bu gelişmelerin gerçekte insanlığın ortak yarar ve çıkarlarına eşitlik ölçütünde ne derece kullanıldığıdır.? Bu noktada kültürün sınıfsal bakış açısıyla ele alınıp, kimliğinin işçi sınıfı açısından incelenmesi zorunludur. Dolayısıyla sınıf olarak kültürün kavramsallaştırılması ve Marksist bakış açısıyla ele alınması gerekliliktir.
Sınıfsız toplum kuruluncaya kadar da sınıfsal bir karekter taşıyacaktır. Kültürün tanımı sınıf mücadelesi içinde evrensel olma özelliğini ortaya koyar, geliştirir. Bu noktada; Kültür politika ve ideoloji ile sıkı sıkıya bağlıdır. Yarının dünyası bu günkü politika ve ideolojik mücadeleyle birlikte kültürel değişimi de sağlayacaktır. Bu değişimde sanat da önemli bir oynayacaktır.
Genellikle kültür dediğimizde peşinden hemen sanat deriz. Yani kültür sanatı da barındıran bir kapsayıcılığa sahiptir. Ama sanat kültür demek değildir.
O halde sanat nedir diye sorabiliriz.?
Kültür tanımında olduğu gibi Sanat’ın da tanımında bir çok görüşle karşılaşıyoruz. Sanat güzelin sunulmasıdır!, Düş gücünün ortaya çıkarılmasıdır (yetenektir)! Sanat burjuva işidir.! Sanat, reklamdır, modadır, müziktir, resimdir odur budur. Karnını doyurma derdinde olanlar içinse zenginlerin boş işlerle uğraşması ve bol para harcadığı saçma sapan şeylerdir. Yani sanat manat onları bozar. Bazıları içinse propagandadır, politikadır, insanları eyleme sürükleyen ajitasyon malzemesidir.
Bildiğimiz kadarıyla insan toplulukları tarihin her döneminde sanatla ilgilenmiştir. Mağara duvarlarından, Kolektif iş yaparken çıkardıkları uyumlu seslere kadar, günümüze gelinceye kadar çeşitli duyguların etkisiyle de olsa ortaya koydukları miraslardır. Kuşkusuz tüm yapılanları bulundukları dönemin koşulları belirlemiştir. Bu nedenle her çağla ilgili eserin kendine göre mantığı olduğunu kabul etmemiz en doğrusudur. Kısaca sanatın varlık nedeni hiçbir zaman aynı kalmaz.  Ortada bulunan bir çok sanat tanımı birbirini tamamlamakta yada bazıları çelişmektedir.  Kültür ve sanat kavramları için ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır. Özetlemeye çalışırsam.
Sanat;. Terminolojik açıdan, imge ve tasarım kavramlarından ne anladığımızın da açıklanması gerekiyor. İmge, gerçekliğin sanatsal çağrıştırımıdır., Sanatçının bilincinde saptanmış haliyle nesnel dünyanın düşünsel bir tablosudur. Tasarım ise, sanatsal düşüncenin nesnelleşmesi olarak kendini gösterir ve duyularla algılanmasıdır. Yani, bir yeniden yorumlamadır, yeniden yaratımdır. Özetle, bir soyutlamadır diyebiliriz. Sanatın birlikte ele alınacağı bir çok ilişki birbiriyle bağıntılıdır. Sanat ve ideoloji-Sanat ve felsefe- sanat ve ahlak ….
Kısaca, sınıflı toplumlar olduğu sürece,  sanat bir sınıfsallığa sahiptir. Bu sınıfsal bakış açısı kavramların literatüre göre değerlendirilmesi ve yorumlanması şeklinde hayat bulur. Bu da yöntembilimsel bir çalışmanın sonucu olarak bizi yönlendirir. Sanatçıyı, nesnel dünyanın, öznel tasarımı sürecinde durduğu yer ve hayata bakışı yönlendirir. Bu da tarafsız sanat eseri yaratılamayacağına işaret eder. Genellikle güzelin bilimi olarak sunulan estetik, Gerçekliğin sanatsal özümsenmesinin bilimidir. Estetik duygular, insanın estetik yeti ve gereksinmeleri, nesnel dünya ile olaylar üstüne yapılan değerlendirmeler pratik içinde oluşur.
Sanatın her zaman sınıfsal bir niteliği vardır, ama bu nitelik toplumsal çelişkilerin keskinleştiği dönemlerde daha bir netlik kazanır. Bu yüzden yaşadığımız dönemde sanat alanında ideolojik  savaşımın büyük bir yoğunluk kazanması doğaldır. Kısaca toparlarsak, Sanat ;Kültürel birikimin tarihsel ve toplumsal nitelik kazanmasıdır diyebiliriz
Konuyu daha fazla dallandırmadan fotoğrafla olan ilişkiye geleyim.
Fotoğrafta nesnel gerçekliği, yorumlayabilme yetisini, gerçekçi yöntemle sağlayabiliriz.
Sanatı bir anlatım ve düşüncenin eyleme dönüştüğü bir yol olarak görürsek, gerçekçilik kavramını da algılamamız kolaylaşır. Gerçekçi yöntem bize yol gösterir. Yani neyin fotoğrafını nasıl çekeceğimizin yolunu. Fotoğrafın sanat olabilmesinin yolu yada Fotoğraf sanatçısı olabilmenin yolu Fotoğrafın fikir/düşünsel yanı dediğimiz içeriğinin, biçimlendirilmesi için soyutlama yeteneğinin kazanılması gerekir. Bir nesneye bir anlam katmak, yani kavram atfedebilmektir. Fotoğrafta soyutlama yapabilmek için ise her şeyden önce özümleme yapabilme yeteneği gereklidir. Bu da bilimsel bir yöntemle olur. Konulara bakış açısının yöntemi asla kişisel değildir. Bu işin subjektif tarafı yoktur. ( Yanlış anlaşılmasın kişisel yorumdan bahsetmiyorum) “Ben böyle yapıyorum, isteyen anlasın , isteyen anlamasın denilemez.” Gerçek anlamda fotoğraf sanatçısı olabilmenin yolu konulara yeni bir nitelik kazandırılmasıyla mümkündür. Yoksa nereden geldiği belli olmayan bir ilhamla sanatçı olunamayacağı gibi. Sanatçı doğmakta mümkün değildir. ..
Yazıyı sonlandırırken, sanatın ideolojik yapısını ve bir aydın olma bilincini özetleyen şu notu hatırlatalım:
Louis Aragon’a sormuşlar;” Nesiniz siz, yazar mı, yoksa komünist mi?”
Aragon,” …Her şeyden önce bir yazarım , ben . Onun içinde komünistim.”

Bu yazıyla ilgili daha önceki zanaat ve sanat yazılarının okunması bütünlüğü oluşturacaktır. Merak edenler Evrensel internet sitesinden ulaşabilirler. www.evrensel.net

Yararlanılan ve önerilen kaynaklar;
Siyasal kültür ve yöntem: Aytunç Altındal- Kültür ve politika : Aydın Çubukçu –  Estetik: Avner Ziss

……………………………………………………………………….










FOTOĞRAFLAR:
Fotoğraf: Murat Germen: AURO
Galeride, müzede, sanat fuarında olsun veya pazarda, markette olsun; sergilenenler belli bir “aura”ları varsa daha çok tercih edilirler. Bu aura, sergilenenin kendinden menkul “güzelliğinin” ötesinde; bazen modayı oluşturan güncel eğilimlere, bazen serginin gerçekleştirildiği mekanın niteliğine, bazen sergileyen kişi veya markanın kim olduğuna, bazen havanın güneşli olup olmadığıyla bağıntılı olarak al(gılay)ıcıların keyfine, bazen sergileyen ile olumlu yorumlayarak pazarlayan arasındaki “simbiyotik” ilişkilere, bazen de sergileyenin beyanı ve o beyanın al(gılay)ıcıların gözündeki kavrayışa göre şekillenir. Bir şeyi güzel kılan sadece kendisi değildir, bir şey rahatlıkla “güzel” kılınabilir de...
Sanatsal yaratıda sanatçının öznel yönelişi yeni bir biçim ve estetikle bizlere sunuluyor.         
“Aura” serisi; 10 Kasım – 10 Aralık 2009 tarihleri arasında C.A.M. Galeri / Nişantaşı adresinde görülebilir. 

 

2-Fotoğraf: Özcan Yaman
Çelişki

Enstantene fotoğrafta çelişkiyi yakalamak – Detay fotoğrafta kızın gözlerinin gülmesi ve arkasındaki gözlük imajı fotoğrafı okumada anlamlar üretilmesini sağlıyor-

 
3-Fotoğraf: Özcan Yaman
Soyutlama

Fotoğrafta soyutlama yapmak bilgisayar oynaması yapmayı gerektirmeyebilir. Çekilen konunun kavramsal çağrışımlarda bulunması yeterlidir.


40- YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ-08 Kasım 2009-Evrensel-Özcan Yaman

YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ

“… Savaşa karşı bir şey yapabilirmiyiz? Sorusunu sormak zorundayız. Kapitalizm varolduğu sürece savaşı ortadan kaldıramayacağımız konusunda açığız. Fakat biz bütün gücümüzle Emperyalizme, savaşa karşı mücadele yürüttüğümüzde kapitalizmi yenebiliriz. Bunun için uzun yada kısa vadede egemen sınıflardan, bir kitlenin diğer kitleye saldırması çağrısı geldiğinde kitlelerden; Hayır bunu yapmayacağız!
Açıklamasında bulunma zorunluluğu olduğunu en son kişiye kavratıncaya dek çalışmak zorundayız.! …Ve halk … günümüzde savaşların sadece küçük bir avuç kapitalist savaş avcısının ve sömürücülerin yararına yürütüldüğünü, büyük kitlenin ise her açıdan militarizmin kurbanı olduğunu … kavradığında, o zaman bu düşünce kitlede öyle politik bir güce dönüşür ki, tüm süngüler onun önünde kırılır.
(4 aralık 1911 Rosa Luksemburg)

Son günlerde Kürt açılımı- Demokratik açılım derken birden domuz gribi gündeme geldi. Su'yun ticarileştirilmesi, Kanser hastası Güler Zere’nin durumu, Elektrikten, doğalgaza, Suya ve  cep telefonlarına geldi gelecek zamlar, Sağlık sisteminin ( SSGSS) özelleştirilmesi. Hatta mahkeme kararlarıyla “Devletin sosyal bir hukuk devleti olmadığının tescillendiği” (Dr.Zeki Gül’ün 4 Kasım günü Evrensel’de yayınlanan yazısı) günleri yaşıyoruz. Diyarbakır sporun yaşadığı şoven baskı bir yanda diğer yanda hızla yükselen milyon dolarlık şaşalı ve parıltılı estetize edilmiş sözde yaşam kültürü şoku. Özel hastanelerden holdinglere ve onların, sanki bolluk bereket içinde yaşayan bir Türkiye imajı veren sınıfsallığı estetize ederek yoksulları daha yoksul yapan politikaları.Sanki halkla dalga geçiliyor. Kapitalizm sermayenin ihtiyaçlarına göre yapılanmasını sürdürüyor. İstanbul finans ve sanat merkezi oluyor ya…

Bu ülkenin bir avuç aydın ve sanatçısı bu gidişe dur demeye çalışan işçi emekçi kardeşleriyle oradan oraya koşturuyor. Hangi oluşuma baksak yaklaşık hep aynı isimler. Birgün F tiplerine karşı, diğer gün Suyun ticarileştirilmesine karşı öbür gün işkencelere karşı derken sistemin çıkardığı sorunlara karşı refleks göstermeye çalışıyor.
Bir grup sanatçı ‘Barış için Sanat’ diyerek yolu açınca büyüdükçe büyüdü. Bu topraklarda yaşayan tüm halkların hakları vardır ve kardeşçe yaşamak istiyoruz diyerek 3 Kasım’da Garaj İstanbul’da yaptıkları etkinlikle her dilde barış taleplerini dile getirdiler.
Taner Güven arkadaşımızın yazdığı gibi…” Biz sanatçılar, hümanist, nihilist, küskün, özgün, özgür birey, toplumcu vs. olabiliriz, bunları çoğaltmak mümkün. Başlangıç sayılabilecek bu süreçte, en önemli işlerden biri Barış için eylemlilik içinde birbirimizi çoğaltmak olmalıdır… Nedeni ne olursa olsun, pek çok sanatçının girişimden haberinin olmaması yakıcı bir sorundur. Onların girişime ve etkinliklere kendiliklerinden gelmelerini beklemek yerine, onları davet etmek, derdimizi anlatmak,  girişimden haberdar etmek gerekir… Bunun için girişim aktivisti olan her sanatçı ulaşabildiklerine ivedi olarak ulaşmalıdır…

Savaş, toplumsal gruplarda yarattığı mağduriyet itibariyle herkesi ilgilendirse de, Barış somut olarak savaşan taraflar arasında olur…  Barış’ın, siyasal, toplumsal ve sanatsal, insana dair tüm süreçlerin toplamı yeni bir tasarı olduğu gerçeği, bizim durumumuzu da belirlemektedir. Bir yandan hayatın içinde, sokaklarda işlevsel etkinlikler yaparken öte yandan, meclisteki siyasi partilere baskı yapacak pratikler geliştirmek durumundayız….”

Yine bu konuda “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı” isimli kitabının sonsöz  bölümlerinden yerimiz elverdiği ölçüde alıntıladığım yazıyı Ahmet Cemal’in çevirisiyle sunuyorum.
Sonsöz
Günümüz insanlarının giderek proleterleşmesi ve kitle oluşumlarının çoğalması, aynı olayın iki ayrı yüzünden başka bir şey değildir. Faşizm, yeni oluşan, proleterleşmiş kitleleri, bu kitlelerin ortadan kaldırılmasını istediği mülkiyet ilişkilerine dokunmadan örgütleme çabasındadır. Faşizm, kurtuluşunu, kitlelerin kendilerini ifade edebilmelerini (elbet haklarını tanımaya asla yanaşmaksızın) sağlamakta bulmaktadır. Kitlelerin mülkiyet koşullarının değiştirilmesini isteme hakları vardır; faşizm ise bu koşulların konserve edilişini, sözü edilen kitlelerin ifadesi kılmak peşindedir. Faşizm kendi içinde tutarlı olarak, politik yaşamın estetize edilmesini amaçlar. Faşizmin bir liderin kültüyle boyunduruk altına aldığı kitlelerin ırzına geçilmesiyle, yine faşizmin kült değerlerinin üretilmesi için yararlandığı bir aygıtın ırzına geçilmesi, birbiriyle örtüşmektedir.
Politikanın estetize edilmesine yönelik bütün çabalar, tek bir noktada doruğuna yarar. Bu nokta, savaştır. .. Teknik, nehirleri kanalize edecek yerde, insan selini siperlere yöneltmekte, uçaklarından tohum atacak yerde kentlere yangın bombaları yağdırmaktadır; gaz savaşında ise Aura 'yı yeni bir biçimde ortadan kaldırmaya yarayan bir araç bulmuştur. ''Fiat ars, pereat mundus'' (“Sanat olsun, isterse dünya batsın” Ç.N) diyen faşizm, tekniğin değişime uğrattığı, duyusal algılamanın sanatsal düzlemde doyuma ulaştırılmasını, Marinetti'nin itiraf ettiği gibi, savaştan bekler. Bu, herhalde tam anlamıyla sanat sanat içindir'in gerçekleşmesi olmaktadır. Bir zamanlar Homeros'ta, Olimpos Dağı'ndaki tanrıların gözünde bir tür sergi malzemesi olan İnsanlık, şimdi kendi kendisi için bir sergi malzemesi olup çıkmıştır. Kendine yabancılaşması, ona kendi yıkımını birinci sınıf bir estetik haz kaynağı niteliğiyle yaşatacak boyutlara varmıştır. Faşizmin politikayı estetize etme çabalarının vardığı nokta, İşte budur. Komünizm, buna sanatın politize edilmesiyle yanıt verir. ..”


……………………………………………………………………………………………………..

FOTOĞRAFLAR:













39-KİTAP FUARI VE SANAT-02 Kasım 2009-Evrensel-Özcan Yaman

KİTAP FUARI VE SANAT

Eylül ayından bu yana süren sanat alanındaki hareketlilik kitapla buluşarak, Tüyap’ta sürüyor. Gündem çok yoğun ve yazacak bir çok konu da birikti. Bu haftayı kendimize ayıralım istedim. Çünkü gerek ben, gerekse içinde yer aldığım redfotoğraf grubu Tüyap’taki sanat fuarında Alternatif platform içinde yer alıyoruz. 7.-8. ve özellikle 9. hollerde sergilere bekliyoruz.

Bilindiği gibi 1 Mayıs sergileri, Kentsel dönüşüm sergileriyle fotoğraf alanında muhalif tavrını koruyan redfotoğraf Gerçekliğin sanatsal yaratıdaki yerini hakikiliğini korumayı görev edinmiş bir grup olarak otuza yakın fotoğrafçının kolektif emeğini bu Alternatif Platform içinde sergiliyor. 1 Mayıs’tan, Kayıplara, Kürt açılımından Kentsel dönüşüme, 11.Breht’li Bienalden, Kapitalizm eleştirilerinin bir özetini sergilediğimiz bu fuarı önemsiyoruz. Sergiyle ilgili öneri ve eleştirilerinizi de beklediğimi bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Aşağıda Tüyap’la ilgili açıklamaların bu anlamda önemli olduğunu düşünerek sizlerle paylaşıyorum.
 
Yurt içi ve yurt dışından 550 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenen 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda uluslararası etkinliklerin yanı sıra söyleşi, panel, şiir dinletisi, atölye ve çocuk aktiviteleriyle birlikte 297 etkinlik düzenleniyor... TÜYAP tarafından,
31 Ekim-8 Kasım 2009 tarihleri arasında izleyicileriyle buluşuyor. ARTİST 2009/19. İstanbul Sanat Fuarı sanatseverlerle buluşmasını sürdürüyor… Bu sene yurt içi ve yurt dışından 100 sanat galerisi ve sanat kurumunun katılacağı İstanbul Sanat Fuarı dokuz gün süresince birbirinden önemli sergilere ev sahipliği yapıyor.
Alternatif Platform Büyük Sanat Buluşması/İnisiyatifler Sergisi
97 bağımsız sanatçı, 18 sanatçı grubu; 265 katılımcı, ortak tema ve sorunsallarla bir araya geldi, tartıştı, tasarladı, üretti... şimdi yapıtlarını birlikte sergiliyor. Türkiye’nin en geniş katılımlı sergisi My Name is Casper, yepyeni bir oluşumu; sivil, özgür birlikteliği ortaya koyarak katılan sanatçı sayısı, yapıt ve yorum çeşitliliğinin yanı sıra My Name is Casper, düzenleme, sergileme teknik ve anlayışıyla da Türkiye’de bir ilk örnek oluşturmaktadır.  
My Name is Casper; 2009 yılı başlarından itibaren Karşı Sanat Çalışmaları bünyesinde düzenlenen Brecht, Marksist Estetik, Sanat ve Siyaset konulu söyleşiler, atölyeler, dünyada hızla derinleşen kriz sürecinde sanatın ve sanatçının yerini, konumunu sorgulamayı getirirken yaşadığımız coğrafya ve tarih üzerinden süregiden sorunlarımızı, ütopyalarımızı anlamak, tartışmak, ilişkilendirmek isteyen çözüm ortaklarına, birlikteliğe, dayanışmaya olan ihtiyaçtan doğmuştur.
216- “Sistem Arızası” sergisi
 Çoğunlukla Anadolu yakasında yaşayıp üreten, telefon alan kodunu yakada üretmenin ve düşünmenin kodu olarak seçen 216 sanatçıları, sanatın müzelerde, sergi mekanlarında, atölyelerde yer aldığı kadar gündelik hayata da karışması gerektiğini düşünen bir inisiyatiftir. 216, İstanbul Sanat Fuarı’nda  “Sistem Arızası” sergisiyle  “bir sonuç elde etmeye yarayan yöntemler düzeni olarak sistem’in yaşam ve insan için amaçladığı ne?” sorusuna yanıt arayacak.

Koridoor Bu Yıl da TÜYAP
Türkiye çağdaş sanat ortamına katkıda bulunmak ve doğu-batı diyalogunu Türkiye üzerinden sağlamak amacıyla Londra’da kurulan Koridor Çağdaş Sanat Programları 19. İstanbul Sanat Fuarı’na  15 ülkeden 60 sanatçı ile katılıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde “Yüz Yüze Diyaloglar” başlığı altında gerçekleşecek sergide resim, heykel, fotoğraf, enstalasyon, video gibi farklı disiplinlerden 100 eser sergileniyor.
Bağımsız Gruplar TÜYAP’ta
Her yıl olduğu gibi bu sene de Bağımsız Gruplar TÜYAP’ta farklı disiplinlerden yüzlerce eser sergileyecekler. Bağımsız Sanat Grupları arasında Alternatif Platform, Arkhe Grubu, Artivist, Bizler Gibiler, Dengedenk, Direnç Noktası, Dorlion Sanat Grubu, Düz Kontak Grubu, Grup A, Hiç/Nothing, Hiçbiri, İmge Sanat Grubu, Scorpit Sanat Grubu, Üretimhane, Yeldeğirmeni Sanatsal İşler Atölyesi, Akadeğilmi Grubu, Art+ı 20, Doğuyorum Sanatevi Grubu, Genç Sanat Sanal Müzesi, Hayal Atölyesi, IDGSA 80’liler Grubu ve Kolektif Bağımsız Gruplar arasında.
Gruplar fuar süresince video, enstalasyon, performans, resim, heykel, seramik, fotoğraf, ve ilüstrasyon çalışmalarını sergiyorlar…
Onur Ödülleri Sahiplerini Buldu
19. İstanbul Sanat Fuarı,Sanatçı Onur Ödülü Sayın Muhsin Kut’a verilirken; Eleştirmen Onur Ödülü Sayın Prof. Dr. Erhan Karaesmen’e, Sanatsever Kurum Onur Ödülü Kadıköy Belediyesi’ne ve Koleksiyoner Onur Ödülü ise Sayın Lale ve Cengiz Akıncı’ya  verildi. Ödüller, 2 Kasım 2009 Pazartesi akşamı TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi/Interexpo Salonu’nda düzenlenecek olan törenle verilecektir.
Bu yıl İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı değerli şair, tiyatro eleştirmeni ve çevirmen Cevat Çapan olurken ana teması “Kültürlerarası Diyalogda Çeviri” olarak belirlenmiştir. Öğrenci, öğretmen ve emeklilere girişin ücretsiz olduğu fuar giriş ücreti 5 tl’dir. 28. İstanbul Kitap Fuarı, ARTİST 2009 - 19. İstanbul Sanat Fuarı ile eş zamanlı gerçekleştirilecektir.
ARTİST 2009/19. İstanbul Sanat Fuarı, TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen 28. İstanbul Kitap Fuarı ile eş zamanlı olarak gerçekleştirilecektir. Öğrenci, öğretmen ve emeklilere giriş ücretsiz olduğu fuar giriş bedeli 5 TL dir.

Fotoğraflar
Tüyap Sergilerinin hazırlanış aşamasından örneklerdir.








38- FOTOĞRAF’ta öznellik-nesnellik-25 Ekim 2009-Evrensel



FOTOĞRAF’ta öznellik-nesnellik

Hafta içinde DEM TV’de fotoğraf felsefesi konusunda birbuçuk saat konuştuk. Özcan Yurdalan ve Murat Yaykın’la birlikte katıldığımız Düşünce Kervanı proğramında, program yapımcısı ve moderatör Mehmet Akaya ile birlikte güzel bir tartışma yaptık.
Özellikle Murat Yaykın’ın “Fotoğraf İdeolojisi- Algıda gerçeğin bozulumu” isimli yeni çıkan kitabı ve Özcan Yurdalan’ın “Belgesel Fotoğraf” kitaplarında işledikleri konuların günümüz fotoğraf dünyasındaki yansımaları olan ve özetle Fotoğraf nedir? Ne olmalıdır dan- Fotoğrafın sanatla olan bağlantısının Belgesel fotoğrafla sanat arasındaki ilişkisini konuştuk.
Bence sanat’ın ne olduğu ve ne olması noktasında  programın bitmesi bir eksiklik oldu. Belki ikinci bir oturumda bu eksiklik kapatılabilir diye düşünüyorum. Ayrıca fotoğraf alanında bu gibi teorik tartışma programlarının değişik mecralarda sürdürülme gerekliliği olduğunu da düşünüyorum.
Yeri gelmişken Murat Yaykın’ı kutluyorum. Ülkemiz Fotoğraf kültürüne bir katkı olarak değerli bir kitap kazandırdığı için.
Önceki yazılarımda “fotoğrafta gerçeklik ve felsefeyle olan bağı” konusunda yazmıştım. Bugün de Fotoğrafın Sanatla ilişkisi konusundaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Sanatın ne olup olmadığı konusunda ciltler dolusu yazı ve yorum yapılmıştır.
Özellikle Özcan ve Murat’ın “belgesel fotoğraf sanat fotoğrafı değildir.” Düşüncelerine kısmen katılıyorum. Basın fotoğrafının yada enstantene fotoğrafının da direkt olarak sanat fotoğrafı olmadığı düşünülebilinir. Aynı şey diğer sanat dalları içinde geçerlidir. Bence burada sanat’ın işlevi ve fotoğrafın işlevi konusu tartışılabilinir. Literatüre göre bu kavramların taşıdıkları anlamlar önemlidir. Marksist literatüre göre ve Burjuva sanat kuramının literatürüne göre bu kavramlara atfedilen anlamlar bizim algılama ve düşüncelerimizi oluşturur. Yani öncelikle hangi literatüre göre sorusu önem kazanır. Tıpkı Özgürlük ve Demokrasi kavramlarının literatüre göre kazandıkları içerik gibi.
Bu konuda Murat şöyle diyor; “ …Belgeselcinin çalıştığı konunun gerçekliği, kendi (fotoğrafçının) gerçekliğinden önce gelir. Sanat fotoğrafında ise fotoğrafçının kendi gerçeği ön plandadır.” Belgesel fotoğrafçı nesnelerin gerçeği/nesnel gerçeklik için kendini aracı kılar. Sanat fotoğrafında, fotoğrafçı kendi fotoğrafında öznel olarak kurar, …  Belgesel fotoğrafçı nesneldir.  (Fotoğraf ideolojisi Sayfa 37,38 )
Bu görüşlere fotoğrafın yapılma/çekilme  aşamasında katılıyorum. Örneklersem; 1 Mayıs’ta 2008 veya 2009 da çekilen fotoğraflar ilk anda belgesel fotoğraf olarak nitelendirilebilinir. Basında ve olayları anlatımda objektif ve nesnelliğin ön planda tutulduğu fotoğraflardır. Fakat daha sonra kullanımda fotoğrafçının öznel duygularıyla sergilenme aşamasındaki kurgulama artık başka bir derdi anlatmaya doğru gidişi zorunlu kılar. Yani sanatsal bir içeriğe bürünür. Çekim aşamasında nesnelliğin ön planda tutulduğu doğrudan anlatım varken Fotoğrafçının dünyaya bakışına göre kullanımda kurgulandığı ve düz anlamından çıkıp taraflı bir bakış açısıyla sunulmasında sanatla buluştuğunu düşünüyorum. Ayrıca fotoğrafçının dışında fotoğraflarını verdiği/kullandırdığı mecranın da  
O fotoğrafları kullanma biçimi nesnelliğinin bitip sınıfsal konumuna göre yeni bir içerik kazandığı, anlatım kazandığı ortadadır. Oysaki fotoğraf aynı fotoğraftır. Bence burada fotoğrafa yan anlamlar kazandırılarak izleyenlerde amaca yönelik yorum kazandırılması önemlidir. Bu algılama ve bu algılanmayı sunma biçimi sanatla olan bağı kurmaktadır. Yani fotoğraf oynanmamış, kendi gerçekliğinde saf bir fotoğraf olabilir. Peki bu fotoğraf kendisini bu belgeselliğin sınırlarında nasıl ve ne biçimde tutabilir? Eninde sonunda bir şekilde kullanılacak işte bu aşamada sanatın etkileme ve yeniden üretilme aşamasına gelmiş oluyor. Bu anlamda belgesel fotoğrafın sanatla bir ilişkisi olmadığına karşıyım. ( Yeri gelmişken sanat tanımının Marksist literatürdeki anlamları çerçevesinde .) Zaten Murat’ta zannediyorum Tiananmen meydanında çekilen tank ve önündeki bir öğrencinin olduğu fotoğrafı örnek vererek anlatımında aynı şeyi söylüyoruz.
Ben ne kadar nesnel olarak çekilirse çekilsin saf duru bir belgesel fotoğrafın olamayacağını düşünüyorum. Bu durum yalnızca o an ve çekildiği andır diyebilirim. İş kullanılmaya başladığında ( İster fotoğrafçı tarafından ister bir başkası tarafından) Artık taraflı ve yorumludur ve bu da sanat dediğimiz alana giriştir. Artık konuşulacak olan da sanatın ne olup olmadığı ve sınıfsal bakıştır.
 Sonuç olarak ister öznel, ister nesnel bakış açısıyla çekelim neye kime hizmet ettiğimiz önemlidir…






  


37-18 ekim 2009- Vayy bu da ne?, Acayip bi yer…Evrensel

Vayy bu da ne?,  Acayip bi yer…

Fotoğraf: Özcan Yaman


Geçen gün Zincirlikuyu metrobüs durağından inip Beşiktaş yönüne doğru giderken fotoğrafını gördüğünüz reklamla karşılaştım. Önce durdum anlamaya çalıştım.
Üç çocuk önündeki paravanı bir şekilde aşıp duvarın arkasını görmeye çalışıyor. Ve gördükleri karşısında vaay bee, acayip bir yer diye ünlüyorlar.
Paravanın arkasında ise yüksek güvenlikli konsolosluk koruması benzeri yapılar yükselmekte…Acaba ben mi yanlış okuyorum deyip fotoğrafladım ve uzun uzun inceledim.
Bu reklamda imza Forum İstanbul. Aklıma hemen İstanbul Sosyal Forumu geldi. Bu bir benzerlik olabilir miydi? Hemen Google sordum. Yanılmamışım benzerlikmiş.
Ortaya çıkış tarihlerine baktım. Forum İstanbul 2006 tarihinde oluşmuş ve kendilerini şöyle tarif ediyorlardı: Eleştirmek, eleştirmek, ve yine eleştirmek... Eleştirilerde yapıcı olmaktan çok fırsatçı olmak, küçük kişisel çıkarlar uğruna, bir toplumun geleceğini ipotek altına almak; yarınlara umutla bakacak kuşaklardan uzak yarınları planlamak....Bırakalım, bu kötü alışkanlıkları... 65 milyonluk ve çoğu genç olan bir ülkeye birlikte vizyon belirleyelim...Eleştiren konumundan yapıcı olmaya geçelim... Bunu sizlerin katılımı ile yapalım... İsteklerimizi doğru platformlarda ortaya koyalım... Düşünerek, konuşarak, tartışarak yarınları birlikte planlayalım... Haydi, Türkiye'ye ve Türk bireyinin gelişim ve mutluluğuna Türkiye ekonomisine 'birlikte' sahip çıkalım...’
Aslında bir şey demeye gerek yok gibi. Kendilerini çok güzel ifade ediyorlar. Dertleri büyük sermayeyle Kentsel Dönüşüm rantından azami ölçüde faydalanmak. Sponsorlarını saymama gerek yok. Sitelerinde oldukça kabarık bir yer işgal ediyorlar. Ülkenin önde gelen büyük sermaye grupları.
Bu fotoğrafını gördüğünüz reklam ise söylediklerinin görsel hali. Bir sınıfın, bir sınıf üzerindeki tahakkümü. Yani Adaletsizliğin ve hukuksuzluğun resmi. Yüksek korunaklı yoksulların dışlandığı rantın ve geleceksizliğin sembolü. Ama dile dikkat edin, benzerliğe dikkat edin. 11. İstanbul Bienalinde kullandıkları dil ve söylemin bir parçası oldukları ne kadar da belli. Dili ve eleştiriyi nasıl da çalıyorlar. Ülkenin %80’i açlıkla ve geleceksizlikle uğraşırken, %20 toplumun yararına imiş gibi her şey mübahtır diyerek koca koca görsellerle dalga geçiyorlar. Her şey Türkiye ve Türkler için!
O zaman direnmek te doğal bir hak değil mi? Mağdur edenlerin vazgeçilmez taktikleri, sorunları bölüp bölüp ayrı alan sorunları imiş gibi önümüze koyuyorlar. Oysaki Diyarbakır’daki köylü ile İstanbul’daki işçinin, Sanatçının sorunu ile Öğrencilerin sorunları ortaktır. Bu işçilerin somut sorunu, bu sanatçıların kendi sorunu gibi olaylara yaklaşmamızı istiyorlar. Kültür ve Sanat insanları, durumun mağduru emekçiler ve işçiler örgütlenmekten ve birlikte olmaktan başka neyimiz var? Hep söyledik, artık dillendiriyorlar; “ zaten İstanbul dünyanın sayılı finans ve sanat merkezi olacak” diye… Brecht’in deyimi ile  … ne uğruna bütün bunlar?
Sonra Türkiye Sosyal Forumuna baktım. Prag’da 2000 tarihinde oluşmuş sonrasında Avrupa Sosyal Forumu kurulmuş ve 2005 tarihlerinde Türkiye Sosyal Forumu oluşmuş. Onlarda kendilerini şöyle tanımlıyorlar:
Biz 2000'deki Prag'da yapılan protesto eylemlerini düzenleyen eylemcilerle dayanışma için Prag kampanyası düzenlemiştik. Ardından geçtiğimiz yaz Cenova'daki G-8 zirvesinin protesto eylemlerine paralel olarak burada bir Cenova kampanyası düzenledik. Bunu düzenleyen bir grup aktivist arkadaşımız zaten süreci takip ediyordu. Bu süreçler içerisinde Avrupa Sosyal Forumu fikri ortaya çıkınca bununla ilgilendik ve bunun çalışmasını Türkiye'de düzenlemeye karar verdik.’ ( www.sosyalforum.org) Daha detaylı bilgiyi sitelerinden edinebilirsiniz
Daha ne diyelim görsellikler çöplüğünde dolaşırken bakalım gözümüz daha nelere takılacak.







36-- 11 Ekim 2009-PROTESTO VE İSYAN-Evrensel

Fotoğraf: Alaattin Timur - İsyan
 Sınıflar olduğu sürece protesto ve isyan da olacak! İş, sınıf bilincini hayata geçirebilen emekçilerin daha aktif olarak protestolara katılması yolunda mücadele yürütmekte… 

PROTESTO VE İSYAN


“Dürüst insan olmaya söz verebilirim ama tarafsız olmaya asla”
Goethe

Geçen hafta içinde bir kez daha iki dünyanın var olduğunu gördük. Sürekli bir tek dünyanın var olduğu ve kardeşçe yaşamaktan söz edilir. Bir tarafta soyguncular diğer tarafta soyulanlar varsa bu nasıl tek bir dünya olabilir? İMF-DB. Gözümüzün içine baka baka yoksulu daha yoksul yapmanın yeni koşullarını yaratmaya çalışırlarken, Bu adaletsizliğe karşı çıkanlar sokaklarda direndiler…
Geriye kalan Selçuk Özbek’in ayakkabı atması ve savaş alanına dönen Taksim ve civarındaki bankaların camlarının kırılması oldu. Oysaki 11.İstanbul bienali'nin reklamlarında “Banka kurmanın yanında, Banka soymak nedir ki,?” diye yazan afişler sokakları kaplamışken bence bir afiş daha yapıp reklamlarını pekiştirsinler. “Banka soymak nedir ki? Banka camlarını kırmanın yanında.” Diye
Beğenelim beğenmeyelim. Başkaldırı ve isyan adaletsizler son bulana kadar sürecektir.
Asıl dikkat çeken ise bazı fotoğrafçıların özellikle foto muhabirlerinin çektikleri fotoğrafları polislere gösterdikleri. Buda yetmez gibi kaçan ve saklanan eylemcilerin yerlerini polislere hosteslik ederek gösteren gazetecilerin varlığının sorgulanması gerekiyor. Nerde basın etiği diye?..
1871 Paris komünü, 1871 lerde  Paris komünü barikatlarında çekilen fotoğraflardan teşhisle yakalanıp öldürülen komünist ve devrimciler. Şili, Arjantin, Yunanistan, Türkiye ve daha bir çok ülkede fotoğraflardan teşhislerle yapılan katliamlar…  
Dünya ve Türkiye tarihine baktığımızda, Kapitalizmin ortaya çıkışı ve gelişiminin sınıfsal mücadelelerin de tarihini oluşturduğunu görüyoruz. Açlık ve yoksulluğun ezilenlerin kaderiymiş gibi sunulmalarına karşılık, gelişen ve mücadele eden işçilerin bunun bir kader değil,  kapitalizmin sömürüsüne karşılık, üretim araçlarına sahip olma mücadelesi olduğudur.
1920 ‘li yıllara oranla daha modern görünselerde aynı sorunları yaşamıyor muyuz.? Kapitalizmin krizleri devam ediyor. Çocuk işçiler yine var, Terörle mücadele adına çocuklar sorgulanıyor hapse atılıyor, Savaşlar emperyalistlerin oyun alanları olmaya devam ediyor. Kredi kartları mağduru insanlar intihar ediyor. Her geçen gün yoksullar daha yoksul, zenginler daha zengin olmaya devam ediyor. Önce vatan,önce ahlak diyerek ezilenleri milliyetçilik, ulusallık batağında yok etmeye çalışıyorlar. Vatan insanın karnının doyduğu yerdir. Yoksulluğun vatanı olmaz. Tarih bizlere bunları gösterir.
Fotoğrafçılar çektikleri karelerden sorumludurlar. Bu sorumluluğun bilinci ile deklanşöre basmalılar.
Daha önceleri söylediğim gibi fotoğraflarınızı ve yorumlarınızı beklerken bol fotoğraflı hafta diliyorum.




FOTOĞRAFLAR
………………………………………………………….



02-Fotoğraf: Alaattin Timur – yaratılan estetik! Bakalım bu tazyikli su hedefine ulaşır mı?


 Fotoğraf: Alaattin Timur – istanbul     Burası İstanbul. (Bu ne sinir böyle?     Ooo bu ne sevinç yahu.)




Fotoğraf: İsmail Durmaz – Strasburg anti nato gösterilerinde (polis aynı polis.)




35)4 Ekim 2009-- KRİZ VE KERİZ





KADRAJ
35)4 Ekim 2009
Özcan Yaman

EVRENSEL GAZETESİ




KRİZ VE KERİZ

Kapitalizm içine girdiği krizi İstanbul’da değerlendiriyor. Bizleri keriz belleyip gözümüzün içine bakarak dalga geçiyorlar. Sonucu baştan belli yoksulluğun arttırılması olarak özetleyebileceğimiz bu toplantıları protesto etmek bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.
Emperyalizmi Emperyalistler  değil-İranlılar,Sudanlılar,Türkler,kürtler,Iraklılar, velhasıl
72 milletin emekçileri kurtarıyor.
Nasıl mı? Yeni savaşlarda aslanlar gibi vatanlarını(!) savunarak...
Nasıl mı? Bizim kanımız daha kırmızı diyen şovenistlerle - Neo liberal sözde modern solcuların Kapitalizmi insancıllaştırma kandırmacalarıyla
Nasıl mı? Savunma adı altında milyon dolarlar vererek savaş aletleri alarak.
nasıl mı ? 1929 buhranı sonunda nasıl kurtuldularsa öyle.Bi farkla daha modern ve teknolojik bir şekilde.
Nasıl mı? Yoksulluğu arttırarak....
Yoksulluğu yaratanlar yoksulluğu ortadan kaldıramaz tam tersine daha fazla yoksulluk ve yoksunluk getirirler.

Çözüm mü? -Onlara göre-
Bill Gates'in önerisiydi hatırlanırsa;Gelirlerinden yoksullara pay ayırıp sadaka dağıtma yöntemi.yada kendisi gibi görevlerinden istifa edip kendini hayır işlerine vererek(!)

Yada Gerçekçi çözüm;
Avrupanın üzerinde dolaşan hayaletin, Amerikayı ziyaretinin gerçekte yankı bulmasıyla...

"… Savaşa karşı bir şey yapabilirmiyiz? Sorusunu sormak zorundayız.
Kapitalizm varolduğu sürece savaşı ortadan kaldıramayacağımız konusunda açığız.
Fakat biz bütün gücünüzle Emperyalizme, savaşa karşı mücadele yürüttüğümüzde kapitalizmi yenebiliriz. Bunun için uzun yada kısa vadede egemen sınıflardan bir kitlenin diğer kitleye saldırması çağrısı geldiğinde kitlelerden;Hayır bunu yapmayacağız! Açıklamasında bulunma zorunluluğu olduğunu en son kişiye kavratıncaya dek çalışmak zorundayız.! “…
(4 aralık 1911 Rosa Luksemburg)
...
“* Proleterya, şu anda insanlığın tüm geleceğinin kendisine bağlı olduğunun bilincindedir.
Proleterya, her türlü kitlesel katliam, açlık ve felaket tehlikesiyle karşı karşıya bulunan
bütün halkların yok edilmesini engellemek için tüm enerjisini ortaya koyacaktır....
...şu kritik anda sesinizi duyurmaya çağırıyor.
“ İradenizi her yerde ve her biçimde ortaya koyun.
Protestolarınızı parlementolarda tüm gücünüzle yükseltin,
büyük kitle gösterilerinde ve mitinglerde yığınlar halinde birleşin…
Proleteryanın örgütlülüğünün ve gücünün sağladığı her aracı kullanın.!
Hükümetlerin karşılarında her an, proleteryanın duyarlı ve tutkulu barış talebini görmelerini sağlayın.!
Bu yolla kapitalist sömürü ve kitlesel katliam dünyasının karşısına, proleteryanın barış ve halkların kardeşliği dünyasını dikin!” ...

(* V.İ.Lenin: Kapitalizmin en yüksek aşaması Emperyalizm.24-25 kasım 1912 )

Ustalar yüzyıl önce yolu göstermişler.....Ya özgürlük  yada tutsaklığa devam.....




……………………………………………………………………………………….


 1-Fotoğraf ; Nihat Karadağ
                      Gençlik Geliyor…

 


2-fotoğraf: Eda Kum



 


3-fotoğraf: Paşa imrek