Translate

Bu Blogda Ara

426-Ketıl ve buzdolabı ya da nesnelerin imgeleşmesi...Özcan Yaman-evrensel-8 haziran 2018



Ketıl ve buzdolabı ya da 

nesnelerin imgeleşmesi...

Seçimler hayatımıza yeni semboller kazandırmaya devam ediyor. Gezi direnişleri zamanında tavan yapan yaratıcılık seçim öncesi tekrarlanmaya başlandı. Hatırlarsanız penguenler, Twitter kuşu o günleri anımsatır. 
Bir cumhurbaşkanı adayından buzdolabının bir ülkenin gelişmişlik düzeyini gösterdiğini öğrendik. Şöyle demiş; “Buzdolabı satışı neydi? 1 milyon 88 bin. Nereye çıktı? 3 milyar 107 bine yükseldi. Demek ki fakir fukara değil, eğer her eve elhamdülillah buzdolabı giriyorsa refah seviyesi var demektir” dedi.
Diğer Cumhurbaşkanı Adayı Demirtaş halen tutukluyken, 16 Eylül 2017’de kendi Twitter hesabından bazı paylaşımlar yapılmıştı. Bunun üzerine cezaevi idaresi, Demirtaş’ın odasında ’tweet araması’ yapmış. Demirtaş da bunun üzerine yine Twitter’dan ”Odada twit bulunamadı doğal olarak. Çay için kettle vardı sadece, ondan da twit atılamayacağına kanaat getirildi. Twitter’ın kuşundan bile korkuyorsanız, darı ekmeyin o zaman” diye yazmıştı. 
Şimdi evde her buzdolabını açtığımda refah seviyemi düşünüyorum...
Yine bu yazıyı yazarken olduğu gibi kitılın düğmesine bastığımda ülkedeki demokrasi, hak, hukuk ve adaletin simgesine dokunuyormuşum gibi geliyor. Doğrusu daha bir sever oldum kitılı ...
En son duvarlara kitıl resmi çizip, ‘‘HDP vardır’’ diye yazan gençlerin tutuklandığını gördük. 
Aslına bakarsanız seçim meydanlarından alınan tüyo ile refah seviyesinin göstergesi olan buzdolabının ikonlarının duvarlara yapılmasını da beklerdim. Olmadı.:))
Bir zamanlar ülkedeki refahsızlığı dile getirenlere karşı o zamanların iktidar başı ‘‘Bakın evlere hepsinin üstünde anten var. Yoksulluk nerede hepsinde Tv var demişti.’’ O zamanın Türkiyesi’nden bu zamanın Türkiye’sine değişen TV yerine buzdolabı oldu. Nesneler, eşyalar kalkınmışlığımızın, refah seviyemizin imgeleri oldu çıktı. Kitıl iktidarın imgeleri karşısında muhalefetin imgesi oldu. Aslına bakarsanız buzdolabı TV büyük ev eşyası olarak geçerken kitıl küçük ev eşyası olarak biliniyor. İmge gücü olarak ise hepsini ezdi geçti. 
Sanat mı dediniz işte kitıl. İmgeleştirme mi dediniz işte ketıl. Demokrasi mi dediniz işte ketıl. Anlayacağınız ketıl buzdolabına karşı. Bakmayın küçüklüğüne çok işe yarıyor. Çay kahve yapar, yumurta pişirir, sıcak su sağlar hepsinden önemlisi tweet atar diyelim... 
Sizler de biraz düş gücünüzü zorlayın. Anahtar ketılda. Gençlerin dediği gibi mesajları ketıl veriyor. 
O halde ‘‘Bir oy Demirtaş’a diğer oy HDP’ye...
O halde nesnenin imgeleşmesi nedir diye soranlara açıklama ekleyelim:
(Düşsel olarak tasarlanan ve gerçekleşmesi özlem olarak duyumsanan şey, düş.”Onun imge ürünü olayları çoktur” (hayal, hülya)
Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri, görüntüsü. Duyusal bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesneler ve olaylar.(Hayal, İmaj)
Bir nesneyi doğrudan doğruya yeniden tanımaya yarayacak bir biçimde göz önüne getiren şey, duyu organlarıyla algılanmış olan bir şeyin somut ya da düşünsel kopyası.)




425-İZLER VE SÖZLER - Özcan Yaman-Evrensel- 18 Mayıs 2018


İZLER VE SÖZLER

12 Mayıs Cumartesi günü “İzler ve Sözler” isimli Sennur Sezer’in yorumlarıyla çektiğim fotoğraflardan oluşan sergi Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezinde açıldı. Sizler bu satırları okuduğunuzda ben sergiyi topluyor olacağım. Sergiyi takip edenler hikayeyi biliyorlar ama uzakta olup görmeyenler için bir özet yapmak ve duygularımı paylaşmak istiyorum.
Sennur Abla, Evrensel gazetesi ve Evrensel Kültür dergisinde yayınlanan fotoğraflarıma yıllar içinde yorumlar yazıyordu. 2010 yılında 15-20 kadarını TÜYAP sanat fuarında sergilemek istemiş ve baskıları yaptırıp Sennur Abla’ya imzalatmıştım. Sennur Abla da sergiyi gezmişti. Sonrasında yazdığı yorumları fotoğraflarla birleştirmiş belki bir gün sergilerim diye hazırlamıştım ama Sennur Abla son hallerini göremedi. Toplam 50 yorumlu fotoğraf ve yarısı ‘ıslak imzalı’ olarak sergilendi.
Gıda-İş sendikasının girişimi, Barış Manço Kültür Merkezinin mekansal desteği ile bu sergi gerçekleştirildi. Sınıfın Aydını Sennur Sezer’le ortak açtığımız serginin, sınıfın sendikası tarafından organize edilmesi  Sennur Abla’ya yakıştı diye düşündüm.
Sennur Abla’nın hayata ilişkin söylediği o kadar çok sözler vardır ki, zaten bu yazıyı okuyanların bir çoğu bunları bilir. Kadınlar, çocuklar, işçiler, işsizler, aydınlar ve sanatçılarla ilgili... Biliyoruz ki sınıfla aydınlar arasındaki ilişkisizlik ya da ilişki problemlidir. Sennur Abla bu ilişkiyi özlü deyişiyle özetlemişti; “İşçi sınıfının yanında değil, içinde olacaksın.”
2010 yılında redfotoğraf grubu ile açtığımız “Mücadelede Kadın” sergisinde yaptığı konuşmayı şöyle bağlamıştı; “Fotoğraf; faşizme giden yolda ustura ağzında duran bir silahtır.” Fotoğrafçılara sorumluluğunu hatırlatıp ‘o’ silahı doğru kullanmamız gerektiğini söylemişti.
Bu günlerde bu iki hatırlatmanın ne kadar önemli olduğu ortada. Hasret ve özlemle Sennur Abla’yı anarken daha fazla yazmaya gerek olmadığını düşünüyorum.
Biraz da sergide yer alan fotoğraf ve yorumları paylaşayım.
Hayatta her canlı bir iz bırakır. İzler sözlerle buluşur ve ölümsüzleşir. Bu sergi de Özcan ve Sennur’un ortak sergisi olarak, başkaca yerlerde açıldığında bekleriz efendim.
https://www.evrensel.net/yazi/81483/izler-ve-sozler








424-Duydunuz mu? İnşaat işçisi fotoğraf sergisi açmış...Özcan Yaman-evrensel-27 nisan 2018

Fotoğraf: Hakan Ottaş


Duydunuz mu? 

İnşaat işçisi fotoğraf sergisi açmış...

Hakan Ottaş İnşaat İşçisi. Harç karar, duvar örer, oturamayacağı dahası yakınından dahi geçemeyeceği binalar yapar. Onun da itirazları var. Daha iyi daha güzel bir dünyanın özlemini duyar. İşinden, eşinden zaman ayırarak fotoğraf çeker. İtirazlarını fotoğrafın diliyle göstermeye, duyurmaya çalışır. Duygularını, sevinçlerini, acılarını paylaşır. Fotoğrafın bu anlamda bir iletişim aracı olduğunu keşfeder. Kimi zaman fotoğraf çeker kimi zaman fotoğraf yapar. Sosyal medyadan paylaşır. Kendini geliştirdikçe güveni artar. Arşivi zenginleşir. Karma sergiler derken o büyük an gelir. Kişisel fotoğraf sergisi...
Mersin’de yaşayan ve 30 yıldır inşaatlarda çalışan Hakan Ottaş, tersane emekçisi olan Şair Yazar Sennur Sezer’den etkilenmiş. Ottaş, işçilerin yaşamlarının sadece çalışmak olmadığını söylüyor. Aynı zamanda düşünen hayaller kurabilen insanlar olduğunu, işçilerin de sanat yapabileceklerini hem de en hakikisinden bir içerik katabileceklerini gösteriyor. Hakan Ottaş 5 yıl önce fotoğrafla ilgilenmeye başlamış. Çektiği fotoğraflarla içinde yaşadığı dünyayı bizlere gösteriyor. Fotoğraflarından mini bir seçkiyi Mersin’de Ziraat Bankası Pozcu Şubesinin yanında bulunan inşaatta 21-22 nisanda sergiledi. Umarım gördüğü talep üzerine sergi süresi uzatılır ve başka inşaatlarda da açılır.
Sergi öncesi Hakan’la internet üzerinden görüştük, sergileyeceği fotoğrafların çoğunu gördüm. Gönül isterdi ki Mersin’de sergisini görebileyim. Olmadı başka bir sergiye diyelim. Hakan’ın bu girişimi bana 1930’lar Almanyası’nda yayımlanan AIZ’yi  (resimli işçi gazetesi) hatırlattı. ‘‘Herkes fotoğraf çekebilir!’’ sloganıyla işçi semtlerinde açılan fotoğraf kursları ve haftada 500 bin tirajlı işçi gazetesinin işçi fotoğrafçıları...
Hakan’ın fotoğrafları hakiki fotoğraflar olarak sorguluyor yaşamı. Fotoğraflar yalnızca inşaatlardan değil. Fotoğrafın değişik alanlarını kapsıyor. Genel olarak belgesel diyebiliriz. Bazen makro denemeleri manzara, çiçek, hayvan kısaca yaşadığı ortamdan herkesin bakıp geçtiklerinden gördüklerini çekmiş. En güzeli ise fotoğrafların inşaatta sergilenmiş olması. Fotoğrafçının mesleği, fotoğrafların konusu ve mekanın oluşturduğu birlik serginin amacını ve sunum şekli aynı zamanda bir performans sanatının da uygulandığını gösteriyor. İzleyicilerin yorumlarına bakılırsa artık Hakan iflah olmaz , bol bol sergi göreceğiz gibi.
Fotoğraflar üzerine uzun uzun konuşulabilir ama beni etkileyen 2 keçinin bir koltukta oturan fotoğrafı oldu.
Ellerine gözüne sağlık Hakan. Bir de seni yüreklendiren dostlarının ısrarına...
Evet işçiler de fotoğraf yapabilir.






423-HER YER SANAT ALANIDIR, HERKES SANATÇI. Özcan yaman-Evrensel 14 nisan 2018



Her yer sanat alanıdır, herkes sanatçı

Galeri, müzayede, sergi, fuar, bienal, trienal, müze gibi kültür ve sanata dair olan kavram ve sözlerin gelip dayandığı yer para, özgürlük-özgünlük ve toplum. Bu kaotik durum çelişkili birliktelikler oluşturmaya devam ediyor. Hayatı bir bütün olarak algıladığımızda bazı şeylerin değişmesini istemek de bir hak oluyor. Piyasanın kural ve kanunlarına karşı durmak ne kadar mümkün? Ya da mümkün mü? Kültür, toplumsal bir dönüşüm gösterene kadar çelişkili birliktelikler oluşturacak. Bu durum kafaların karışıklığının daha epey süreceğini gösteriyor. Sanat piyasasının kurallarına alternatif sanat hareketleri bir farkındalık yaratabilir mi? En azından denemeye değer...

‘‘Kafalar Hep Karışık’’ ismiyle ortaya çıkan bir sanat hareketi çalışmalarını sürdürüyor. İlk sergisini (Performans etkinliğini demek daha doğru) 2017 yılında Balat’ta, ikincisini 2018 yılında Beyoğlu No11’de gerçekleştiren sanatçılar, yeni bir etkinlikle ortaya çıkıp kaybolacakları ‘‘Kafalar Hep Karışık 03’’ sergi ve performanslarını 15 Nisan Cumartesi günü Creatölye’de gerçekleştirecek. Basın bülteninde amaçlarını ve ne yapacaklarını şöyle açıklıyorlar;
Ortak ifade gücümüz olan sanatı; sadece belli kesimlerin tekeline hapsetmek, sadece bu kesimlerin atıfları ile değer biçmek ve erişimini toplumdan kopartmak çağımızın en büyük kayıplarından biri.
“Kafalar Hep Karışık” açık ve bağımsız alanlar yaratma çabasına odaklanan bir seri performans.
Kafalar Hep Karışık sergisinde sergilenen işlerin hiçbiri satılık değil ve fiyat etiketleri yok. Bu bağlamda performans sanat eserinin ve sanatçının “değer”ine dair ölçütlerin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Üçüncüsü gerçekleşecek olan seride 26 sanatçı, 65 çalışmasını bedelsiz olarak paylaşacak.
SANATÇILAR: Aybala, Betül Cankara, Birce Kirkova, Bülent Üstün, Ceren Aksan Mumcu, Değer Esirkuş, Drimchi_Ka, Efe Ünsal, Emre Durmaz, Evren Uysal, Farshad Shamgholi, Ferahi Mengeş, Fethi Karaduman, Hüseyin Özkan, Kadir Amigo Memiş, Mehmet Turgut, Melanie Völker, Özcan Yaman, Rakun, Rastarules, Tunç “TURBO” Dindaş, Turgay Topçuoğlu, Tutku Bulutbeyaz, Umut Yalım, Uyku, Zeynep Soref. Küratör Öyküm Pala
SAHNE: Ege Çubukçu, Evren Ünsal, Farazi, Kamufle, Sorgu, Tolerance Break
TARİH: 15 NİSAN 2018, SAAT: 16.00, AÇILIŞ – 17.30, SON ÇAĞRI-18.00 ÇEKİLİŞLE ESERLERİN DAĞITIMI YAPILACAK. Sizler de katılıp beğendiğiniz bir eseri alma şansını kullanabilirsiniz.
YER: CREATÖLYE (Cihangir Mahallesi Oba Sokak No:2 Beyoğlu / İstanbul)

422-DUVARIN GÖR DEDİĞİ-Evrensel-özcan yaman-6 nisan 2018



422-DUVARIN GÖR DEDİĞİ...
Mayakovski’nin “Sokaklar fırça, alanlar paletimizdir” sloganıyla sanat ordusunu sokağa davet edişinin üzerinden çok yıllar geçti. Ama bu çağrı yerini bulmuş sokaklar hâlâ fırça ve palet işlevini sürdürüyor...
Kent kültürü adı altında bilboardlar ve paralı ilan panoları her yeri kaplasa da grafitiler varlıklarını göstermişlerdir. Grafitiler her ne kadar muhalif bir iletişim alanı olarak ortaya çıkmış olsalar da düzenin sistemi bu alanı da kendi kontrolüne almaya çalışmıştır. Kimi zaman başarmış, kimi zaman başaramamış sürüp giden bir mücadele alanı olarak sokaklar ve duvarlar hep var olmuşlardır. Duvar gazeteleri kültürü özellikle 1917 Sovyet Devrim yıllarında halkın okulu olmuş, iletişimin ve eğitimin bir parçası olarak kullanılmıştır. Batıda ise ezilenlerin, yok sayılanların sesleri duvarlara bazen gazete bazen grafiti olarak yansımıştır. Özellikle grafiti deyince ilk akla gelenler Jean Michel Basquiat, Bansky gibi adaletsizliğe ve anlamsızlığa karşı savaş yürütenler seslerini duvarlarda görünür kılmışlardır. Latin Amerika’dan Türkiye’ye kadar içinde sistem eleştirisini taşıyan, ironi barındıran görsel bir sanat dalı olarak yayılmış durumdadır.  ‘Grafiti ve duvar gazeteliğini’ günümüzde kültür bakanlıkları, belediyeler ile koca koca holdinglerin sosyal sorumluluk adı altında ‘’duvarlarla bir iletişim olacaksa onu da biz yaptırırız!’’ dercesine sahiplenmelerinin nedeni ayrıca sorgulanmaya değer. Ne olursa olsun ‘’Duvarın Gör Dediği’ bir mesaj vardır. 
Bazen otoritenin reklam amaçlı çabaları bazen vur kaç taktiği ile imzalarından tanıdığımız grafiticilerin mesajları, savaşın sokakta duvarlarda sürdüğünü bizlere gösteriyor.  
Günlük hayatta görüp tebessüm ettiğimiz ya da durup düşündüğümüz bu savaş ‘şimdi’nin görünen yüzüdür. Yarın yeni bir mesajın verileceği bir mecra olarak bilboardlara inat görsel dildir. Geçen zaman içinde tarihe kalmaları Fotoğrafçı Metin Ekinci gibi yaşamla ilişkilendirildiğinde kalıcılaşır. 
Metin, enstantene ve sokak fotoğrafçılığı olarak belgesel bir projeyi uzun yıllar boyunca gördüğü izlediği duvarlardaki görselliği insanla, çevreyle grafiti arasındaki bağı fotoğraflayarak geçmişi kalıcılaştırmıştır.
Metin Ekinci’nin objektifinden ‘Duvarın Gör Dediği’ sergi 14 Nisan -3 mayıs 2018 tarihlerinde İFSAK’ta sizleri bekliyor.  


421) SOSYALİST GERÇEKÇİLİK-EVRENSEL-23 MART 2018-ÖZCAN YAMAN




SOSYALİST GERÇEKÇİLİK










“İçerik sosyalistse 
binlerce biçim olabilir”
Nâzım Hikmet

Bertolt Brecht, Georg Lukacs, Moisei S. Kagan, Konstantin Simonov, Gely Korzhev, Hrapçenko, M. Gorki, Plehanov, Neruda, Nezval, Kavafis, Stanislavski, Aytmotov, Mayakovski, Sergey Ayzenştayn, Şolohov, Anna Seghers , F. Mehring, C. Zetkin, D. Blagpyev, G. Plekhanov, V. Vorovski, A. Lunaçarski M. Şolohov, K. Fedin, A. Fadeyev, N. Ostrovski, A. Tvardovski, K. Şimonov, D. Şostakoviç, Haçaduryan, J. Becher, H. Eisler, L. Aragon, A. Stil, M. Majerova, B. Illes, SeahO'Casey, R Fox, T. Pavlov, P; Neruda, J. Amado, N. Guillen, A. Maltz, Lu Hsün, Mao Dun, D. Natsagdordş, Ş. Tokunaga, Y. Miyatomo, John Heartfield, A.Rodchenko, El_Lissitzky, Tatlin, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Avni Memedoğlu...
Bu isimleri okuyunca aklınıza ne geliyor? Özellikle sosyal medyada güncel sorunlara ilişkin kullandığımız şiirleriyle, sözleriyle, resim ve fotoğraflarla haşır neşir olduğumuz sanatçı, aydınlar. Başka? Sevdiğimiz, toplumsal mücadelede bizleri besleyen kaynaklar. Neden?
Çünkü onlar sosyalist. Çünkü onlar 'Sosyalist gerçekçi' sanatçılar, aydınlar.
Hâlâ günceller, hâlâ vazgeçilmezler ve hâlâ yaşıyorlar. Çünkü zaman geçse de sorunlar aynı. Dünya ezenle ezilen, emekle sermaye, savaşla barış, kısacası sınıflı bir toplum düzeni olan kapitalizm sürecini yaşıyor. 
Sovyet Devrimi'nin 100. Yılı yerini 101. yıla bıraktı. Kültür ve sanat dünyası iyi niyetli ya da kasıtlı olarak 'Sosyalist gerçekçilik' kavramını eskimiş, bitmiş, 1930-40'lı yılların Stalin diktatörlüğü(!) zamanının sanat akımı gibi gösterip, yalan yanlış ve eleştiri bile denemeyecek sözlerle, yazılarla karalama gayretlerini sürdürüyor...  En iyisi bile 'Sosyalist gerçekçilik'i geçmişte kalmış bir akım olarak görmeyi, göstermeyi seviyor. 
Sosyalist ideoloji; siyasi, iktisadi ve kültür/sanat alanıyla bir bütündür. Kimileri siyasi uygulamaları, kimileri ekonomik uygulamaları, kimileri de sanat alanındaki uygulamaları eleştirerek (Keşke eleştiri olsa, küfrederek) derler ki; Stalin diktatördür, sosyalist gerçekçilik diye bir akım başlatarak sanatçıları ezmiştir, yaratıcılığı öldürmüştür. Halbuki siyasal yöntem bir bütündür. İdeolojik olarak teori ve pratiğin ekonomiden, sanata yansımasıdır. 
Günümüzde burjuva sanat çevreleri, eleştirel gerçekçiler ve kendine sosyalist diyen bazıları sosyalizme saldırılarında şöyle derler; sosyalist gerçekçilik bir dönemin (Stalin dönemi kastedilir) akımıdır, bitmiştir. 
Öyleyse Brecht, sosyalist bakış açısının tiyatro ve şiir alanındaki temsilcisi dahası kuramcısı olarak, Stalin diktatörlüğü(!) zamanında sanatçıların baskı(!) altına alındığı yıllarda damgasını vurmuştur. Peki neden Brecht deyince esas duruşa geçip dahası oyunlarını şiirlerini kullanıp solculuk yaparlar?
''Sosyalist gerçekçilik'' madem olmuş bitmiş bir akım, üstelik Stalin diktatörlüğünün baskı döneminin ürünü o zaman Brecht'i çıkarın tiyatro repertuvarlarınızdan, Nâzım'ı çıkartın hamasi nutuklarınızdan, velhasıl yukarıda saydığım ve sayamadığım aydın ve sanatçıları unutun... Ama unutamazsınız.
Öncelikle bir yerden başlamak gerekiyorsa o da  'Sosyalist gerçekçilik'in yalnızca bir sanat akımı olmadığıdır, çok ötesinde bir kuram olduğudur. Hayata sosyalist açıdan bakmanın sanatsal ifadesi “Sosyalist gerçekçi yöntemdir”.  Sosyalist ideolojinin sanat kuramıdır. Sanat akımları;  Fütürizm, sembolizm, dadaizm, ekspresyonizm, kübizm, pürizm, sürrealizm, konstükrüalizm, empresyonizm, ekspresyonizm, pop art, opart ve minimalizm... gibi bazı dönemlerde etkili olmuş ve yerini bir başka yeni akıma bırakmış, sanatın gelişmesinde önemli rol oynamış akımlar vardır. Ama ''Sosyalist gerçekçilik'in biçim içerik ve felsefe anlamında farklılıkları vardır. 
Sen Brecht, Neruda, Nâzım deyince göklere çıkartacak, oyunlarını oynayacaksın Sosyalist gerçekçilik'i işi bitmiş sanat akımı sayacaksın. Bu nasıl bir çelişkidir. Bunlar bir de '...o başka konu, sanatçıyı seviyoruz ama onun ideolojik partili ve siyasi kişiliğini sevmiyoruz' derler mi? Derler...
Nâzım Hikmet; ''İçerik sosyalistse binlerce biçim olabilir” der. Geçmişte işlediği konular nedeniyle 'donmuş, kalmış' gibi düşünülmesi ve böyle kalıplaştırılması yanlıştır. Aksi diyalektik materyalizme terstir. Sosyalist gerçekçi sanat , 21. yüzyılda iyiye güzele ve geleceğe sözle, yazıyla veya görselle insan odaklı olmanın adıdır. Bir ideoloji düşünün hayatın her alanına ilişkin alternatif önerisi var. Marksist iktisat, üretim araçlarının toplumsallaştırılması, mülkiyet ilişkilerinin değiştirilmesi gibi bir çok alanda sözü/önerisi dahası siyasal mücadelesi olsun ama sanata gelince olmasın... 
Akla bile ters olan bu gerçeğin karşısına sosyalizm “Sosyalist gerçekçi sanat” kuramıyla çıkar. Geçmişin ya da 1940'ların tanım ve açıklamalarıyla vardır/yoktur/yanlıştır tartışmasının  ötesinde bu gün nerede olmalının geliştirici tartışmalarında olunmalıdır.


420-DÜŞLER TUTSAK EDİLEMEZ! Evrensel-16 mart 2018- özcan yaman


DÜŞLER TUTSAK EDİLEMEZ! 
Hapishaneleri dolduran binlerce siyasi tutuklulardan altmışına şöyle bir soru soruldu. 
“Eğer dışarıda olsaydınız neyin fotoğrafını nasıl çekmek isterdiniz?” Bize betimleyin ya da çizin sizin yerinize fotoğraflayalım. İçeriden gelen istekler fotoğrafçılara iletildi ve bu istekler gerçekleştirilmeye çalışıldı. Sonra ilk sergi İstanbul’da İFSAK’ta ocak ayının son günlerinde açıldı. Sergi, hâlâ yurt içinde dolaşıyor.  Fotoğraflar Mersin’de, Urfa’da ve Adana’da sergilendi; sırada Ankara, Diyarbakır, Kuşadası... ve yurt dışı var. Sonra fotoğraflar bir kitapçıkta toplandı. Ortaya fotoğraf ve edebiyatın ortak bir projesi çıktı. Adına “İçeriden Dışarıya, Dışarıdan İçeriye” fotoğraf köprüsü dendi. Bu proje Görülmüştür.org ile redfotoğraf grubunun  üç yıllık bir çalışmanın ürünü olarak tamamlandı. 
Çalışmadan bir örnek; 
Mertcan KARAASLAN (T Tipi Ceza İnfaz Kurumu - Bafra / SAMSUN)
“Görülmüştür ve Red Fotoğraf grubunun “Nasıl bir fotoğraf çekmek istersin?” adlı projesine yanıt olarak bir resim yolluyorum. Açıklamak gerekirse insanlığın yok olması, hiç bir canlının değerinin kalmaması ve sorumsuzluk (çöp konteynerinin yanına bırakılan kundaktaki bir bebek örneği)... Ne yazık ki bu tip durumlarla karşılaşıyoruz ve bu tip üzücü olayların fotoğraflarını çekip bir nebze de olsa bu gibi durumların hem gündemde olmasını hem de insanlara bir şeyler anlatmayı istedim...”

419)Ankara Katliamının 29. ayı-Evrensel-Özcan Yaman-09 mart 2018


Ankara Katliamının 29. ayı



Yarın Ankara Katliamının üzerinden 29 ay geçmiş olacak. Daha önceki katliamlar da böyle böyle unutulmaya çalışılmıştı. Sivas, Maraş ve niceleri... İki yıl beş ay önce hayatta olanlar10 Ekim 2015 saat 10.04’te aramızdan ayırdılar. Hayalleri, umutları hepsi bitirildi. O gün söz verdik; nereye uzanırsa uzansın, sorumlular, katiller ve yardım yataklık yapanlar yakalanıp cezalandırılıncaya kadar davanın takipçisi olmaya devam edeceğiz. Unutturmak istiyorlar, zaman denen çarka yenik düşelim istiyorlar. Derneği kapatabilirler, anmaları yasaklayabilirler ama bizlere yaşadıklarımızı unutturamayacaklar. 
Hapishane dışında olanlar katliamın duygularımıza açtığı yaraları dillendirdi, yazdı çizdi. Hâlâ  görüldüğü gibi yazıp çiziyoruz. Ya hapishanelerde katliamı duyup, yüreği yüreklerimizle atanlar? Redfotoğraf ve Görülmüştür ekibi olarak gerçekleştirilen ‘‘İçeriden-Dışarıya Fotoğraf Sergisi’’ projesinde Ankara Katliamı’na ilişkin yorum yapan Kasım Karataş’ın düşüncesini fotoğraf tekniği ile görselleştirdim. Aşağıda betimlemeyi ve kolaj fotoğrafı paylaşıyorum. 
Kasım KARATAŞ (2 No’lu T Tipi Ceza İnfaz Kurumu / URFA )
“Ankara Katliamıyla ilgili olarak; Devleti temsilen Leviathan* canavarının kalabalık insan
topluluklarını temsilen meleklere saldırması. Yerlerde parçalanmış yüzlerce insanın hali.
Bir anlamda Picasso’nun Guernica tablosunu andırıyor.’’
(*) ‘Leviathan, Thomas Hobbes tarafından yazılmış ve 1651’de yayımlanan bir kitaptır. Kitabın
adı İncil’de geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuş. Eser, toplumun
ve meşru hükümetin yapısıyla ilgilidir ve toplumsal sözleşme teorisinin en eski ve en etkili
örneklerinden biri olarak görülür. İngiliz iç savaşı sırasında yazılmış olan Leviathan, sosyal
bir sözleşme ve mutlak bir egemen tarafından yönetilmeyi tartışmaktadır.”



418-HAPİSHANEDEN HAYATA-Özcan Yaman-Evrensel-2 mart 2018


Fotoğraf: Sadık ÜÇOK

HAPİSHANEDEN HAYATA...

Redfotoğraf ve Görülmüştür.org’un ortak projesi olan ‘’Fotoğraf Köprüsü’’ hapishaneleri dolduran binlerce siyasi tutuklunun ‘dışarıda olsalardı neyin fotoğrafını nasıl çekmek isteyeceklerine’ yönelik çalışmayı kapsıyordu. Altmış tutuklunun istekleri fotoğraflandı ve yurt içinde ve dışında sergilenmeye başladı. Daha fazla söze gerek olmadığı düşüncesiyle Erdal’ın betimlemesini ve fotoğrafı gerçekleştiren Sadık Üçok’un çalışmasını paylaşıyorum.

Erdal SÜSEM ( F Tipi Ceza İnfaz Kurumu / EDİRNE)

"Gecekondu mahallelerinin herhangi birinde, horozlar ötmeden tan vaktinde, kepenkleri
kapalı şirin bir bakkalın önüne gazete balyaları, ekmek ve süt kasaları bırakılmış. Süt
kasasının üstünde üç dört adet metal para görünür biçimde olmalı. Bakkalın önünde
oturmuş gençten (henüz onaltı, on yedisinde) kirli sakallı, kısa saçlı, gözlerinin altı morarmış,
ayakkabıları çamurlu, siyah kot pantolonlu ve üstünde ince bir hırka bulunan birisi, gazeteyi
dörde katlayıp köşe yazısını dizinin üstünde okurken bir elinde süt, diğer elinde ısırdığı
ekmeği tutuyor. Önünde, dizlerinin arasında sırt çantası, çantanın ağzında Çernişevski'nin 'Nasıl Yapmalı' kitabının yarısı görünüyor. Gencin yan tarafında üç dört sokak kedisi çiçek saksısının altlığına dökülen sütü içip parça parça edilen ekmek lokmalarını yiyorlar. Sanırım bu kadarı kâfidir."

https://www.evrensel.net/yazi/80977/hapishaneden-hayata










417-FOTOĞRAF KÖPRÜSÜ-23şubat 2018-evrensel-özcan yaman

FOTOĞRAF KÖPRÜSÜ
Redfotoğraf ile Görülmüştür ekibi 3 yıl süren Fotoğraf Köprüsü projesinin ikinci bölümünü geçen ay tamamladı. İlk bölümü olan ‘‘Dışarıdan İçeriye Fotoğraf Köprüsü’’ 2 yıl önce tamamlandığında bir çok ilde ve yurt dışında sergilendi. 
Tutuklulara şöyle bir soru soruldu; ‘‘Dışarıda olsalardı neyin fotoğrafını, nasıl çekmek isterlerdi?’’ Onlardan gelen betimlemeler, çizimler fotoğrafçılara dağıtıldı ve tutuklular ile mektuplaşmalar sağlandı. Bu aşamada proje ağırlaştı, süreç uzadı. Nihayetinde ocak 2018 itibariyle projenin ikinci bölümü bitirilebildi. 60 tutuklu 60 fotoğrafçı 68 fotoğraf ile ‘‘İçeriden-Dışarıya Fotoğraf- Düşler Tutsak Edilemez!’’ adıyla  sergilenmeye başlandı. İlk olarak İstanbul İFSAK’ta açılan sergi sonrasında Mersin’de  ve Urfa’da dolaşıyor. Sergi kitapçığı her iki projeyi kapsayacak şekilde çıkarıldı ve dayanışmaya destek olarak dağıtılmaya başlandı. 
ZORUNLULUK
Dışarıda özgür, içeride tutsak olmak? 
Ya da dışarıda tutsak, içeride özgür olmak? 
Peki zorunluluk  ne?
Zorunluluğun kapsamı özgürlüklerin de kapsamı oluyor. Zorunluluklarımızı azaltan ya da çoğaltan nedenler tutsaklık alanlarımızdır. Herkes biraz özgür, biraz da tutsaktır aslında. Hayallerimiz, düşüncelerimiz bu sınırları aşan dolayısıyla sınırsız özgürlükleri yaşadığımız alanlardır. Miras ve mülkiyet ilişkileri, eğitim, sağlık ve barınma ihtiyaçları ve bunları elde etme ya da  kaybetmemek için verilen yaşam mücadelesi var olma mücadelesidir. 
Bu proje (birincisiyle birlikte) bunun örneğidir. İçeriden dışarı, dışardan içeri bir ses verme projesidir. 
Projede yer alan Deniz Tepeli’nin betimlemesi ve Fotoğrafçı Emine Başa’nın gerçekleştirdiği fotoğraf...
Deniz TEPELİ’nin çekmek istediği fotoğraf: (1 No’lu F Tipi Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu - Kandıra / KOCAELİ)
“...İki tane minicik (Tüyleri şeklini-rengini almış olan henüz küçük, uçamayan) keklik yavrusu. Bunu nasırlı, kocaman iki el birleştirilmiş ve kıvrımlar içinde... Yakın çekim, sadece avuçlar görünüyor, altta da biraz çimen, yeşillik... Bunda beni çarpan şey o civcivlerin masumiyeti, korunmaya muhtaçlığı ve onları tutan ellerin kocaman, çatlaklarla nasırlarla dolu oluşuydu. İşte emek sevgi hali. O kaba ellere böyle ince, hassas şefkati yakıştırmaz ya çoğu insan, oysa aksine en çok emeği bilenler sevgiyi bilir. O ellere o civcivler çok yakışmış uyumlu durmuştu, işte sevginin fotoğrafı bu demiştim. Böyle bir kareyi görmeyi çok isterim. Benim içimi sevinçle dolduran o minik kuşlar ve o kocaman eller izleyenlere, bakanlara da sevinç verecektir sanırım. Sevgilerle.”

https://www.evrensel.net/yazi/80933/fotograf-koprusu


416-TERK- Evrensel-9 Şubat 2018 - Özcan Yaman


TERK
Terk, terk etmek, terk edilmek üzerine bir sergiyi geçen ay İFSAK sergi salonunda izledim. Fotoğrafçı Fatih Balkan’ın bir yıl üzerine çalıştığı ve yukarıda saydığım kavramı fotoğrafın diliyle anlattığı bir sergiydi. 
Sergi kataloğunda Tanju Akleman şöyle diyor; “ ... İlk gelen trene biniyorum, okuyamadığım tren tarifelerinden uzaklaşıyorum. Nereye ulaşacağımı bilmeksizin yola çıkıyor ruhum, yola çıkıyor bedenim. Kasaba dışında küçük bir göl, hatırlıyorum onlu yaşlarımda o göle girişimi. Kafamı çeviriyorum, kasabadan, o gölden, hatıralardan, her şeyden uzaklaşıyorum...”
Kırka yakın fotoğrafla açılan sergideki her bir fotoğraf tek başına bu kavramı değişik yanlarıyla bile anlatıyordu.  “Terk” kavramı hepimizde farklı anlamlar uyandırabilir. Terk edilmek, terk etmek. Kendimizi nerede bulursak o kısaca. Fatih’in titiz ve kendine özgü yorumu bence izlenmeye değerdi. Terk edilmiş mekanlar, yalnız insan, sonsuzlukta kayboluş, tüm fotoğraflara gren efektinin uygulanması ise soyutlamanın artmasını sağlamış. Fotoğraflar arasına eklenmiş metinler ise Fatih’in ruh hali ile üretimi arasındaki bağı güçlendiriyordu. İlk bakışta yılgınlık, vazgeçiş, umutsuzluk gibi algılansa da ince bir çizgi çizip oraya kendini koyuyor Fatih. Böylece Terk’den muradının “sonsuzluk ve içinde eriyiş” olduğunu düşündüm.
Zaman zaman hepimizin sığındığı çekip gitmek... Bir başka diyarlara yerleşmek değil buradaki terk. Bu tümüyle sonsuzluğun içinde erimek gibi bir terk ediş.
Sevdiklerimiz vardır terk edebilirler, sevdiklerimiz vardır hayattan ayrılıverirler içimizi acıtarak terk ederler. Yalnızlaşırız, sorgularız hayallerimizi, ümitlerimizi neye benzeriz o vakitler? 
Fatih şöyle betimliyor; “Rengarenk seslerim vardı, düşlerim de, kaybettim hepsini günbegün. Artık ne umut dolu ülkem, ne de umutla koşan kalbim var... O güzel insanlar terk ettiler ruhumu da parça parça, küflü, külgriyim...” Bence serginin kendisi bu betimleme. 
Fatih Balkan 1962 doğumlu ve göz hastalıkları uzmanı. Fotoğrafla on yıldır uğraşıyor. İlk kişisel sergisi “Terk” ile güçlü bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Kendisine dert ettiği kavramların peşinde koşarken üreteceği yeni çalışmalarını merakla bekliyorum. 





https://www.evrensel.net/yazi/80842/terk

415)HAYAT DEVAM EDİYOR-2 şubat 2018-Evrensel özcan yaman




HAYAT DEVAM EDİYOR...
Çocuklar doğmaya devam ediyor, ölümler de devam ediyor tabii. Doğal ölümler yerini savaş ve can kayıplarına bırakıyor. Bu şartlarda yazmak çizmek de tehlike sayılıyor.
ZORUNLULUK
Dışarıda özgür, içeride tutsak olmak? 
Ya da dışarıda tutsak, içeride özgür olmak? 
Peki zorunluluk  ne?
Zorunluluğun kapsamı özgürlüklerin de kapsamı oluyor. Zorunluluklarımızı azaltan ya da çoğaltan nedenler tutsaklık alanlarımızdır. Herkes biraz özgür, biraz da tutsaktır aslında. Hayallerimiz, düşüncelerimiz bu sınırları aşan dolayısıyla sınırsız özgürlükleri yaşadığımız alanlardır. Miras ve mülkiyet ilişkileri, eğitim, sağlık, barınma ihtiyaçları ve bunları elde etme ya da kaybetmemek için verilen yaşam mücadelesi var olma mücadelesidir. 
Özgür olmak ya da serbest olmak;
İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik düşünme ve bilinçtir. İçeride ya da dışarıda “düşünce ve bilinç” işlemeye devam ediyorsa orada düşüncenin özgürlüğünden söz edebiliriz. Serbest olma hali belki araştırma ve incelememize olanak sağlar. Fakat ekonomik, yaşamsal sorunlar ne kadar doğru düşünmemizi kolaylaştırır? Ya da günlük yaşamsal sorunlardan ne kadar doğru ve özgür düşünmeye gidebiliriz? Bu anlamlarda genellikle özgürlük ile serbestliği karıştırırız. Düşünceleri yüzünden serbestliği kısıtlananlar tutsaktırlar. Ama özgür olmadıklarını söyleyemeyiz. Tersinden baktığımızda da dışarıda olanlar ne kadar özgür diye sorabiliriz. Korku, barınma, sağlık, eğitim, çoluk çocuk derdi ne kadar özgür düşünce geliştirmemize olanak sağlıyor? Bilincimizi geliştiriyor?

https://www.evrensel.net/yazi/80794/hayat-devam-ediyor

414-Gazetecilere ve hukuksuz tutuklanan herkese özgürlük...Evrensel-12 ocak 2018 -Özcan Yaman

Gazetecilere ve hukuksuz tutuklanan herkese özgürlük...
Evrensel Gazetesi - Özcan Yaman, 12 Ocak 2018
https://www.evrensel.net/yazi/80656/gazetecilere-ve-hukuksuz-tutuklanan-herkese-ozgurluk
(2018 yılına girerken dışarıdaki gazeteciler)

2018 yılının ilk yazısında merhabalar. Hapishaneler doldukça, sorunlar, dertler artıyor demektir. Bir ülke düşünün hapsetmekten gurur duyuyor, gelişme diye hapishaneler açıyor. Dışarıda olup bu durumun farkında olanlar daha adaletli ve yaşanır bir ülke mücadelesi veriyorlar. Ama olmayanlara hava hoş. Onlar da başlarına gelince anlarlar. Neyse...
2018’e girerken “hapisteki gazetecilere özgürlük” çağrısını yinelemek istedik. Fotoğraf çekme işi bana düştü. (Bu arada bana bu görevi uygun bulanlara teşekkür ederim.) 2017’ye girerken de fotoğrafları ben çekmiştim. Bir ironi gibi ertesi günü Ahmet Şık tutuklanmıştı. Ahmet’in 2016 yılına ait son fotoğraf karesiydi. Bir yıl sonra 2017’nin son gününde bir fotoğraf daha çektik. Önceki yılın deneyimiyle daha iyi bir fotoğraf olmalıydı. Panoromik ve 360 dereceli 2 fotoğraf...
BİR ÇİÇEĞE YAKINDAN BAKMAK
Fotoğraf bir çok basın ve sosyal medyada yayımlanınca İlkan arkadaş şöyle bir yorumda bulunmuş. “Bir çiçeğe yakından bakmak”. Gerçekten yerinde bir tanımlama olmuştu. Bir olaya, bir nesneye, bir insana yakından bakmak artık onu görmek demekti. Herkesin ‘baktığını’ biz ‘Görüyorduk’. Yazıyorduk ve göstermeye çalışıyorduk. İktidarın uygulamalarını da OHAL’ini de KHK’sini de yakından bakarak yani görerek anlatıyorduk. Kendi sorunumuzu da bakarak değil, görerek göstermeliydik. İşte bu fotoğraf bu durumun fotoğrafıdır. Hakikati göstermek ve savunmak. İşte gazeteciye düşen bu olmalıydı. Yargılananların, tutuklananların ve yargılanıp tutuklanacak olanların sesi kulağı olmak.
Bizler hassas, objektif ama taraflı; hakikatin ve geleceğin sesi, gözü ve kulağı olarak daha çok fotoğraflar çekeceğiz.
Ne diyeyim?  Temennimiz gerçekten çiçeklerin, böceklerin, gülen çocukların, mutlu yaşlıların, gelecek kaygısı yaşamayan bir toplumun “Bir çiçeğe yakından bakan” fotoğraflarını çekmek olsun...
(2018 yılına girerken dışarıdaki gazeteciler...)

2017 yılına girerken dışarıdaki gazeteciler 'Ahmet Şık' aramızdaydı