Translate

Bu Blogda Ara

433) Gerçeklik ve algı 17 Ağustos 2018 -evrensel-özcan yaman



Gerçeklik ve algı  17 Ağustos 2018 

Formun Altı

Bugün 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin yıl dönümü. Yani 19 yıl geçmiş. Deprem sonrası yaraların sarılması, evsiz barksız kalanlar derken rantsal bölüşümün manivelası yapılarak yoksullardan alınıp zenginlere lüks konutlar ve yaşam alanları seferberliğinin yıllar sonrası yani. Deprem öncesi gizli gizli planlanan ‘’Kentsel Dönüşüm (!)’’ planları hayata nasıl geçirilecekti? İşte deprem burada devreye girdi. Depreme dayanıklı binaların yapılması, gecekondu ve gayri insani şartların ortadan kaldırılması falan denilerek metropol merkezlerindeki alt gelir grubu para, tehdit ve güçle TOKİ konutlarına sürüldüler. Bittiler mi? Yooo hâlâ periferi denilen metropol çevrelerinde kalmaya direnenler var. Ele geçirilen yerlere devasa gökdelenler yapıldı. Maslak, Zeytinburnu, Cevizlibağ, Ataköy sahili ve E-5 kenarı, Şişli-Mecidiyeköy, Ataşehir ve Fikirtepe’de Taksim’de ve 3-5 ağaç olan yerlerle Okmeydanı, Küçükarmutlu topun ağzında. Beşiktaş, Kadıköy arası yolculuk yapanlar 15 yıllık süreçte yaşanan değişimi görüp post modern ya da Kich bir dikey yapılanmayı görünce yürekleri burkuluyor. Dolmabahçe’nin arkasında dev betonlar yükseliyor. Bordo bir plaza 3. sınıf pavyon gibi sırıtıyor. Bir de yanıp sönen yazı ve ışıklar Boğaz’daki köprülerin ışıklarıyla yarış halinde... Sonra bir çevre toplantısında en yetkili biri çıkıp günah çıkartıyor. ‘’Ben aslında dikey değil, yatay mimariden yanayım. Selçuklu-Osmanlı mimari kültürü bla bla bla’’ kim ya da kimler kandırılıyor? Neyse... Ataşehir’de dikey Selçuklu (!) mimari binanın eteklerine Mihrimah Sultan Camii’nin taklidi büyük laflarla yerleştiriliyor. Fakat o da ne caminin şaşaasından eser kalmıyor. Arkasındaki koca bina bırakılsa camiyi yutacak gibi bir ucube ortaya çıkıyor. Ardından Zeytinburnu’daki 16-9 binalar koca Süleymaniye Camii’nin peyzajının içine ediyor. Yine en yetkili çıkıyor sahneye “Ben rica ettim peyzajı düzeltecek kadar traşlayın dedim, şimdi onunla konuşmuyorum” diyor...
Şişli’den Mecidiyeköy’e doğru giderken Koskoca mavi camlı dev bir zemin üstünde minicik duran Şişli Camii’ni görünce yazık diyorsunuz. (Foto:1) O binanın yerinde eskiden halk pazarı vardı ve cami kendine yakışan vakurluğuyla bir peyzaj çiziyorken malum son kendini gösterir hale gelmiş. Biraz daha yaklaşınca cami binanın yarısına geliyor (Foto-2). Biraz daha yaklaşıyor nerde ise camiye dokunurken minare arkasındaki binayı geçiyor (Foto-3). Soru şu hangi foto gerçek?..
İşte fotoğrafın gerçekliği bu. Makineyi paralel tutup uygun uzaklıktan baktığınızda 1. Fotoyu çekersiniz. Camiye yaklaşıp biraz makinayı yukarı kaldırırsanız 2. Fotoyu elde edersiniz. İyice yaklaşıp makinayı yukarı doğru eğerseniz 3. Fotoyu çekersiniz yani öndeki nesne büyürken arkadaki küçülür. Hele geniş açıyla bunu yaparsanız iyice abartmış olursunuz. Gerçekliğin perspektivle dansı böylece sürer. Algı ise ne göstermek istiyorsanız odur. Şimdi fotolara bakınız. Siz hangi gerçeği görüyorsunuz?
Şimdi durumu yine fotoğrafla özetleyelim. (Foto-4)
Yer Zincirlikuyu mezarlığındaki camii ve arka planı. Önde mala mülke değer vermeyen(!) yatırımlarını öbür dünyaya yapan cemaat. Arkada bu cemaatin çalıştığı iş yerleri. İroninin çatladığı kare.  
Ve bir kare de Beylikdüzü’den (Foto-5). Kent dışında neredeyse bir ağacın bile çok görüleceği modern yerleşim alanı. Yani deprem olgusuna duyarlı bir yerleşim (!). 17 Ağustos’tan bu yana 19 yılda gelişen İstanbul manzarası bu. Deprem bahane rant şahane diyelim...
fotoğraflar: Özcan Yaman






432)‘Gar olayı’ davası bitti ‘Ankara Katliamı’ davası sürüyor!..evrensel-10 ağustos 2018-özcan yaman


‘Gar olayı’ davası bitti ‘Ankara Katliamı’ davası sürüyor!...10 Ağustos 2018 

Formun Altı
Bugün 10 Ekim Ankara Katliamı’nın 34. ayı. Geçen hafta ‘Gar’, ‘Gar Olayı’, ‘Ankara Terör Olayı’ davasının bitimine tanık olduk. Yüksek güvenlikli Sincan Cezaevinin devasa mahkeme salonunda son duruşma yapıldı. Yani Ankara’nın ‘Gar Davası’ bitti.
Meğerse ülkeyi seri katliamlarla sarsanlar 30-40 kadar katil ve onları yöneten 1-2 kişi imiş. Onlar da zaten güvenlik güçleri tarafından ‘’etkisiz hale getirilmiş’’ geriye kalanlar da mahkemece en ağır cezalara çarptırılmış. Bu mu yani?
16’sı firari, 19’una müebbetle 3-5 yıl arası ceza. HDP binalarının bombalanması, HDP mitinginde, düğün, Ankara’da, İstanbul’daki katliamlarda 200’den fazla insan katledildi, yüzlercesi sakat ve travmalı kaldı.
Peki adalet sağlanabildi mi?                                        
Mahkemeye göre EVET. Mağdurlara göre HAYIR. Devleti yönetenler, siyasi iktidar katliamları bu olayı, “terör olayı” diye basitleştiriyor. Aslında katliamlar karşısında sorumluluğu, hizmet kusuru, görev kusuru vb gibi nedenlerle dahi olsa bir tek istifa edecek bakanı, bürokratı olmaz mı? Hepsi ak pak ve sorumsuz mu? Peki kim sorumlu? Ölenler mi? Bir tek kaymakam, vali,  emniyet amiri, polisi ya da askeri yetkili yok mu? Bu nasıl vicdan, nasıl adalet? Bir iş yerinde yaralanan biri olsa iş yeri bundan sorumlu oluyor da koskoca devlette devletin kademelerinde en azından vicdan azabı çeken adalet duygusu olan bir kişi dahi istifa etmez mi? Haydi geçtim yargılanmalarını. Bu nasıl vicdandır?..
Uzun uzun dört gün süren davayı anlatmayacağım. Süreci Fatih Polat ve Evrensel’den zaten takip ettiniz. Ekte gördüğünüz fotoğraflarla görselleştirerek özetlemenin uygun olacağını düşündüm.




431)Şaban Dayanan...UNUTMA BENİ…Evrensel - özcan Yaman-27 Temmuz 2018


Şaban Dayanan...
Formun Altı

‘’... Yeni dostlar yeni rüzgarlar gelir geçer
Yosun muydum, kaya mıydım nasıl unuturlar
Kahredersin başın önüne düşer
Düşerse beni unutma.
(Gülten Akın)

Şaban Dayanan, İHD’ye emek ve omuz vermiş, fotoğrafçı ve yazardı. Cumartesi Anneleri’nin her daim yanında olmuş, ülke sınırlarında ya da dışında hak hukuk ihlallerine karşı durmuş, kısaca insan hakları aktivistiydi.
Bir temmuz günü genç yaşta aramızdan ayrıldı. 13 yaşında hapisle tanışıp, 2.5 yıl yattıktan sonra yaşının küçüklüğünden serbest bırakılan, işkenceler gören ve 127 defa göz altına alınan mütevazı, hep devrimci bir genç adamdı. Şaban’ın ölümünün ardından yazdığım yazıyı tekrar güncelleyerek sizlerle paylaşmak istedim.

UNUTMA BENİ…
Şaban’la tanışanların mutlaka bir anısı olmuştur.  
Camiye erken gitmiştim. Kapının önünde 5-6 adam saçları sakalları karışmış etrafa yan yan bakıyorlardı. “Tophane’den mi geldiniz?” dedim . “Evet abi, Şaban Abi için geldik” dediler. Tebessüm ettim , onlar “O bizim babamızdı, bizleri korurdu, bize bakardı ama biz de yamuk yapmazdık” dediler. Ardından “Birkaç kere kriz geçirirken yanındaydık, biz onu hayata döndürmüştük. Keşke yine yanında olsaydık, kurtarırdık” dediler. Bir an Tophane olaylarını hatırladım. Neyse…

Yıl 1994 idi herhalde TİHV’den Dr. Önder Özkalıpçı aradı. İşkence gören birinin olduğunu darp izlerinin fotoğrafının çekilmesi için bana göndereceğini söyledi. Gelen tanınmış bir travesti ile Şaban’dı. Fotoğrafları çekip filmi Şaban’a vermiştim. Şaban kimin ne zaman ihtiyacı olsa koşan bir genç arkadaştı. Dr. Önder, Şaban’dan rica etmiş, o da hemen koşmuştu. Sonra sık sık buluşur ve telefonlaşır olmuştuk. Konumuz çoğunlukla fotoğraftı tabii. TİHV bürosu işkence mağdurlarıyla kaynıyordu. Önder telefon açtı “Abi buraya gelip fotoğrafları çekebilir misin yollamaya kalksam çok kalabalıklar?” dedi. Ben de geliyorum ama orada nasıl fotoğraf çekileceğini öğretebileceğim birisi olsun ki acil durumlarda başınızın çaresine bakın” demiştim. Gittiğimde Şaban makinesini hazırlamış bekliyordu.  Sonraları nerede toplumsal bir eylem olsa hem eylemci hem fotoğrafçı olarak Şaban oradaydı. Bir gün aradı “Ya ticari işler de yapmam gerekiyor ama şu renk ayarlarını öğrenmem lazım. Sarı çıkıyor ne yapacağım” dedi. O zamanlar dijital yoktu film kullanıyorduk. Telefonla filtreler pozlandırma vs. eğitim yaptık. Yıllar geçti. İnsan Hakları Savunucusu, Aktivist, Gazeteci, Araştırmacı Fotoğrafçı Şaban Dayanan geniş bir çevrenin bilinen tanınan sevilen arkadaşı,  dostu, yoldaşı oldu. Cenazesi bunun ispatı idi. Yıllarca birlikte olan arkadaşlara sordum Şaban nereliydi? Bir çırpıda cevap veren çıkmadı. Sonra bir arkadaş Siirtliymiş dedi. O da ölüm duyurusundan okumuş. Çoğumuz birbirimizin nereli olduğunu bilmiyoruz. Çünkü bizler her yerliydik. Ermeni, Rum, Kürt, Türk, Laz… Siirtli, Samsunlu, Dersimli, Antalyalı, Bolulu, Hakkarili... Mağdur ve hor görülenlerdeniz. Emekten ve insandan yana olmak böyle bir şey…
İHD’den ayrılıp Tophane Tütün Deposunda çalışmaya başladığında görüşmüştük. Uzun uzun üzüntülerini paylaştı. Yeni rotalar çiziyordu kendine. En son geçen yıl bir söyleşi için Tütün Deposunda uzun  uzun dertleşmiştik. STK’lerden, fonlardan, sanat dünyasında dönen dolaplardan. Ona Evrensel için bir röportaj yapalım demiştim. Şimdi olmaz belgeler hazırlayayım derli toplu bir şey yapalım demişti. Keşke ısrar etseydim be Şaban. En çok çocuklarını düşünüyordu. Kızı Havin’in  yaramazlıkları, oğlu Taylan’ın ağırbaşlılığı. Bir de o sıralar evine bilmem kaçıncı kez girilip göz dağı verilmek istendiğinden. Elinde çok değerli fotoğraf arşivinden bahsetmişti. Bir hatta birkaç fotoğraf albümü yayımlamak istediğini söylemişti. Sonra redfotoğraf’ın neler yapması gerektiğini. Şaban redfotoğrafın etkinliklerine, sergilerine aktif olarak katılıyordu. Bu anlamda redfotoğraf bir aktivistini de yitirdi. Şaban çok emek verdi. Şimdi kurumlar da Şaban’ın emeklerini onun bıraktığı yerden alıp fotoğraf albümlerini yayımlamalılar.
Şaban’ın facebook sayfasında son olarak paylaştığı Gülten Akın’ın “Untma Beni” şiiriydi.
Bu hafta Şaban’ın fotoğraflarına yer veriyorum. Unutma beni şiirini paylaşarak.
Sen onca işkencelere dayanan adam, işkencelerden miras kalan epilepsi krizine dayanama. Seninle benzer sonu yaşayan kim bilir kaç Şaban var? Unutmak mümkün mü seni ve nice Şabanları… 

 foto: Nihat karadağ                              foto: özcan yaman



430) DİKKAT FOTOĞRAF ÇEKEBİLİR.-Evrensel-özcan Yaman- 20 Temmuz 2018



DİKKAT FOTOĞRAF ÇEKEBİLİR.

Herkes fotoğraf çekebilir, hatta robotlar bile. Ama herkes fotoğraf yapamaz. Fotoğraf yapmak gerekli teknik değerleri makineye yüklemenin yanında fikir katmayı ya da fikirden yola çıkarak fotoğrafı oluşturmaktır. Teknik-İçerik ve estetikten oluşan fotoğraf, fotoğraftır. Makineyi havaya atıp uzaktan kumandasına bastığında da fotoğraf çekilir. Fotoğrafın oluşturulmasında iki soru karşımıza çıkar. Fotoğrafçının bu sorulara cevap vermesi gerekir. Birincisi ‘’Ne diyeceğim?’’ Fotoğrafın içerik yanıdır. Ya da sıkça kullandığımız ‘’bu fotoğraf ne anlatıyor?’’ sorusunun karşılığı. İkincisi ‘’Nasıl diyeceğim?’’ Fotoğrafın nasıl sunulacağıdır. Biçimle ilgilidir. Estetik ve kompozisyon yani. Eskiden sanatın ne olup olmadığı İçerik mi, biçim mi? Diye tartışılırdı. Yani ikiside... Biri eksikse fotoğraf olmaz. Ya da kaydedilmiş bir görüntüdür yalnızca.
Yazımın başlığını Fotoğraf sanatçısı Ufuk Kıray’ın 2017 yılında çıkardığı ‘’Dikkat Fotoğraf Çekebilir?’’ fotoğraf albümünün isminden aldım ve bana yukarıdaki satırları yazdırdı. Yöntem doğru olduktan sonra sunuluş biçimi, anlatım tekniği farklı olabilir. Yöntem ise ‘’Neyin gerekli olduğu ve nerede bulunabileceğinin bilinmesidir.’’ Nesnel Gerçekliğin yorumlanması ve yeniden sunumudur. Bu duruma soyutlama deriz. İster doğrudan (belgesel), ister kurgulanarak, ister bilgisayar (photoshop), ister kolaj teknikleri uygulansın mesele ‘’fikirdir’’.
Ufuk bu durumu şöyle açıklıyor; ‘’Fikrin fotoğrafını çekmeyi seviyorum. İroniyi, mizah ve eleştiriyi harmanlayarak fotoğrafımın merkezine oturtuyorum. Elbette içinde yaşadığımız toplum, bizi sarıp sarmalayan dünya yeterince malzeme sağlamıyor da değil. Mesele şu: Tüm bu malzemeyi fotoğrafın diline nasıl çevireceğiz? ‘’Adeta görsel bir tercüme’’ mümkün mü? Benim fotoğrafla kurduğum ilişki, işte böyle bir düşünce ikliminde yeşeriyor. Olay durum ve şey’lerin, fotoğrafın alanına girdiklerinde ‘’gerçek’’le kuracakları yeni ilişki ne olacak? Daha da önemlisi; bu kurguyu yapan fotoğrafçının bir önceki gerçek’le ‘’yeni gerçek’’ arasındaki görsel ilişkiyi kurarken takınacağı tavır ne olmalı? Ben safımı ‘’Eleştirel kurgu’’dan yana alıyorum. Ürettiğim ‘’ Yeni Fotoğraf’ı bana armağan eden duruma olan hürmetimin büyüklüğü, ‘’Yeni fotoğraf’ımın da etkisini belirliyor. Yani benim için ‘’Kurgusal Fotoğraf’’ yaşadığımız rezil dünyaya teşekkür etmekten başka bir şey değil.’’
Albümün alt başlığı ‘’ Toplumsal meseleler üzerine eleştirel fotoğraflar.’’ Ufuk malzemesini güncel sorunlardan alıp yorumlayıp ‘’kavramsal fotoğraf’’ alanından sunuyor. Bunu çokta güzel yapıyor.
Fotoğraf dünyası düşünen, çalışan ve etkili biçimde derdini anlatmaya çabalayan fotoğrafçılara ihtiyaç duyuyor. Kimi belgesel doğrudan, kimi kavramsal açılardan sorunu çözüyor. Dertler ortak olduktan sonra farklı sunum şekilleri olabilir. Dikkat çekici, hafızada kalıcı, bu günü sorgulayıcı yarını anlatan fotoğraflar tarihsel nitelik kazanır ve kültürel birikim sağlar. Sanat kültürel birikimin tarihsel ve toplumsal kalite kazanmasıysa, İroni, mizah ve eleştiri bunun yapı taşlarıdır. Ufuk Kıray’ın fotoğraf çalışmaları bu başarıyı gösteriyor. Toplumun yaşadığı travmalar üzerine bir fotoğraf albümü görmek isteyenlere tavsiye ederim. Ufuk eleştiri ve özeleştiri ekseninde toplum ve fotoğraf ilişkisini bizlere sunuyor, sağolsun.
Ufuk Kıray kimdir; 
1977 doğumlu, Pazarlama ve işletme okumuş diplomasını cebine koymuş ama boynuna fotoğraf makinasını asarak baba mesleği olan fotoğrafçılığı ‘hayatı sorgulama’ aracına dönüştürerek ‘’Toplumsal meseleler üzerine eleştirel fotoğraflar’’ yapmaya başlar. Ufuk Kıray ‘fikrin fotoğraflarını yapıyor’ Kolaj, montaj, kurgu ile  fotoğraflarını biçimlendiriyor. Sonuç olarak kısa belgesel film çalışmaları ve kavramsal fotoğraf sanatçısı olarak hayatı özetliyor. Bir çok sergiler, söyleşiler ve gençlerle deneyim ve birikimlerini paylaşarak yoluna devam ediyor. Son projesi Fotoğrafçı Şevket Şahintaş ile ‘’Sokağın Çocukları’’ adlı belgesel sinema filmi üzerine çalışmaktadır.








429) SOKAĞIN ÇOCUKLARI- ÖZCAN YAMAN- 16 Haziran 2018

Fotoğraf: Şevket Şahintaş

Belgesel fotoğraflardan belgesel sinemaya: Sokağın Çocukları


 

Özcan Yaman, Şevket Şahintaş ve Ufuk Kıray’la gerçekleştirmekte oldukları ‘’Sokağın Çocukları’’ sinema filmi belgeseli üzerine söyleşti.

Hayat kavgasına bir taksici olarak atılan Şevket Şahintaş, herkesin uyuduğu gecelerde uzun yıllar taksi şoförlüğü yapar. Taksici Şevket’in işinin ağırlığı fotoğrafla tanışmasıyla hafifler ve ‘taksiciden fotoğrafçı’ olunabileceğini gösterir. Şevket Şahintaş ‘Beyoğlu’nun arka sokaklarının’ ya da ‘underground’ dünyanın belgesel fotoğraf sanatçısı olarak sergiler açar, söyleşiler yapar. Şevket’in fotoğrafları ‘ötekilerin fotoğrafları’ olarak hafızalara kazınır.
Ufuk Kıray ise, pazarlama ve işletme okumuş diplomasını cebine koymuş ama boynuna fotoğraf makinesini asarak baba mesleği olan fotoğrafçılığı tercih etmiş. ‘Hayatı sorgulama’ aracına dönüştürerek ‘’Toplumsal meseleler üzerine eleştirel fotoğraflar’’ yapmaya başlamış.  Ufuk Kıray ‘Fikrin fotoğraflarını yapıyor’; kolaj, montaj, kurgu ile fotoğraflarını biçimlendiriyor.  
PhotoPlay fotoğraf merkezinde Şevket Şahintaş ve Ufuk Kıray’la gerçekleştirmekte oldukları ‘’Sokağın Çocukları’’ sinema filmi belgeseli üzerine söyleştik:
Biriniz belgesel fotoğrafçı biriniz kavramsal fotoğrafçı. Böyle bir projeye nasıl karar verdiniz? Neden bir belgesel sinema filmi?
Şevket Şahintaş:  Ufuk’un çalışmalarını izliyordum. Yıllardır fotoğraflarını çektiğim dünyanın belgesel filmini yapmak istiyordum. Ufuk’la konuşunca onun da benim gibi düşündüğünü anladım ve birlikte yapmaya karar verdik. Ben 6 yıl o dünyanın içinde çalışarak fotoğraf çektim. O dünyayı tanıdım, tanındım, ahbaplıklar edindim.  Ama ahbaplık 3-5 dakika fotoğraf çekene kadar sürüyordu. Bu nedenle onlarla geceleri de paylaşarak özellerine dahil oldum ve yapmak istediğimizi anlatarak sokak çocuklarının dünyasına girmeyi başardım. Başlarda nasıl yapacağız diye biraz tedirgindik tabii. Uyuşturucu içildikten sonra her şey değişebilirdi. Hayati tehlikemiz bile vardı. Bu anlamda çok gözü kara girdik. Ama süreç içinde karşılıklı bir kabulleniş yaşandı.
Fotoğraf: Şevket Şahintaş
Ufuk Kıray: ‘’Sokağın Çocukları ‘’sinema belgeselinin çekimlerine Kasım 2017’de başladık. Evet kafamızda bir plan vardı ama süreç içinde şekillendi diyebiliriz. Biz başlarda biraz ön yargılı davrandık ama çekimler başlayıp, onlarla, onların dünyasına dahil olunca onları ötekileştirmeyince, endişelerimiz azaldı, samimiyetimizi gördükçe karşılıklı bir güven duygusu oluştu.
Bu tür filmler genellikle teleobjektifle uzaktan ve gizli kamera kullanılarak çekilir. Siz neden bu yöntemi tercih etmediniz.  
Ufuk Kıray: Sorunuza bir sokak çocuğunun ağzından yanıt vereyim: Bir başka sokak çocuğunu göstererek “Bu bir kömür. Yanıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin sobasında yanan bir kömür bu çocuk. Bu çocuk işlense belki içinden elmas çıkacak. Elmas bile bir kömür parçasından çıkar. Yeter ki işlenilsin’’  demişti.  
Çok etkileyici. Böylece o kömürlerden, en azından bu çekimlerde, elmas bazı çocuklar çıkarma fikri oluştu mu?
Şevket Şahintaş: Dediğiniz gibi biz bir film yapma fikriyle girdik ama çocukların içlerinde karakterler çıkmaya başladı. Bu karakterlerin toplamda beş on dakikalık rolleri olacak ama bu yeterli olmayacak. Çünkü her biri başlı başına bir film. O yüzden biz belgesellerin seri olarak devam ettirilmesini düşünüyoruz. Bir ana belgeselimiz olacak tüm karakterlerin olduğu sonra devam edecek. Yani Ana filmimiz ‘’Sokağın Çocukları’’ devam belgesellerimiz ise ‘’Sokağın Çocuğu / Muhammed’’, ‘’Sokağın Çocuğu / Kadir’’ gibi yaklaşık on karakter var. Ayrıca bunlardan 14 yaşında olanı 18 yaşına kadar takip ederek ondaki gelişmeyi belgeleyeceğiz. En uzun belgeselimiz olacak.
Fotoğraf: Şevket Şahintaş
Siz 40-45 dakikalık bir film düşünürken on civarında belgesel fikri çıktı ve bunlardan biri dört yıl sürecek. Genel belgeseli ne zaman izleriz?
Şevket Şahintaş: Çekimlerimiz hızla sürüyor. Ama kimi aksilikler de yaşıyoruz, çocuklardan biri hapse giriyor ya da başka bir şehre gidiyor. Mümkün olduğunca gece gündüz onlarla olmaya çalışıyoruz. Ama onlarla olamadığımız zamanlarda ne yapıyorlardı. Bunun için içlerinden makine kullanmaya meraklı ve yetenekli olanları seçtik. Ona kamera verip sorumluluk verdik. Bu film sizin dedik ve onlara bir anlamda kendi filmlerini de çektiriyoruz. Bu sokak çocuğunun gözünden sokak çocukları filmi olarak ayrı bir film bile olabilir. Örneğin; Kadir’in gözünden, Ahmet’in gözünden gibi ayrı bir film olabilir bakalım...
Ufuk Kıray: Aynı anda hem genel hem karakterlerin devam filmlerini çekiyoruz. Yıl sonu ya da yılbaşı gibi bitirebileceğimizi düşünüyoruz. Her gecen gün bütçemizi zorluyor. Bunun için kitlesel fonlama kampanyası başlattık. Ay sonuna kadar hedeflediğimiz rakama ulaşmamız lazım. Gönlü bizlerle olan insanların yardımını bekliyoruz. Çocuklarla randevulaşmak buluşmak zor oluyor. Çünkü hiç birinin telefonu yok. Numaramızı yazıp verdiğimiz kağıdı kaybediyorlar. Numaramızı geçici dövme kollarına yazmayı düşünüyoruz. Başlarına bir şey geldiğinde ya da bize ulaşmak istediklerinde arasınlar diye.

SOKAK KENDİ ÇOCUĞUNU DOĞURMAZ

Şevket Şahintaş: Sonuç; Bu projeye verdiğimiz parayla bir iki çocuğu kurtarabiliriz belki... Ama bizim sorunumuz tüm sokak çocukları. Birey olarak yardımla bir iki çocuğu kurtarmak sorunu çözmüyor. Sosyal bir devlet gücü gerekiyor. Bizim derdimiz devletin bu konuda etkili ve çözüm getirici yaklaşımını sağlamak. Derdimiz yapacağımız film ya da filmler çok izlensin değil, (Tabii izlenirse iyi olur) sesimiz yetkililere ulaşsın onları ikna etsin. Belediye başkanları hatta Başbakan izlesin. Sosyal medyadan ve belgesel yarışmalarını kullanarak hakikati gösterip gerçeği sorgulatmak istiyoruz.
Fotoğraf: Ufak Kıray
Ufuk Kıray: ‘Sokak çocuğu diye bir şey yoktur. Sokaklar kendi çocuğunu doğurmaz’ diye bir söz vardır. Biz ‘Sokak kendi çocuğunu doğurur’ diyoruz. Olgu olarak gerçek bu. Biz yok sayarsak, görmezden gelirsek bu soruna el atmazsak sokak bir sokak çocuğu daha doğuruyor. Sokak çocuklarının doğmasına ortam hazırlayan nedenler ortadan kaldırılmalı.

‘ANNESİ BABASI OLAN ÇOCUKLARLA OYNADIK’

23 Nisan’dı Çocuk Bayramı’nda acaba ne yapıyorlardır diye onları aradık. Ancak gece bulduk. Muhammed’e Çocuk Bayramı’nda ne yaptınız diye sorduk. ‘’Top oynamaya gittik aşağıya Tarlabaşı’ya arkadaşlarla’’ dedi. Ne oynadınız başka dedim. Saydı onu bunu oynadık diye. Kim vardı, hangi çocuklarla oynadınız diye sorunca ‘’Annesi, babası olan çocuklarla ‘’ deyince biz çok etkilendik. 15 gün falan aklımdan onun bu sözleri hiç çıkmadı. Şu anda bile tüylerim diken diken oluyor.

ANNEMİ BABAMI GÖRMEK İÇİN İÇİYORUM

Şevket Şahintaş: Ana karakterlerimizden biri, yaşı oldukça küçük, suça bulaşmamış çok tatlı bir çocuk. Bali, tiner gibi uyuşturucu kullanıyor. “Ben içiyorum keyif için, trip atmak için değil” diyor. Aslında hikayesi burada başlıyor. ‘’Hayal kurmak için içiyorum. Annemi, babamı görmek için içiyorum’’ diyor. ‘’Tineri içince annem babam karşıma geliyor, benimle konuşuyorlar’’ diyor. Ne diyorlar sana diyorum? ‘’İyi çocuk ol, kötülük yapma deyip kafamı okşuyorlar’’ diyor. Bu mesela bizi çok etkilemiştir.

‘... MARTILAR Kİ SOKAK ÇOCUKLARIDIR DENİZİN’

Fotoğraf: Ufak Kıray
(Muhammed Suriyeli mülteci bir çocuk. Savaşın bölüp parçaladığı çocukluğun acı bir gerçekliğinin de karakteri olmuş.)
Muhammed çok merak ediyormuş Galata Kulesi’ni. Hatta birkaç arkadaş sıraya girip ziyaretçilerin çocuklarıymış gibi girmeye çalışmışlar. Bir keresinde birinci kata kadar çıkabilmişler ama yakalanmışlar. Bir gün Muhammed’le çıktık.  Çok sevindi gözlerinin içi parlıyordu. Galata Kulesi çok kalabalıktı. Bir martı iyice yaklaşmış kenar demirin üstünde duruyordu. Herkes fotoğraf çekiyordu. Fakat büyük bir martı sanki poz veriyordu. Selfi falan çekiliyorlar. Muhammed martıyı görür görmez ‘’Ya bunun karnı aç, neden yemek vermiyorlar’’ dedi. Hemen içeriye koştu restoran gibi bir yer var biraz sonra geldi belli ki bir dilim ekmek alamamış üzgündü. Biz izliyoruz ne yapacak diye. Biraz sonra nereden bulduysa elinde simit parçalarıyla geldi ve eliyle martıyı besledi. Biz şaşırmıştık. O anda fotoğraflarını çekebildik. Aklımıza Can Yücel’in şiiri geldi. Martılar için şöyle der; ‘’... Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin.’’ Bu ilişki bizi çok etkiledi. Martıların dilinden sokak çocukları anlar. Orada bizler anlamamıştık ama Muhammed martının aç olduğunu anlamıştı. Aslında bu durum insanların sokak çocuklarına yaklaşımıyla, sokak çocuğunun martıya yaklaşımının çelişkisiydi.
Belgeselin/belgesellerin tamamlanmasında katkılarımız nasıl olabilir diye düşünenlere;
www.sokagincocuklari.com        
 Projeyi kitlesel fonlamaya acılan site www.fongogo.com

SOKAĞIN ÇOCUKLARI | Trailer




428) Hacizli Emekliler...-Özcan yaman- 22 haziran 2018






Hacizli Emekliler...
Geçen hafta ülkenin başkenti Ankara’da idim. Kızılay, Sıhhıye caddelerinde ‘’Hacizli emeklilere çağrı’’ ilanları yerlere yapıştırılmıştı. Sokaklar toplumun aynasıdır. Ülkemizdeki emeklilerin sorunlarının ne boyutta olduğunu gösteriyor. Üstelik seçim öncesi.
16 yıldır ülkeyi yönetenler pembe tablolar çiziyor ve muhalefetteymiş gibi propanganda yapıyorlar. Ama özellikle Ankara’nın sokakları onları yalanlıyor. Hacizli emekliler var eyyy iktidar diyor, biz kredi verip para kazanacağız diyor... Onlar Kıraathanelerde emekliler torunlarıyla oturup hasbıhal edecekler kekler, börekler ve çaylar eşliğinde diyorlar. Ohal’i kaldıracağız diyorlar şaka gibi. Muhalefet ne derse iktidarda bir fazlası diyor gibi.
Durum şu ki;
Özgürlük, demokrasi, hak, hukuk adına var olan kırıntılarla bir seçime gidiliyor. Anti demokratik bir seçim dönemi yaşıyoruz. Eğer maazallah tek adam rejimi devam ederse Emekliler Kıraathaneler de tefecilere borç senetleri imzalamaya başlayacaklar gibi görünüyor.
Eğer 16 yıllık iktidar yıkılırsa, gelecekte emekli olacak çocuklarımıza tefecilere düşmeyecekleri bir ülkeyi kurma mücadelesinin şansını vermiş olacağız.

 

427)ADALET-- Özcan Yaman- Evrensel- 15 haziran 2018




ADALET

Adalet, zarar veren ile zarar gören arasında hakkaniyeti sağlamaktır. Mağdur olanın hakkını aramaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşamış olduğu en büyük katliam olarak tarihe geçen 10 Ekim 2015 anKARA katliamının 9. Duruşması 12-13 haziran 2018 tarihlerinde gerçekleştirildi.
Burada uzun uzun mahkemede yaşananları yazacak değilim. Zaten Evrensel’de okuyorsunuz. Fakat tarihe not düşmek bakımından ifademde geçen aşağıdaki satırları yazmak ihtiyacını duydum. Çünkü; 250 kişiden fazla katliam mağduru müşteki olarak günlerce, duruşmalar boyunca ifade verdik. İfade neden verilir? Davada belge, bilgi delil olabilecek araştırılıp incelenecek maddi gerçeklerin bulunup çıkarılması için verilir. Anlaşılan odur ki bizler mahkemeyi boşuna meşgul etmişiz. En az 250 kişinin ifadelerinden mahkemenin işine yarayacak hiçbir şey söylememiş, belge bilgi vermemişiz. Nereden mi çıkarıyorum, savcının hazırladığı mütaaladan.
Daha ilk duruşmalarda söyledik bizlerin derdi yalnızca sanık olarak yakalananlar değil. Onların arkasında olanlar diye. Bu dava kendini bilmez 3-5 sapkın teröristin cezalandırılma davası değil, IŞİD ya da her ne zıkkım ise adları bu örgüte yol veren resmi, sivil, tetikçi, kişi ve kurumlardır diye.
Ben bir gazeteciydim. Bir fotoğrafçı. Kamusal sorumluluğum yaşadıklarımı tanık olduklarımı kayıt etmem gerektiğini söylüyordu ama ben makinayı gözüme götüremiyordum. Karşımda acıyla kıvranan çırpınan insanların gözlerine bakarak deklanşöre basamazdım. Uzun bir süre çaresizce çekim yaptım. Bayraklar örtünmeye başlayınca ancak makinayı gözüme götürerek fotoğraf çekebildim. Beni ve benim gibi görüntü kaydedicileri arkadaşlarımızın kanlarına bastırarak, üstümüzde onların kan ve etlerini taşıtarak bu acıyı yaşatanlar bunu neden yaptıklarını çok iyi biliyorlar.
Ben bu davanın adaleti sağlayacak hukuksal bir zemin olmasını istiyorum/istiyordum.. Ben ölen arkadaşlarımın kardeşlerimin önümde siper olmaları sayesinde tesadüfen kurtulmuş bir tanığım. Patlamadan 3-4 saat sonrasından bahsetmek istiyorum.
Güvenlik şeritleri çekilmiş orada olayı yaşayan insanlara karşı polis tertibat almışken, bir polis amiri hemen yanıbaşımda aklımdan hiç çıkmayan şu cümleleri söylemiştir.
“Ne derlerse desinler, cevap vermeyin. Sineye çekin. Bu gün onların acıları var.” Gelin içinizden tekrarlayın. Bugün onların acıları var!”
Katliamdan birkaç gün sonra başbakan anket yaptırdıklarını söylüyor ve “Oylarımızda yükseliş trendi var” diyebiliyor.
Yine cumhurbaşkanı katliamdan önce seçim üstü “400 yerli ve milli” vekil istiyorum diyor.
O gün internetin yavaşlatılması ve zaman zaman kesilmesi bilinçliydi.
O gün basın açıklaması yapan 3 bakan yalan söylüyorlardı. Bu yalanlarını çektiğim video ve fotoğraflarla belgeledim.
O gün polisin gaz bombaları atıp, plastik mermi kullandığına tanık oldum.
O gün ambulanstan önce polis otosunun olay mahalline girerken canı yanan insanların barikat oluşturuarak durdurduğunu gördüm. Belgeledim.
O gün bir yandan gaz bombaları atılırken hızla olay mahalline girereken yine acı çeken insanların barikat oluşturmasını gördüm hemde peş peşe iki akrep in delil olabilecek kalıntıların üstünden geçtiğini gördüm, çektim.
O gün alana giren ilk ambulansın yaralı almadan çekip gittiğini gördüm.
O gün taksilerle ve özel otolarla karga tulumba yaralı insanların taşındığını gördüm.
O gün Pankartların sedye olarak kullanıldığını gördüm.
O gün bayrak ve flamaların parçalanmış insan bedenleri üstüne örtülüşlerini gördüm. O gün ben çok şeyler gördüm, fotoğraf makinamla belgeledim. Beynimle çektim.

Bu gün ikinci hayatımı yaşıyorum. Bu hayatı bana/bizlere siper olarak feci şekilde katledilen insanlara borçluyum. O gün söz verdim. Ankara katliamının sorumluları bulunup cezalandırılıncaya kadar bu davanın müştekisi, tanığı, mağduru olarak elimden gelen her şeyi yapacağım. Bu gün eğer hala delirmeden yaşıyorsam katledilen insanların ve onların arkasından oluşan bir büyük ailenin bir ferdi olarak gösterdiğimiz dayanışma sayesindedir. 
İlk andan itibaren çektiklerimi hukukçu arkadaşlara anlatarak teslim ettim. Görüntülerin toplanmasına gayret ettim. Yazılı sözlü sosyal tüm medyalarda paylaşmaya çalıştım. Yazdım. Uluslar arası medya kuruluşlarında paylaştım. Tüm dünyada fotoğraflarım kullanıldı.
Yaklaşık 2 ay olayın şokuyla yaşadım. Vicdanlı sağlıkçıların desteğini aldım. PDA (Psikolojik dayanışma ağı) yardımcı oldu. TİHV (Türkiye insan hakları vakfı) psikolojik destek verdi. Hakkımda rapor tanzim etti.
Katliamın 1. Yıldönümünde tüm sosyal medya hesaplarım ırkçı faşistlerce hacklendi.
Manevi tazminat davasını kazandım. Devletin sosyal risk sorumluluğu nedeniyle. Aynı devlet ceza davasında sosyal risk sorumluluğunu görmeyerek piyonlarla davayı sonlandırmaya çalışıyor.
Eyy Adalet nerdesin?







426-Ketıl ve buzdolabı ya da nesnelerin imgeleşmesi...Özcan Yaman-evrensel-8 haziran 2018



Ketıl ve buzdolabı ya da 

nesnelerin imgeleşmesi...

Seçimler hayatımıza yeni semboller kazandırmaya devam ediyor. Gezi direnişleri zamanında tavan yapan yaratıcılık seçim öncesi tekrarlanmaya başlandı. Hatırlarsanız penguenler, Twitter kuşu o günleri anımsatır. 
Bir cumhurbaşkanı adayından buzdolabının bir ülkenin gelişmişlik düzeyini gösterdiğini öğrendik. Şöyle demiş; “Buzdolabı satışı neydi? 1 milyon 88 bin. Nereye çıktı? 3 milyar 107 bine yükseldi. Demek ki fakir fukara değil, eğer her eve elhamdülillah buzdolabı giriyorsa refah seviyesi var demektir” dedi.
Diğer Cumhurbaşkanı Adayı Demirtaş halen tutukluyken, 16 Eylül 2017’de kendi Twitter hesabından bazı paylaşımlar yapılmıştı. Bunun üzerine cezaevi idaresi, Demirtaş’ın odasında ’tweet araması’ yapmış. Demirtaş da bunun üzerine yine Twitter’dan ”Odada twit bulunamadı doğal olarak. Çay için kettle vardı sadece, ondan da twit atılamayacağına kanaat getirildi. Twitter’ın kuşundan bile korkuyorsanız, darı ekmeyin o zaman” diye yazmıştı. 
Şimdi evde her buzdolabını açtığımda refah seviyemi düşünüyorum...
Yine bu yazıyı yazarken olduğu gibi kitılın düğmesine bastığımda ülkedeki demokrasi, hak, hukuk ve adaletin simgesine dokunuyormuşum gibi geliyor. Doğrusu daha bir sever oldum kitılı ...
En son duvarlara kitıl resmi çizip, ‘‘HDP vardır’’ diye yazan gençlerin tutuklandığını gördük. 
Aslına bakarsanız seçim meydanlarından alınan tüyo ile refah seviyesinin göstergesi olan buzdolabının ikonlarının duvarlara yapılmasını da beklerdim. Olmadı.:))
Bir zamanlar ülkedeki refahsızlığı dile getirenlere karşı o zamanların iktidar başı ‘‘Bakın evlere hepsinin üstünde anten var. Yoksulluk nerede hepsinde Tv var demişti.’’ O zamanın Türkiyesi’nden bu zamanın Türkiye’sine değişen TV yerine buzdolabı oldu. Nesneler, eşyalar kalkınmışlığımızın, refah seviyemizin imgeleri oldu çıktı. Kitıl iktidarın imgeleri karşısında muhalefetin imgesi oldu. Aslına bakarsanız buzdolabı TV büyük ev eşyası olarak geçerken kitıl küçük ev eşyası olarak biliniyor. İmge gücü olarak ise hepsini ezdi geçti. 
Sanat mı dediniz işte kitıl. İmgeleştirme mi dediniz işte ketıl. Demokrasi mi dediniz işte ketıl. Anlayacağınız ketıl buzdolabına karşı. Bakmayın küçüklüğüne çok işe yarıyor. Çay kahve yapar, yumurta pişirir, sıcak su sağlar hepsinden önemlisi tweet atar diyelim... 
Sizler de biraz düş gücünüzü zorlayın. Anahtar ketılda. Gençlerin dediği gibi mesajları ketıl veriyor. 
O halde ‘‘Bir oy Demirtaş’a diğer oy HDP’ye...
O halde nesnenin imgeleşmesi nedir diye soranlara açıklama ekleyelim:
(Düşsel olarak tasarlanan ve gerçekleşmesi özlem olarak duyumsanan şey, düş.”Onun imge ürünü olayları çoktur” (hayal, hülya)
Duyu organlarının dıştan algıladığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri, görüntüsü. Duyusal bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesneler ve olaylar.(Hayal, İmaj)
Bir nesneyi doğrudan doğruya yeniden tanımaya yarayacak bir biçimde göz önüne getiren şey, duyu organlarıyla algılanmış olan bir şeyin somut ya da düşünsel kopyası.)




425-İZLER VE SÖZLER - Özcan Yaman-Evrensel- 18 Mayıs 2018


İZLER VE SÖZLER

12 Mayıs Cumartesi günü “İzler ve Sözler” isimli Sennur Sezer’in yorumlarıyla çektiğim fotoğraflardan oluşan sergi Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezinde açıldı. Sizler bu satırları okuduğunuzda ben sergiyi topluyor olacağım. Sergiyi takip edenler hikayeyi biliyorlar ama uzakta olup görmeyenler için bir özet yapmak ve duygularımı paylaşmak istiyorum.
Sennur Abla, Evrensel gazetesi ve Evrensel Kültür dergisinde yayınlanan fotoğraflarıma yıllar içinde yorumlar yazıyordu. 2010 yılında 15-20 kadarını TÜYAP sanat fuarında sergilemek istemiş ve baskıları yaptırıp Sennur Abla’ya imzalatmıştım. Sennur Abla da sergiyi gezmişti. Sonrasında yazdığı yorumları fotoğraflarla birleştirmiş belki bir gün sergilerim diye hazırlamıştım ama Sennur Abla son hallerini göremedi. Toplam 50 yorumlu fotoğraf ve yarısı ‘ıslak imzalı’ olarak sergilendi.
Gıda-İş sendikasının girişimi, Barış Manço Kültür Merkezinin mekansal desteği ile bu sergi gerçekleştirildi. Sınıfın Aydını Sennur Sezer’le ortak açtığımız serginin, sınıfın sendikası tarafından organize edilmesi  Sennur Abla’ya yakıştı diye düşündüm.
Sennur Abla’nın hayata ilişkin söylediği o kadar çok sözler vardır ki, zaten bu yazıyı okuyanların bir çoğu bunları bilir. Kadınlar, çocuklar, işçiler, işsizler, aydınlar ve sanatçılarla ilgili... Biliyoruz ki sınıfla aydınlar arasındaki ilişkisizlik ya da ilişki problemlidir. Sennur Abla bu ilişkiyi özlü deyişiyle özetlemişti; “İşçi sınıfının yanında değil, içinde olacaksın.”
2010 yılında redfotoğraf grubu ile açtığımız “Mücadelede Kadın” sergisinde yaptığı konuşmayı şöyle bağlamıştı; “Fotoğraf; faşizme giden yolda ustura ağzında duran bir silahtır.” Fotoğrafçılara sorumluluğunu hatırlatıp ‘o’ silahı doğru kullanmamız gerektiğini söylemişti.
Bu günlerde bu iki hatırlatmanın ne kadar önemli olduğu ortada. Hasret ve özlemle Sennur Abla’yı anarken daha fazla yazmaya gerek olmadığını düşünüyorum.
Biraz da sergide yer alan fotoğraf ve yorumları paylaşayım.
Hayatta her canlı bir iz bırakır. İzler sözlerle buluşur ve ölümsüzleşir. Bu sergi de Özcan ve Sennur’un ortak sergisi olarak, başkaca yerlerde açıldığında bekleriz efendim.
https://www.evrensel.net/yazi/81483/izler-ve-sozler