Translate

Bu Blogda Ara

475-Okullu fotoğrafçı olmak- Evrensel 24 Ocak 2020-özcan yaman

Okullu fotoğrafçı olmak


Yıllar ilerledikçe anılar birikiyor. Zaman zaman anılarımızı aktarmakta önem kazanıyor.
Liseyi yeni bitirmiş, akademide okuyan Esat Papila’nın ‘fotoğrafa meraklı bir çocuk ‘ olarak beni çağırmasıyla Gülnur Sözmen’in Planar grafik/fotoğraf atölyesinde çıraklığa başlamıştım. Karanlık odacı derken Gülnur ablaya asistanlık yapar hale gelmiştim. Birkaç ay geçmişti ve üniversite sınavları falan derken bir gün Gülnur abla ‘Abi ne yapacaksın’ dedi. Ben de ‘Motor meslek lisesini bitirdim, motorcu falan olurum ya da teknik öğretmen okuluna giderim’ gibi bir şeyler söyledim. Bana ‘Manyak mısın sen, akademiye girsene hem fotoğraf bölümü de açıldı. Fotoğraf alanında gayet başarılısın’ dedi. Bende ‘Abla akademi burjuva okulu orada okumak için zengin olmak lazım. Bir rapido, şöhler, kağıt kaç para ben garibanım, Hem yetenek sınavı falan ben düz çizgi çizemiyorum’ deyince bana kızdı. Oğlum atölyede yok yok, stüdyo makineler hepsini kullanıyorsun zaten. Sen çalış yeter ki’ dedi. Hemen telefona sarıldı ‘Aslan sana bir çocuk yollayacağım akademi fotoğraf bölümüne girecek’ dedi.  Beşiktaş Yıldız Dershanesinde Ressam Aslan Eroğlu ve Mimar Sadri eşi Çiğdem o zamanlar akademi son sınıf ya da yeni bitirmişler güzel sanatlara giriş kursları veriyorlar. Ertesi gün gittim. Beni önce bir güzel sözlü sınav yaptılar. Neden güzel sanatlara girmek istiyorsun? Hayda… neyse her gün 9.00-13.00 arası elimde 50x70 duralit kağıt, kurşun kalem çiz babam çiz. Sıkı bir çalışmayla sınavlara girdik. Bir sürü aşamalardan geçtik. Garantiye almak içinde aynı zamanda Marmara Üniversitesinin de sınavlarına giriyorum. Sonuçta Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümünü 2. Olarak Marmara Üniversitesi Tekstil Bölümünü 40. (Ve benden sonra yedekler başlıyordu) kazandım. Heyecanla atölyeye gittim “Abla ben ne yapayım Tekstili de fotoğrafı da kazandım” deyince, Gülnur abla sarıldı ve dedi ki; Bak oğlum para kazanmak ve zengin olmak istiyorsan tekstil bölümü, ama sevdiğim işi yapayım diyorsan fotoğrafı seç. Sonra para verdi’ hadi kutlayalım git tatlı al bakalım.’ İkimiz pastaneden tatlıları aldık ve ilk kutlamayı böylece yaptık.
Gülnur Sözmen, Esat Papila ve Ercan Kabail bu dönemimin unutulmaz isimleridir.
1982 Yılında MSÜ. Fotoğraf Ana Sanat Dalında üniversiteye başladım. Yine planar grafikte çalışıyorum. Hatta geceleri orada kalıyorum. 4x5 inç linhof, 6x7 pentax, 6x6 Rolleifleks, 35mm Miranda ilk aklıma gelen makine parkuru, Elincrome paraflaş ve spot aydınlatma ışıkları ve Krokus agrandizörlü karanlık oda. Gülnur ablanın ciddi ciddi asistanı olmuştum. Bir yandan da ‘Ben zaten fotoğrafı biliyorum. Okul bana ne öğretecek ki? Diye kasım kasım kasılıyorum. İlk yıl neredeyse fotoğraf dersi yok. Ağırlıklı olarak güzel sanatlar kültürü üzerine. Diğer bölümlerle ortak dersler ve çoğu anfilerde yapılıyordu. Teknik resim, dünya sanat tarihi, Türk(iye) sanat tarihi, uygarlık tarihi (Hilmi Yavuz geliyordu) İngilizce, temel sanat eğitimi (Gevher Bozkurt geliyordu) gibi dersler ilk aklıma gelenlerden. Sonraları fotoğraf dersleri sayıları arttı. Temel fotoğraf, çekim teknikleri, görsel iletişim, fotoğraf felsefesi, siyah beyaz karanlık oda, renkli fotoğraf, fotoğraf fiziği, fotoğraf kimyası, portre fotoğrafçılığı, belgesel fotoğraf…
İlk yılı atlattık ikinci yıla girdiğimde hayatımın değişme noktalarından birini daha yaşadım. Belgesel dersi hocamız Sabit Kalfagil beni yanına çağırdı ‘şehir tiyatrolarından fotoğrafçı istiyorlar, gözüme seni kestirdim. Engin Uludağ beyi gör benim yolladığımı söyle’ dedi. Heyecanla Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’na gittim. Basın bürosunda Tayfun Türkili ile Engin Uludağ’ı buldum. Bana portfolyon nerede? dedi. Şaşırmıştım, yok dedim. Hiç tiyatro fotoğrafı çekmedim ama yapabilirim dedim. Sonra madem Sabit yolladı işe yararsın, ama yönetim kuruluna seni önermem için tiyatro fotoğraflarını görmemiz lazım’ dedi. Sezon bitmiş, Rumeli Hisarında yaz oyunları başlayacaktı.  İki tane ilford HP5 (400 asa) film verdi. ‘Ben kapıya yeni fotoğrafçı olarak ismini vereceğim prova günlerini öğren bu 2 filmle çekimleri yap kağıda bas getir. Sonra yönetim kurulu ne derse o’ dedi. Neyse ‘Antonıus ve Kleopatra’ oyunu 70 kişilik kadrosuyla Rumeli hisarı kalesinde ilk çektiğim tiyatro oldu. Ben çekimleri kendimce bitirdim. Yönetmen haber yolladı yarın fotoğraf provası var fotoğrafları çekeceksin, flaşı unutma! Allah allah ben çektim ama falan. Ertesi gün flaş makine hazır gittim. Burçin Oraloğlu ‘yeni fotoğrafçı sen misin’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Ben sahne sahnede durduracağım sen de flaşla çekeceksin’ dedi. Elindeki listeden ‘birinci perde bilmem kaçıncı sahne’ diyor, oyuncular yerlerini alıyor poz vermeye başlıyorlar. Ben de çekiyorum. Böylece 4 film bitirdim. İki ayrı zarfa bir kendi kafama göre flaşsız çektiklerimi diğer zarfa onların poz verdirerek flaşla çektirdiklerini koydum Engin Uludağ’a verdim. Sonrada durumu anlattım. Bana ‘seni telefonla ararız bir inceleyelim’ dedi.
Böylece bir yandan atölye diğer yandan şehir tiyatroları ve okul hayatım sürmeye başladı.
(devamı haftaya)
Fotoğraf Özcan Yaman arşivi. Gülnur Sözmen'le...


474-Hayatı anlamlı kılmak- Evrensel 03 Aralık 2020- özcan yaman

Fotoğraf: Özcan Yaman

Hayatı anlamlı kılmak

İnsanlar, yüz yıllar boyunca hayata anlam katmak için bilim ve sanat denilen alanlar yaratmışlar. Bilim çok mu gerekliydi? Evet.
Bilimsel gelişmelerle insanın doğa karşısında güçlenmesi, hayatı kolaylaştırıcı icatlar yapması ne güzel, ne faydalı... Hastalıklara karşı ilaçlar; makineler, bilgisayarlar, akıllı telefonlar... İnsanlık aleminin somut dünyasıdır.
Peki ya sanat? Çok mu gerekli? Evet.
‘Hayatın bir anlamı olmalı’ deriz. Düşüncelerimizin farklı araç ve gereçlerle ifade edilmelerinin gerekliliği sanat dediğimiz alanı açar. Tasarım, kurgu ve sunuş bir sanattır. İnsanlık aleminin soyut dünyasıdır.
Bilim de sanat da nesnel gerçeklikten yola çıkarak hayatın yeniden uygulama ve yorumlanmasıdır.  Bizden bağımsız, mevcut koşulların olay ve olguların dünyasından bahsederiz. Uygulamak ve yorumlamak; neyi? Nesnel gerçekliği. Nasıl? İşte burada bir yönteme ihtiyaç duyarız.  Bu yöntem bizlerin dünyayı algılayışı ve yorumlayışı olur. Bilim de sanat da ideolojik bir içerik taşır.
Bilim deyince şöyle bir dururuz, ‘insanlık için faydalı bir alan’ deriz. Sanat mı? ‘Parası olanın işi’ deriz. Oysa sanat olmasa bilimin de olamayacağını pek düşünmeyiz. Bir tahterevalli düşünün bir ucu bilim diğer ucu sanat. Biri olmadan diğeri olmaz. Felsefe doğru düşünme, yol ve yöntem araştırma alanıdır. Yüz yıllardır felsefe insanlığın ilerlemesinde önemli olmuştur.
‘’Düşünce mi, madde mi önemlidir ya da önce gelir?’’ sorusu uzun yıllar tartışılmıştır. Dünyayı yönetenler bu iki düşünce biçiminden biriyle nesnel gerçekliği yorumlamışlardır. Marx bu iki karşıt düşüncenin birlikteliğini göstermiş ve ‘Diyalektik materyalizm’ olarak tanımlayarak yöntem meselesini çözmüştür. Tarihi anlama ve sınıflandırmayı da ‘Tarihi materyalizm’ olarak bilimselleştirmiştir.
Yani saf bilim, saf sanat, saf siyaset ya da saf diye bir şey yoktur. Belki karşıtlardan biri ortadan kalkarsa ‘o’ saflık o zaman mümkün olabilir. Dünyayı algılamak, yorumlamak ancak diyalektik materyalist yöntemle mümkündür ki bu öğrenilmelidir.
Yöntem bize neyin nasıl olduğu ve bunun nerede aranabileceğini söyler/gösterir. İster bilimde ister sanatta kullanalım. Dünya ideolojik olarak dün olduğu gibi bugün de iki kutupludur. (Gerçeklikte olay ve olgular çalkantılı olsa da.) Orta Çağ yıkılalı çok oldu. Yeni Çağ denilen dönemin büyük bir bölümü geçildi ve ileri bir çağa girildi. Yüz yılları devirip ilerlemek çağ atlamaksa rakamsal olarak atladık. Hoop milenyum çağı. Ne değişti? Hiç. Kimilerine göreyse vahşi kapitalizmden, insani kapitalizme geçildi. Ne değişti? Hiç. Değişmeyen ne? Üretim ilişkileri ve mülkiyet ilişkileri. O halde şimdiki zamanı algı ve sanal gerçeklik çağı olarak nitelemek yanlış sayılmaz. Aşsız, işsiz, açlık ve yoksulluk sınırlarında yaşayan milyonlar sanal gerçeklikle maalesef doymuyor. Ama beyinleri kandırılabiliyor. İşte insani kapitalizm budur.
Tekrar başa sararsak, nesnel gerçekliğin yorumlanması bilimde ve sanatta sınıfsallığa bağlıdır. İhtiyaç duyduğun yöntem, yorumlamada ortaya düşünce koymanda yeniden biçim kazanırken bilim eseri veya sanat eseri olarak çıkar. Sanat akımları bu yüzden vardır. Sanat akımları da bir öncekine karşıt olarak çıkmış ve sonuçta aynı tarafa doğru yönelmişlerdir. Birbirlerinden çok şey öğrenip ilerlemişlerdir.
İki kutuplu dünyanın bir kutbu olan kapitalizm bugün hakim sınıf olarak bilimi de sanatı da elinde bir şirket gibi yönetirken, bilim insanlarını ve sanatçıları bu şirketin birer çalışanı gibi sömürmektedir. Bu sayede dünya sistemini ideolojik olarak yönetmektedir. Sağlık, eğitim, barınma alanları sistemi ayakta tutacak şekilde planlanmaktadır. Sanat ise sistemi algısal ve sanal gerçeklik içinde tahvil senetlerine dönüşmüş alanlar olarak kullanılmaktadır. Peki ne yapacağız?
Diğer kutbun ideolojik mücadele yöntemini kullanacağız. Sınıfa karşı sınıf olacağız. Sosyalist ideolojinin yöntemini kullanarak bilim üreteceğiz. Sanat eserleri üreteceğiz. Varsın yok saysınlar, varsın dışlasınlar, Brecht’in sözünü hatırlayacağız; ‘’Biz, estetiğimizi mücadelemizin gereksinimlerine göre yönlendiririz’’.
Yeni yılın ilk yazısında, dertleri ortak olanların sorunlarını paylaştığı, mücadelelerini birleştirdiği; akıl, bilgi ve birikimle dolu güzelliklerin yaşanmasını diliyorum...

    473-Yakarsa dünyayı garipler yakar!-Evrensel 27 Aralık 2019-özcan yaman



    Yakarsa dünyayı garipler yakar!

    Her yeni yıla girerken hoş geldin denir. Yeni dediğimize göre bir de bunun eskisi var demektir. Her yeni biraz da eskimeye yüz tutmuş demektir. Geçen yıl yeni olan bugün eski oldu. 365 gün sonra 2020 de eski olacak. Bu bir devinim aslında…
    2000 yılına çifte bayram havasında girmiştik. Hem yeni bir yıla hem de Milenyum çağına. 3. bin yılda insanlık tarihinin geldiği yeni bir çağda yaşamak yani. Savaşların son bulduğu, barışın egemen olduğu, kardeşliğin huzurun geliştiği, doğanın korunduğu yeni bir çağ diye sunuldu. Sonuçta vara vara açmazların, savaşların, doğanın talanının pervasızca sürdüğü limanlara vardık.
    Tarihten ve doğadan alınmayan dersler ağır faturalar çıkarır. Sonuçlarını biz hissetmesek de çocuklarımız, torunlarımız çeker. Ne yapmalı? En kabasından bu düzen değişmeli!
    Müslim babanın bir şarkısı vardı. ‘Yakarsa dünyayı, garipler yakar’ diye.
    Garipler yakacak sonunda dünyayı, doğrudur. Gerçekte haramileri tepede tuttuklarının farkına vardıklarında. Çünkü garipler olmasa fabrikalar, tarlalar, bilgisayarlar çalışmayacak. Üretim araçlarına sahip olanların dünyaları parçalanacak. Milyonlarca garibin emekleri haramzadeler tarafından kullanılarak paraya çevriliyor. Garipler de karın tokluğuna şans oyunlarına bel bağlayıp ‘ya çıkarsa’ umuduyla yaşıyor. Bilgi en kıymetli hazine. Bilgiyle ve pratikle gelişecek garipler akımı gecekondulardan gelip meydanları zapt ettiğinde fabrikaları, tarlaları kilitlediğinde zannetmeyin ki ülke batacak. O zaman kutlanacak yeni yıllar bayram olacak. Zarar gören, bir avuç azınlığın ve onların iktidar gücü olacaktır.
    2019 yılını geride bırakırken bu günkü dünyaya bir bakalım. Ama hangi gözlükle ya da hangi açıyla baktığımızı bir sorgulayalım. Egemenlerin açısından bakarsak bir başka, işçinin emekçinin açısından bakarsak bir başka dünya görürüz. Sonra da kendimize bakalım biz neredeyiz? Egemenlerin sınıfında mı? İşçinin, emekçinin, memurun olduğu sınıfta mı? Bırakalım ‘ya çıkarsa, yarın zengin olursam’ hayallerini. Can Yücel'in deyişiyle; ‘Sınıfını bil safa gel’. Unutmayalım hangi sınıfta olduğumuzu. Bunu hatırladığımızda gerçek yeni yıllara gireceğiz.
    Sanatçı, aydın, bilim insanları da bu sorgulamanın içinde elbet. Korunaklı gibi görünen bu alanlarda kimseyi ayrıcalıklı yapmıyor. Sennur Sezer’in deyimiyle; ‘İşçi sınıfının yanında değil, içinde olmak’ yani.
    Madem ki yeni yıl. Yeni yıl en çok da çocuklar için, gelecek için, o zaman Şükrü Erbaş’a kulak verelim;
    Fotoğraf: özcan yaman

    472-Yeni bir yıla doğru...evrensel 13 aralık2019-özcan yaman


    Yeni bir yıla doğru...
    39 yıl önce tam bugün Erdal Eren’i astılar. “…Biz karşımızdakiler gibi bir avuç değiliz. Biz halkız. Bak sana bizden olanları iyiyi, güzeli, haklarını isteyenleri sayayım. Ben varım, babam var, sen varsın, kardeşlerim var, ablam bacım var, sonra köydeki dayılarım, şehirdeki amcalarım ve onların akrabaları, komşuları var, onların arkadaşları, onların oğulları, kızları, benim okul arkadaşlarım, onların arkadaşları, onların akrabaları, amcaları, dayıları var ve yine onların... saymakla bitiremeyeceğim kadarız biz. Gördün mü ak saçlı boncuk gözlü anacığım saymakla bitiremiyorum. Yeter ki omuz verelim birbirimize. Yeter ki destek olalım ortak mücadelemizde…’’ (Erdal’ın annesi Şadan Eren’e yazdığı son mektubundan)
    13 Aralık 1980’de faşist diktatörlüğü yargılayan Erdal Eren’i şükranla anıyorum.
    HAVALAR DA İYİCE SOĞUDU
    2019 yılının bitmesine iki hafta kaldı. Zamlar geldikçe geldi, ücretler eridikçe eridi, alım gücü düştükçe düştü. Asgari ücret ve emekli aylıkları mı? Hiç umutlanmayın. Savaş ve mermi ekonomisi almış başını gidiyor. Sadaka kültürüyle uyutulmaya devam yani…
    2020 yılını farklı kesimler farklı kutlayacaklar. Tatlı bir retorik olarak söylenen ‘sevinçte ve tasada birlik ve beraberlik’ hayal olmaya devam edecek. En zengin yüzde 20 ile en yoksul yüzde 80 arasındaki gerilim arttıkça artıyor. En zenginlerin sevinçleri ile en yoksulların sevinçleri bir olabilir mi? Ya da En zenginlerin tasaları ile en yoksulların tasaları bir olabilir mi? Bu çelişki yıllardır artarak sürüyor. Muhalefeti birleştirmeyi başaran bir iktidar elindeki olanakları rantiyeye sunmak için türlü yol ve yöntemleri buluyor. Bir demokrasicilik oyunu oynanıyor ve kuralları da hep onlar kuruyor. Eğitim, sağlık ve konut sorunu halkın çıkarınaymış gibi en zenginler sınıfının çıkarlarına hizmete devam ediyor. Birçok örnek vermek mümkünse de şu soruyu sormak yeter belki. Meclisin üçüncü büyük partisi HDP. Belediye seçimlerinden sonra yaşanan kayyum rezaleti ortada neredeyse HDP’nin seçimle aldığı tüm belediyeler lağvedildi. HDP Eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş hapiste sanatsal becerilerini geliştirmekle meşgul ediliyor. (Hatırlayın telefonda şarkı yapmayı, hatırlayın Ketıl’dan tweet yollamayı, hatırlayın öykü kitaplarını, hatırlayın yaptığı resimleri…) TRT’den, holding uzantılı havuz medyaya kadar, her akşam HDP ve sol muhalefet hedefe konuyor. Yetmezmiş gibi ekranlarına uzman, bilim insanı diye çıkardıkları yandaşlarıyla objektif, tarafsız ve gücü özgürlüğünde yayıncılık(!) yapıyorlar. Sabah akşam sövdükleri HDP ve sol muhalefete karşı itibarsızlaştırma ve karalama kampanyalarını sürdürüyorlar. Sanki HDP’nin temsilcileri yok. Sanki iktidarı eleştiren muhalefet yok. Güllük gülistanlık içinde bir Türkiye’de yaşıyoruz! Kara komedi örneği fabrika bacalarına filtre takma mevzuuna girmeye gerek bile yok. Yirmi yıldır çocuklarının kemiklerini isteyen Cumartesi Anneleri’ne yeri geldiğinde şiddet uygulayan bir devlet, Diyarbakır’da anneleri, aileleri örgütleyip sabah akşam HDP’ye yükleniyor. Neden?
    Belediye seçimlerinden sonra hezimete uğrayan partili cumhurbaşkanlığı ve AKP hükümeti yara aldı. Karanlığa atılan bir çizik oldu. Oradan sızan ışık büyürse ne yaparız derdine düştüler… 2019 yılını işte bu gerçeklikle sonraki yıla devrederken o karanlığın daha da yırtılmasını sağlayacak bir muhalefetin örgütlenmesi hayırlara vesile olacaktır diyeyim.  
    2019 yılını uğurlarken İstanbul’da iki güncel sergi açılıyor.

    "KARANLIKTAN, AYDINLIĞA"


    Her yıl Mehmet Atay anısına düzenlenen DKD (Divriği Kültür Derneği) ile redfotoğraf’ın gerçekleştirdikleri ‘‘Karanlıktan-Aydınlığa’’ fotoğraf sergisi 18 Aralık’ta DKD Mehmet Atay Sergi Salonu’nda gerçekleştirilecek. Sergide 32 fotoğrafçının 60 fotoğrafı yer alıyor. 22 Aralık’ta da İbrahim Karaca ve Erdal Erzincan’la bir etkinlik gerçekleştirilecek. İzlemek isteyenler için;
    Divriği Kültür Derneği: Adres: İstiklal Cad. Suriye Pasajı No: 348 Kat:2 Beyoğlu-İstanbul Telefon: 0212 292 20 20

    "DEPREMİNİ BEKLEYEN İSTANBUL"


    Bu yıl İstanbul’da yaşanan deprem, tekrar bu olgunun tartışılmasını sağladı. Bir meslek örgütü olan TMMOB bu gerçekliği gündemde tutmak üzere mimarlık öğrencileriyle bir atölye çalışması gerçekleştirdi. Ben de atölye kapsamında fotoğraf çalışmalarında destek oldum.
    ‘‘Depremini Bekleyen İstanbul’’ temasıyla 23 Aralık-10 Ocak 2020 tarihlerinde gerçekleşecek olan sergi izleyicilerini bekliyor.
    TMMOB Sergi Salonu: Kemankeş Karamustafa Paşa, Kemankeş Cd. No:31, Karaköy Beyoğlu/İstanbul

    471-NEOOSMANLI VE YENİ TÜRKİYE- Evrensel 29 kasım 2019-özcan yaman


    (Fotoğraf: Murat Bergiİftar sonrası Eyüp’te fotoğraf çektiren bir aile. Osmanlı tarihinin yeniden kurgulandığı televizyon dizileri oldukça popüler. İsteyenler, seyyar kurulan stüdyolar sayesinde bir anlığına Osmanlı Hanedanı’nın bir parçası olabiliyorlar.

    Neoosmanlı yeni Türkiye


    Beyliklerden imparatorluğa, imparatorluktan parçalanmaya yaklaşık 600 yıl süren Osmanlı hanedan imparatorluğu sonunda Türkiye oldu. 
    Osmanlı’yı yıkan feodalizmden kapitalizme geçiş zamanına ayak uyduramamasıdır. Birçok ülkede hanedanlıklar yıkılmıştır ve biri de Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Osmanlı’nın nesini severiz? Kardeş katliamcılığını mı? haremini, halifeliğini, Osmanlıcasını, Yeniçeri Ocaklarını, ağalık sistemini mi? Venedik kapılarına dayanan işgal ve fetihçi ruhunu, antilaikliğini mi? Hukuk sistemini, sarık-cüppesini mi? Seçin gitsin.
    Zaman zaman Osmanlı ruhu canlandırılıyor. Dünya lideri ülke olmak, Ortadoğu ve Balkanlarda ağırlık koymak, batıya caka satmak Osmanlıyı kaldığı yerden devam ettirme sevdasından kaynaklanıyor. ABD ile Rusya arasına sıkışıp Ortadoğu bataklığından medet ummak. Tebaa ve cemaat kültürü ile toplumu uyutmak. Din, iman, sermaye ve kudretli ordu ile alimallah marş marş ileri.
    FOTOĞRAF AÇISINDAN BURADAN BAKARSAK NASIL OLUR?
    19 Ekim/7 Kasım 2019 tarihlerinde sessiz sedasız bir sergi bana bunları hatırlattı. İFSAK’ta açılan sergi izlenmesi gereken bir sergiydi. Geç oldu paylaşmam ama hep aklımdaydı. Fotoğrafçı Murat Bergi proje dahilinde çektiği fotoğraflarla “Neo Osmanlı Yeni Türkiye’’ adıyla açtığı sergi için şöyle diyor; “Zamanın ruhundan bahsedeceksek eğer, yaşadığımız dönemi neyle tarif edeceğiz? Geçmişe özlem, ihya arzusu? “Çılgın’’ projeler; “EN’’lerle ifade edilen büyüklük tutkusu? Bugünü ve geçmişi birbirine bağlayan süreklilik; icat edilen tarih, ihmal edilen destanlar? Hepsi ve daha fazlası muhafazakar bir kimliği yeniden inşa eden yapı taşları. Bu kimliğin etrafında örülen hikaye gücünü ecdattan alıyor. Son model tekniğiyle “yerli ve milli’’ bir istikbal vadediyor. Buna karşın “kökü dışarıda’’ trendleri “makbul’’ beğenilere dönüştürüyor. Bu hikayeyi temsil eden sembollerin peşine düşerken hep şu soru oldu aklımda. Sokakta, meydanda televizyonda kısaca her yerde karşılaştığımız hayaller hangi hayatlarda yaşanır?’’
    Murat güncel toplumsal çelişkiyi proje kapsamına alıp fotoğraflamış. Sergisini İFSAK’ta açmış. Gerçekten her gün görmek zorunda kaldığımız İslam ve Osmanlıca muhafazakarlığını tarihe notlar düşer gibi göstermiş. İnternet sitesinde fotoğraflarını yorumlarıyla birlikte izleyebilirsiniz(http://www.muratbergi.com) 
    Reis dede selamünaleyküm
    Hazır yeri gelmişken geçen hafta tüm havuz kanallarında ballandıra ballandıra gösterilen videodan Sabah gazetesinin internet sitesinden aynen aktarıyorum: “Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın İzmir’e yaptığı ziyaretten geriye güzel görüntüler kaldı.
    Erdoğan’ın konuşma yaptığı sırada İzmir Milletvekili Binali Yıldırım’ın yanında oturan küçük kız, “Reis dede, selamünaleyküm” dedi. Salonda herkesi güldüren bu çıkışın ardından Erdoğan, “İşte bu da bir Hatice” dedi ve güldü.
    ‘Yaşasın İslam, elimizde Kur’an’     
    Minik kız daha sonra “selamünaleyküm, aleykümselam, bu ne güzel kelam. Yaşasın İslam, elimizde Kur’an...” diye devam etti…” (https://www.sabah.com.tr/gundem/2019/11/24/baskan-erdoganin-izmir-ziyaretine-damga-vuran-minik-kiz-reis-dede-selamun-aleykum) İşte böyle sosyologların işi zor…

    Murat Bergi kimdir?
    Samsun’da doğdu. Fotoğraf çalışmalarına 2008 yılında Fototrek Fotoğraf Merkezinde aldığı çeşitli kurs ve atölyelerle başladı. Çektiği fotoğrafların bir kısmı National Geographic Magazine dergisinin global editörleri tarafından internet sitesinde yer alan çeşitli derlemelerde yayımlandı. Bununla birlikte haftalık olarak Cumhuriyet gazetesinin haftalık Cumhuriyet Pazar ekinde fotoğrafları “Bir Resim Bin Kelime” başlığı ile yayımlanmıştır. Fotoğraf çalışmalarını Türkiye’deki milliyetçi-muhafazakar-piyasacı dönüşümün muhafazakar hayat tarzı ile etkileşimi üzerine yoğunlaştırmıştır. Belgesel çalışmalarını İFSAK Belgesel LAB bünyesinde devam ettirmektedir. Aslen özel sektörde vergi müşaviri olarak çalışmakta olup İstanbul’da yaşamaktadır.


      
    Keşan’da bir sünnet düğünü. Tuğra, ailelerinin şehzadesi sünnetlik çocukların da kıyafetlerinin ayrılmaz bir parçası.



    Panaroma 1453 Fetih Müzesi. Top sesleri, at kişnemeleri ve mehter marşı eşliğinde müze bekçisi hariç ziyaretçiler fetih ruhunu yeniden yaşıyor.



    İstanbul Trump Tower üzerinde yer alan dev billboaddta TRT'nin Payitaht Abdulhamit dizisinin reklamı. Yedi düvele kafa tutan Abdulhamit mitinin yaratımı için yapılan büyük prodüksiyonların reklamı kaderin cilvesiyle ABD başkanı Donald Trump'ın ismini taşıyan binada yer alıyor.



    470-SİZ UYURKEN- EVRENSEL 15 KASIM 2019 - ÖZCAN YAMAN


    Siz Uyurken…

    Sınıflı bir toplumda iki kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Bilimden sanata kullanılan tüm kavramlar da ait olunan sınıfsal içeriğe göre anlam taşıyor. O yüzden neredeyse tüm kavramlar önüne ya da arkasına ek yapılarak kullanılır. 
    Örneğin ‘demokrasi’ kavramı. Nasıl bir demokrasi diye sorduğumuzda ‘burjuva demokrasisi’ ya da ‘halk demokrasisi’ diye açarız. Bu örneği hak, hukuk, adalet, özgürlük, sanat, bilim … diye çoğaltın.
    Örneğin ‘yarışma’, ‘ödül’ bunlar da sınıfsal bakımdan konumlandırılabilir. Kapitalist sistemde yarışma, ödül; ne, nasıl bir anlam taşır? Önce hangi sınıfsal açıdan baktığımızın altını çizmek gerek. Dahası, hangi sınıfa ait olduğumuzla ilgilidir. Hakim sınıf kavramlara, nasıl bir içerik/anlam veriyorsa öyle kabul etmemiz isteniyor. Karşı literatürle çıktığınız zaman muhalif, marjinal veya modası geçmiş düşüncelere sahip kişi (Sıradan, bilim insanı, sanatçı fark etmez) olarak yok sayılırsınız. Bir şekilde sesiniz ve görünürlüğünüz artarsa ilerleyen dönemlerde yeni kavram ve söylemlerle liberalleştirilirsiniz ve hizaya getirilmeye çalışılırsınız. Sonunda ‘Bir zamanlar öyleydi şimdi böyle oldu’ denir.
    Başa çıkılamayanlar için ise ‘Eh artık ne yapalım o zaman onlara paye verip kullanalım’ olur. Böylece karşıt görüşlülere / muhaliflere demokratik davranılmış olur. Bu da burjuva düzenine prestij kazandırır. Örneğin, Nâzım Hikmet, Yılmaz Güney, Orhan Kemal… Sonra mı? İşi parayla para kazanmak olan bankaların, holdinglerin cicili bicili kültür sanat kurumlarında çok satan klasikler olarak eserleriniz yer alabilir. Ve telif hakları, miras hukuku derler… Bir banka neden Nâzım ve diğer sanatçılarımıza böyle değer verir? Örneğin bu şiir o bankanın yayınları arasında yer alabiliyorsa bir kez daha düşünmemizi gerektirir.


    ‘‘…Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, / ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. / Vatan çiftliklerinizse, / kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, / vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, / vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, / vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, / vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, / ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, / vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, / vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, / ben vatan hainiyim. …’’ Nâzım Hikmet 1962 
    Zaman zaman bazı demokratik kitle örgütleri güzel, faydalı sanat etkinlikleri yapmak isterler ve ‘hadi bir yarışma’ açalım derler. (Yarışmalar konusunda görüşlerim sabit.) Neden, diye sorarım. Farklı önerilerde bulunurum.  (Bu köşede daha önce yayımlanan ‘Yarış-ma Kültürü’ adlı yazımda) Özetlersem; sol, sosyalist, demokratik kurumların, vakıf ve derneklerin yarışma açmaları ve sistemin içeriğiyle ödüller koymalarını doğru bulmuyorum.  
    Geçen ay İzmir Büyükşehir Belediyesi Adnan Saygun Kültür Merkezinde ‘‘Siz uyurken’’ isimli bir fotoğraf sergisi açıldı. Hacimli bir foto-öykü albümü basıldı. Öncelikle böyle güzel bir çalışmaya olanak sundukları ve destekledikleri için İzmir Büyükşehir Belediyesine ve kültür/sanat işleri müdürlüğüne teşekkür edeyim. İFOD derneği üyesi bir grup fotoğrafçının uzun soluklu çalışmalarıyla gerçekleşen proje bence bu konuda ‘Nasıl yapalım’ diye düşünen kurumlara örnek olmalı.

    SİZ UYURKEN;
    Belediye kurumlarında çalışan işçi ve memurların (Keşke üst düzey yöneticiler, belediye başkanı, yardımcısı vb. kişiler de olsaydı. Belki ikinci bir çalışmada) gece mesailerini belgelemişler. Otobüs, trenlerin temizlenmesi, elektrik, kanalizasyon tamir ve onarımları gibi. Her bölümle ilgili çalışan kişi portresi ve çalışmalarından kesitlerin yer aldığı fotoğraf öyküleri. 55 foto öykü. Uzun zaman ve emek harcanarak hazırlanmış.
    İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) Üyesi Fotoğrafçılar, Adil Alpkoçak, Ahmet Kılıç, Ayhan Turan Menekay, Ayşe Aytün Aytar, Celal Erdem, Kamile Kurt, Levent Aydınoğlu, Nejat Gündüç, Nihal Ağruslu, Özlem Sülo, Şenol Sert, Ufuk Karhan, Veyis Polat’ın birlikte gerçekleştirdikleri belgesel bir ‘foto-öykü’ çalışması.
    Kurumlar illa fotoğrafla bir şey yapacaklarsa boş verin yarışmayı demek istiyorum. Dayanışma ve kolektif çalışmalarla kalıcı işler yapın. Bu çalışma, sergi ve foto-öykü kitabı bunun güzel bir örneği.
    10 Ekim günü Ankara Katliamı’nın 4. yılı nedeniyle etkinlik için bulunduğum İzmir’de Adnan Saygun Kültür Merkezi Sergi Salonu’nda, tesadüf olarak denk geldiğim Veyis Polat ile Nejat Gündüç ile hem tanıştım hem de serginin kitabını edindim. Bu çalışma üzerine epey daha yazılır, konuşulur. Belki ileride uzun uzun yazma fırsatım olabilir ama yerim dar. Bu çalışmaya katkı ve emek sunan yukarıda saydığım fotoğrafçı arkadaşlara, projenin öznesi olan işçi/memur tüm çalışanlara şükranlarımı sunmak isterim. Örnek ve kalıcı bir çalışma olmuş. Yarış-ma değil, dayanışma güçlendirir diyerek başarılarının devamını diliyorum.






    FOTOĞRAFLAR SERGİ KATALOĞUNDAN

    469-BELLEK VE FOTOĞRAF-Evrensel 1 kasım 2019-özcan yaman

    BELLEK VE FOTOĞRAF
    “Bütün fotoğraflar, unuttuklarımızı hatırlatmak için vardır. Bu açıdan bakıldığında fotoğraf; resmin tam tersidir. Resim, ressamın hatırladığını kaydeder.
    Her insan, her birimiz farklı şeyleri unuttuğumuz için bir fotoğrafın bir resimden daha farklı biçimde, ona bakana göre anlamı değişebilir…” JOHN BERGER




    Mekan/Zaman Ve Bellek ‘’Geçmiş-Gelecek’’
    Mekan/Zaman birlikteliği ‘Belleği’ oluşturur. Bellek; Bir ‘zaman’ sürecinde ve ‘mekan’da gerçekleşir. . İnsanın doğayla olan mücadelesiyle başlayıp, kendini sürekli yeniler ve geliştirir. İnsanlığın doğayı tanıma bilme ve dönüştürme çabaları kültür kavramını oluşturmuştur. İnsanlık tarihinin kültürel gelişimini iki alanda özetleyebiliriz. Bu alanları “Bilim ve Sanat” olarak tanımlarız.
    İletişim araçları ses,yazı ve görüntü (resim,video-fotoğraf)aynı zamanda bellek araçlarıdır. Bugün 3000 yılın tanıklarıyız. Hatırlanırsa Milenyum çağına 2000 lerin sonunda şaşaalı kutlamalarla giriş yaptık. Rivayet olunur ki; İnsanlık güzel bir geleceğe, Hak, Hukuk ve Adaletin sağlandığı, Ekoloji, Barınma, Sağlık, Eğitim gibi sorunların tarihe karıştığı yeni bir binyıl olacak (tı). Oysa bu gün yaşadıklarımız yani Milenyum çağının ilk 20 yılında Savaşlar, Rant düzeni, Hak, hukuk ve Adaletsizlikte sınır tanımaz bir şekilde insanlığın yok edilişine doğru gitmekte.
    Yaşadıklarımız göstermiştir ki; Adaletsizliği yaratan koşullar ortadan kalkmadan gerçek huzur ve mutluluk gelmeyecek!
    Nasıl bir dünyada yaşıyoruz?
    Dünyadaki tüm üretimlerin %80lik dilimini nüfusun %20si , Nufusun %80 ni ise tüm üretimin %20sini paylaşıyor. Bu durum aşağı yukarı Ülkemiz için de geçerlidir. Toplumun birikimlerinin belli bir zümre tarafından kullanıldığı, Barınma, Sağlık, ve Eğitimin sosyal devlet sorumluluğundan çıkarıldığı milenyum çağında sorumluluklarımızda o derece ağırlaşıyor. 
    Fotoğraf bu anlamlarda önemli bir işleve sahiptir. Dün’ü – Bu gün’le karşılaştırmamızı sağlar. İçinde bulunduğumuz zamanın ve mekanların değişimi, yaşayan nesille birlikte yok olup giderken, fotoğraflar sonraki kuşaklara bu değişimi gösterir. Değişimin sonuçlarının doğru - yanlış, iyi - kötü gibi ortaya konmasını sağlar. Neden – sonuç ilişkisi kurulur ve yeni neslin önlem almasını, düşünmesini ve ne yapmasını da söyler. Bu nokta politik alandır. İnsanlık tarihi göstermiştir ki; Egemenlerin parayla ilişkileri sürdükçe, Adaletsizlik piramidi tersine çevrilmeden kurtuluş yok. Fotoğraf yaşananları ve yaşanmışlıkları kayıt altına alır. Gelişen teknoloji artık her kesin fotoğraf çekebildiği bir duruma gelmiştir. Fotoğrafın Doğrudan, Kavramsal ya da kolaj yöntemiyle yapılması fikirlerin hayata geçirilmesini sağlayabilir. Fotoğraf bilgi, birikim ve felsefeyle ele alındığında hayata dokunur.
    Sorulması gereken soru
    Bilimin ve sanatın toplumsal gelişime ne oranda yararlı olduğudur. Bilim ve sanat insanları, insanlığa hizmet amacıyla üretirler ve paylaşırlar. Ne yazık ki bu sonuçlar aynı zamanda topluma karşı kullanılan silahlarda olabiliyor. Atomun bulunuşu tıbbi amaçlar dışında bomba olarak savaş nesnelerine dönüşüyor. Medyada kullanılan fotoğraflar dezenformasyon üretiminin bir parçası yapılıyor. O zaman bilim ve sanat kime veya kimlere hizmet ediyor? diye sorgulamak gerekiyor. Bu noktada ideoloji ve siyaset, bilim ve sanatla birlikte ele alınma zorunluluğunu doğuruyor.
    Kısaca, sınıflı toplumlar olduğu sürece, bilim ve sanat da sınıfsal bir içeriğe sahip olacaktır. Bu sınıfsal bakış açısı kavramların literatüre göre değerlendirilmesi ve yorumlanması şeklinde hayat bulur. Bu da yöntem bilimsel bir çalışmanın sonucu olarak bizi yönlendirir. Sanatçıyı, nesnel dünyanın, öznel tasarımı sürecinde durduğu yer ve hayata bakışı yönlendirir. Bu da tarafsız sanat eseri yaratılamayacağına işaret eder. Bilimin ve sanatın, son tahlilde her zaman sınıfsal bir niteliği vardır, ama bu nitelik toplumsal çelişkilerin keskinleştiği dönemlerde daha bir netlik kazanır.

    Yazıyı sonlandırırken, sanatın ideolojik yapısını ve bir aydın olma bilincini özetleyen şu notu hatırlatalım:                                                                                                                                                                                Louis Aragon’a sormuşlar; ”Nesiniz siz, yazar mı, yoksa komünist mi?” Aragon,” …Her şeyden önce bir yazarım , ben . Onun içinde komünistim.”





    fotoğraflar özcan yaman

    468-MUTLULUK RESİMLERİMİZ SERGİSİ VE FOTO GERÇEKÇİLİK-Özcan Yaman-Evrensel-18 ekim 2019



    MUTLULUK RESİMLERİMİZ SERGİSİ VE FOTO GERÇEKÇİLİK

    Ressam Nur Koçak’ın Beyoğlu Salt galeride açtığı ‘’Mutluluk Resimleri’’ sergisi üzerinden foto gerçekçiliği ele alalım istedim.
    Sergi iki büyük katta izleyicilere sunuluyor. Türkiye’de foto gerçekçilik denilince ilk akla gelen isim olan Nur Koçak, çeşitli dönemlerde gerçekleştirdiği çalışmalarına üç boyutlu ‘erkeklik, erotizm ve tüketim’i eklemiş. Girişe konan külotlu erkek bedenli üç boyutlu çalışma dikkat çekerek, ‘gelin içerde daha neler var’ gibi duruyor. Beyoğlu’nda yoldan geçenlerin dikkatlerini çekerek sergiyi gezmeye çağırıyor diyebilirim. Özellikle kadınların bu külotlu beden ile selfi çekme meraklarıydı. Genellikle kadın bedeni ve erotik iç giysiler görmeye alışmışken erkek iç giyiminin de tüketim nesnesi olarak pazarlandığı bir dünyada yaşadığımızı tersinden gösteriyordu. Üst katta ise çeşitli renk erkek bedeninde çeşitli renklerde üzerlerinde zafer işaretinden, süperman, canavar vb. figürlerden oluşan külotlar serisi devam ediyordu.
    Büyük bir salonda kendi hatıralarından aile arşivinden fotoğrafların resimleri (sergi ismini buradan alıyor) kadın ve tüketim kültürü ve reklam olgusunu gösteriyor. Sütyen ya da bikini üstü ile öne fırlayan meme kırmızı bir fonda cinsellikle obje olmak arasındaki ilişkiyi gösterirken, yine iki kadının grafik etkili renkli iç çamaşırlarıyla siyah fonda cinselliğe gönderme yapıyor. ‘Fotoğraf gibi gerçek’ dedirten resimler. Parfüm resmi ise dergi sayfasından çokça büyütülerek reklam nesnesinin sanat nesnesine dönüştürülebileceğini gösteriyor gibi. Vitrinlerden öne fırlayanlar etkisini veriyor. Bir anlamda değişen toplumsal yapının detayları gibi. Özellikle dikkatimi çeken büyük boyutlu sıradan görüntüler diye geçtiğimiz ve bir dönemlerin tabela reklam örneklerinin yer aldığı arabalı vapur, ÇBS-ÜLKER gibi reklam ile kamusal alan ilişkilerinin ‘fotoğraf’mış etkili resimler. Panoramik çekilmiş fotoğraflar üst üste bindirildikleri alanlarla parçalara ayrılmış gibi. Örneğin Ülkerli resimde insan faktörünün durağanlıkta zaman ve hareketinin detayını veriyor gibi derken yılların ağırlığının getirdiği pasların akmaların çürümelerin eskime ve yıpranmanın yaşamın bir parçası olma halleri. Aynı hisleri ÇBS serisi çalışmada da görüyoruz. Aklıma bir zamanlar (dijital öncesi zamanlarda büyük duvar resimlerinde kullanılan Marlboro, Camel, Demirdöküm gibi markaları getirdi.) Değişen zaman ve mekanda nesnelerin markaların kalıcığı olarakta okunabilir gibi. Şunu sorabiliriz; Aynı çalışma fotoğrafla  yapılamazmıydı? Elbette özellikle bu teknolojik çağda yapılabilinirdi. Peki ressam aynı fotoğraf gibi neden aylarca uğraşarak böyle çalışmalar yapar? Belki bu soruyu Nur Koçak’a sormak en doğrusu. Aynı araç gereçler kullanılarak başka sanat alanlarında bir sürü çalışmalar yapılıyor.
    Görselliğin insanlarda hissettirdikleri gerçeklik algılarıyla bağlantılıdır.  Bilindiği gibi fotoğrafın gerçeklik algısı insanlarda ‘O an’ yaşananın dondurulması, akıp giden hayattan bir kare ve doğruluğa ilişkin algı yaratması söz konusu. Resimlerde ise gerçeklik ile doğruluk arasında ressamın hayal gücünün etkisi ağırlık taşıdığından inandırıcılık etkisi zayıf olur. Burada sanatta gerçekliği söylemiyorum. Fotoğrafın ve resimin insanlar üzerindeki etkisinden bahsediyorum. (Yani Fotoğraftaki gerçeklik ile Foto gerçekliği arasındaki farkı söylemek istiyorum.) ‘Fotoğraf gibi gerçek, Tıpkı fotoğraf gibi’ cümlelerle tarif edilen resimlere ‘foto gerçekçi’ resimler diyoruz.  Gerçeklik kavramı olduğu gibi anlamında. Olduğu gibi her şey ne kadar gerçek? Bence soru bu.
    İlk fotoğrafçılar büyük oranda ressamlardı. Işığı, rengi, kompozisyonu bilen üstüne fotoğrafın matematiksel işlemlerini ekleyen ressamlar fotoğrafçı olmuşlardır. O yüzden fotoğrafı hızla sanat alanına sokmuşlardır. Dikkat ederseniz neredeyse bütün ressamlar fotoğraf çeker, resim yaparlar. Fotoğrafı resimlerinin ön hazırlık malzemesi olarak kullanırlar. Fotoğrafçılarda ise resim yapan yok denecek kadar azdır.  Bazı usta fotoğrafçıların ise tercihleri fotoğraf olmuştur. Örneğin H.C.Bresson gibi. O yüzden fotoğrafçılar dertlerini fotoğraf karelerini üretirken eklemeyi seçmek zorundadırlar. Teknik-İçerik ve Estetiği (Gerçekliği ve güzelliği) bir araya getirmeye çalışırlar. Ressamlar çektikleri ya da edindikleri (dergi-gazete vb) fotoğrafların üzerinde manüpülasyonlarını yaparak hayal güçlerini katarak çalışırlar. Fotoğrafçılar aynı şekilde fotoğraf yaparlarken bu manüpülasyonları gerçekleştirirler. (Belki farkındalar belki değiller) Kompozisyon, ışık renk objektif seçimi fotoğrafın oluşturulmasında birer manüpülasyon araçlarıdır. Gerçeklik kavramı işte burada kendini gösterir.
    Gelelim yukarıda yarım kalan soruya; Fotoğrafla yapmak varken neden resimle (Fotoğraf üzerinden resime aktarırken hiçbir oynama yapılmadığını Fotokopi gibi kopyalama olarak düşünün) Birincisi eğer fotoğrafla yaparsanız ‘biriciklik değeri’ kalmaz. Sergiden sonra yırtıp atsanız bile aynısından tekrar bastırabilirsiniz.
    İkincisi bir başka sanat dalının (resmin) teknik/zenaatsal olanaklarını el yeteneği ile birleştirerek uzun günler aylar süren artı emek sürecidir.  Dolayısı ile 2metre büyütüp bastığınız bir fotoğraf ile fotoğrafa bakarak yada projekte ederek yaptığınız resim arasında işçilik ve maharet katmanız sanat nesnesi olarak değer kazanmasına yol açar. Sonuçta bu bir seçimdir. Fotoğrafın doğasında olan demokratiklik, biriciklik değerine indirilmesini/yükseltilmesine karşıdır. (Bazı fotoğraf sanatçılarının fotoğraflarını biriciklik değerine indirdikleri de görülür. Negatiflerin yok edilmesi ya da dijital verilerin baskıdan sonra yok edilmeleri, noterden tastikletmeleri ve setifikalandırma işlemlerigibi ‘sözde’ sanat eseri yapma uğraşılarını konu dışı tutuyorum. Bu konuyu fotoğrafın sanat nesnesine dönüştürülme ve kapitalizmin sanat ve sanatçı üzerinde hakimiyetinin parçası olarak görüyorum. )
    Sergiyi Beyoğlu Salt Galerisinde 29 Aralık tarihine kadar gezebilirsiniz.


    Not (18 ekim 2019 tarihinde Evrensel Gazetesi Kadraj köşesinde yayınlanmıştır.)









    467-Bilyeler saplandı yüreğimize, kitaplarımıza...Özcan Yaman- Evrensel-11 ekim 2019


    Bilyeler saplandı yüreğimize, kitaplarımıza...
     Misket derdik, camdan gözlere benzerlerdi. Çocukların ergenlik oyuncaklarıydı. Sıraya dizer, sonra parmaklarımızın arasından fırlatırdık. Fiskeyle vurduğumuz misketleri, baş, başaltı, sondan bir gibi tanımlardık. Tarihe karıştı misketler derken, misket bombaları çıktı ortaya ve öldürdü çoluk çocuk insanları, hayvanları...
    Bilyeler, misket oyunlarına karıştı önceleri, demirden, parlak boy boy. Rulmanları dağıtır bilyeleri çıkartırdık oyunlara dahil etmek için...
    Sonra bombalara malzeme oldu, çivileri de eklediler yanına...
    Ve kitaplar, Teksas, Tom Miks ve Zagorlar... sinema önlerinde değiş tokuş yapılırdı. Sonrası ağır kitapları okumaya yol açan. Öğretmenlerimiz hep "Kitapların hayat kurtardığından bahsederdi", hâlâ bahsediyorlar, doğrudur.
    2015 yılıydı, sonbaharın güneşli ekim ayının 10’uydu. Binlerce insan umutlarını yanlarına almış ülkenin başkenti anKARA’nın merkezinde gar önünde toplanmışlardı. Kalabalık gittikçe artıyor artıyordu. Dün bugün gelecek üzerine muhabbetler ediliyordu. Arkadaşlıklar, dostluklar kavuşmalar hasretle kucaklaşmalar...
    Saat 10.04'te o lanet olası patlama, ardından bir patlama daha. 103 insan hayalleri, umutları ...
    Yüzlercesi fiziksel ve ruhsal yaralanmayla ...
    O gün bu acıyı yaşayanlar neden yaşamak zorunda kaldıklarını çok iyi biliyorlar. Kimimiz önümüzde siper olan arkadaşlarımızın kimimiz sırt çantalarımızın içindeki kitapların siper olmaları sayesinde hayatta kaldı. Kalanların borcu var katledilenlere, bu borç namus borcu oldu boyunlarımıza. Ta ki bu ülkede barış ve demokrasi tesis edilinceye kadar sürecek bir borç. O yüzden her ayın 10’un da anmalarda gazlanmalar, coplanmalar ve engellemeler.  Unutulsun istiyorlar katliamı.
    Unutmayacağız...
    Onların üzerlerine örtülen bayrakları ve o bayrakları sulayan kanları unutmayacağız.
    Onlar çeliğe verilen su oldular. Her gün yeni anılar ekleniyor 10 Ekim ailesinin tarihine...
    İşte o yeni eklenen öykülerden birini şimdi okuyacaksınız.
    Fotoğraf: Hakan Ottaş/Evrensel
    Şöyle yazıyordu bilyenin takılı kalan sayfası;
    “Evet!” diye itiraf etti.
    Pavel, anasına doğru (BİLYE BURAYA SAPLANMIŞ) dedi. Bir çocuğu azarlıyormuş gibi sinirli sinirli:
    “Hepimiz korkudan geberiyoruz zaten!” dedi. “Bizi yönetenler de bu korkudan yararlanıp  bizi daha fazla korkutuyorlar.”  (M.Gorki-Ana-sf:23 )

    Fotoğraf: Hakan Ottaş/Evrensel
    Ali Deniz Uzatmaz, Şebnem Yurtman, Elif Kanlıoğlu ve Ekinsu Cemgil/Ottaş Mersin’den gelmişlerdi. Dilan Sarıkaya, Berfin Keskin, Dilan Karakuş, Berfin Karakuş ve onlarca arkadaş buluşmuşlardı. Sırtlarında çantaları içlerinde kitapları ellerinde bayraklarıyla. Gülüyorlar, halaylar çekiyorlardı. Kortejler oluşturuluyorken o an patlayan bombadan etrafa ölüm yağdı. Önde olanlar arkadakilere siper oldu. Ali, Şebnem, Elif, Dilan ve birçok can... Ekinsu anKARA’ya birlikte gittiği yoldaşlarını bırakarak sırtında çantası ile döndü Mersin’e. Mersin kan ağlıyordu. Ekinsu, neden, diyordu neden bizleri öldürüyorlar... (O tarihte lise son sınıf öğrencisiydi.) Saçları üstü başı kan ve et parçalarıyla olan Ekinsu’nun babası Hakan çaresizliğin verdiği acıyla kızının çantasına bakmış, delikleri görünce içindekileri çıkartıyor. Çantayı delenbilyeler kitaplara saplanıp kalmışlar.
    Fotoğraf: Hakan Ottaş/Evrensel
    Evet kitaplar hâlâ hayat kurtarıyorlardı.
    Ekinsu o gün sırtına saplanan bilyelerden, M. Gorki’nin Ana ile J. Stalin’in Anarşizm mi? Sosyalizm mi? kitapları sayesinde kurtulmuştu. Bu büyük acıya nasıl katlanılır?..
    Hakan Ottaş şöyle anlatıyor:
    "Şebnem Mersin’deydi, Ali Deniz ve Elif okumak için sonradan geldiler. Şebnem, Ali Deniz’i benimle tanıştırmıştı. Kızım Ekinsu, Ali ve Şebnem, ev bulamadıkları için 'Bizde kalabilirler mi baba’ demişti. Böylece bir aile olmuştuk. Ben sabah işe gidiyordum ve akşam geliyordum. Eşim İlkay dert yanıyordu. ‘Bugün yine temizlik yaptılar, cam sildiler, bulaşık yıkıyorlar... Kızıyorum ama dinlemiyorlar’ diyerek. Tam bir komün hayatı yaşıyorduk. Şimdi ne kadar birlikte yaşadığımızı hatırlamıyorum bile. Bizim çocuklarımız olmuşlardı. Eşim İlkay bazen kızıyor bana; ‘Ara şu çocukları bu saate kadar aç susuz dolaşmasınlar’... Geç gelseler merak eder arattırırdı. Ali Deniz annemize nene derdi ama nene de Deniz’i adından dolayı çok severdi."
    Çocuklarımdan ayrılışım;
    Tam hatırlayamıyorum. 10 Ekim'e bir veya iki gün kalmıştı sabah işe gidiyordum. Onlar da okula. Ali Deniz ‘Emekçi abim bir selfi çekilelim, kim daha çok beğeni alacak’ diye takıldı. O selfiyi çekildik. O gün okuldan sonra anKARA’ya doğru yola çıkacaklardı. Sabah erken evden çıktık, selfimizi çekildik ben işe onlar okula gittiler. Ben izin alamadığım için anKARA’ya gidemiyordum.  Ailemin parçası olan çocuklarımdan ayrılışım böyle oldu.
    Acı haberi aldığımızda yıkıldık. İnanamadık, sadece Ekinsu geri gelebilmişti. Tarifi imkansız acılarla eve geldik. Bizim için artık hiçbir şey normal değildi. En çok da Ekinsu yaralıydı. Kitaplar hayatını kurtarmıştı ama belleği katliamın izlerini taşıyor. Ali Deniz, Şebnem ve o gencecik çocuklar bizleri borçlu bıraktılar barışı ve adaleti sağlama görevini bırakarak.
    Fotoğraf: Hakan Ottaş/ Son selfie-Hakan Ottas, Ali Deniz ve Şebnem Yurtman
    Son not:
    - Ekinsu vicdanlı psikologların yardımını aldı. Hayata tutunmanın yaşam mücadelesinde bilgi ve sanatla beslenmek olduğunun bilinciyle okuyor. Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı sahne sanatları bölümü modern dans 4. sınıf öğrencisi.
    - Berfin Karakuş, Hatay’dan gitmişti anKARA’ya, PDR okudu ve şimdi öğretmen. Ekinsu’nun kuzeni.
    - Dilan Karakuş öğrenciydi, şimdi özel bir şirkette çalışıyor. Ekinsu’nun kuzeni.
    - Dilan Sarıkaya Adana’dan katılmıştı, kaybettik.
    -Berfin Keskin, ayakları kırılmıştı, şimdi öğretmen.
    Fotoğraf: Hakan Ottaş