Translate

Bu Blogda Ara

387) 28 nisan 2017-SOVYETLERDE FOTOĞRAF-2- “1917 öncesi Rusya’da fotoğraf”

Evrensel gazetesi
Kadraj köşesi
387) 28 nisan 2017
 özcan yaman


fotograf-Mikhail Nastyukov-
 fotoğrafın bulunuşundan henüz 30 yıl geçmiş ama objektifler doğaya çevrilmiş-1867


SOVYETLERDE FOTOĞRAF-2- “1917 öncesi Rusya’da fotoğraf”


“en önemli çağdaş tema emektir...
Kitaplarımızın başkahramanı olarak emeği,
yani emek süre­cinde örgütlenmiş insanı almalıyız...
 Emeği yaratıcı bir süreç olarak görmeyi öğrenmeliyiz.”
M. Gorkiy

Tarih 19 Ağustos 1839’u gösterdiğinde, Fransız Bilimler Akademisi “Daguerreotype”yi yani bu günkü adıyla “fotoğraf”ın icat edildiğini  dünyaya duyuruyordu. Bilinen ilk fotoğraf bu duyurudan yıllar önce 1826 tarihinde Fransız bilim insanı Joseph Nicephore Niepce tarafından bir evin çatısından yansıyan görüntünün duvara sabitlenmesi şeklinde gerçekleşmişti. Nicephore’nin verdiği isimle “heliograph”. Boyutları 25.8  x 29.0 cm. Fransa’da çekildi ama şu anda Amerika, Austin'de Teksas Üniversitesinde korunuyor.
Bilimsel araştırmalar ışıkla çizim yapılabileceğini gösterdiğinde, değişik ülkelerde değişik yöntemler deneniyordu. Sonuçta 1822 lerde başlayan denemeler 1839’da toplum içine çıkmaya başlıyordu.
Daguerre bulunuşuna yardımcı olduğu fotoğrafı tanıtırken, “Zenginlerin eğlenebileceği bir oyuncak olarak söz etmişti. Yüksek sınıf, Daguerreotype ile boş zamanını değerlendirecek ve onu çok çekici  bulacaktır. “ diyordu.
Burjuvazi, ayrıcalıklı bir sınıf olduğunu fotoğrafla göstermeye çalışıyordu. Nihayet Fransa’da yüzyıllardır ressamlara yaptırdıkları uzun ve uğraşlı portrelerini artık daha hızlı ve gerçeğe en yakın biçimiyle ve daha ucuza halledebileceklerdi. Aristokrasi için portre yaptırıp evlerinin ve ayrıcalıklı mekanların duvarlarına asmak  simgesel bir anlam taşıyordu. Fotoğraf yaygınlaşmaya başlarken 1830lu yıllarda bir Parisli, kendi portresini dönemin kralı Louise-Philippe’in portresiyle yan yana asıyor ve “Phillippe ile benim aramda hiçbir mesafe yok; o kral-vatandaş, ben de vatandaş-kralım” diyordu.
Eastman Kodak’ın “Siz düğmeye basın, gerisini bize bırakın” sloganıyla endüstrileştirmeye başlaması fotoğrafı burjuvalar arasında cazip ve ulaşılması gereken ihtiyaç listelerine dahil ediyordu. Başta Fransa, İngiltere, Almanya ile Amerika’da  hızla yayılan fotoğraf  dünyayı sarıyordu. Londra üniversitesi 1856 yılında fotoğraf eğitimini programları arasına alarak teknik ve sanat dünyasına akademik eğitimi sokmuş oluyordu. . Hızla fotoğrafçılar yetişiyordu. Bir çok ressam fotoğrafa yöneliyordu ya da resimlerini yapmak için fotoğraftan yararlanıyorlardı. Fotoğrafçılar yeni icattan çok para kazanma yollarını ararlarken herkes bundan yararlanmaya çalışıyordu.
Batıda bu gelişmeler olurken Rusya uzak duramazdı. Başta Çar III. Aleksandr olmak üzere aristokratlar da  artık resim yerine fotoğraf olarak portrelerini yaptırmalı ve ayrıcalıklarını tüm dünyaya göstermeliydiler. Fotoğraf Rusya'da, batıda olduğu gibi büyük bir heyecanla  takip edildi.
Rusya’da 1839'dan itibaren karmaşık teknik evriminin tüm aşamalarından geçti. Özellikle çar ve aristokratların ilgisi nedeniyle, Popülerlik kazanmış ilk fotoğraf türü portre olmuştu.
1860'lı yıllardan başlamak üzere, eğitim ve bilimsel amaçlar için yaygın olarak kullanılan panoramik ve etnografik fotoğraf gibi diğer alanlara yönelindi. Ardından endüstriyel büyüme ve mimari alanında kullanılmaya başlandı. 
1870 yıllarına gelindiğinde, güncel olaylar ve hızla değişen yaşam belgesel fotoğrafı geliştiriyordu.
1905 – 1917 yılları ise foto jurnalizmin  ve foto muhabirliğinin gelişmesini sağladı. 
1917 Sosyalist devrimi öncesi Çarı ve aristokratları memnun ederek para kazanmayı hedefleyen fotoğrafçılar bir şey daha yaptılar.  Objektiflerini günlük yaşama çevirdiler. Halkın yaşamını ve doğayı da belgelediler. Özellikle Volga nehri ve çevresinde yaşam konusunda 1870 lerden görüntüler oldukça etkileyici. Bu dönemde uluslar arası başarılar edinmiş Rus fotoğrafçılar çıkmıştır... (Haftaya bu fotoğrafçılarla devam edeceğiz)

 
Fotoğraf: Maxim Dimitriyev- 
fotoğrafçıların yüzü halkın yaşamına dönmüş-Rus halkının günlük yaşamından bir kare. –1890


fotoğraf: Sergei Levitsky- çar ııı.aleksander-1890 lardan 


386) 21 nisan 2017-SOVYET’LERDE FOTOĞRAF

Evrensel gazetesi

Kadraj köşesi
386) 21 nisan 2017
 özcan yaman







foto-Yevgeny Khaldei bulgaristan 1944


SOVYET’LERDE FOTOĞRAF

“Bütün fotoğraflar, unuttuklarımızı hatırlatmak için vardır.
Bu açıdan bakıldığında fotoğraf; resmin tam tersidir.
Resim, ressamın hatırladığını kaydeder.
Her insan, her birimiz farklı şeyleri unuttuğumuz için
bir fotoğrafın bir resimden daha farklı biçimde,
ona bakana göre anlamı değişebilir…” JOHN BERGER

Hem 1 Mayısın yaklaşması hem de büyük ekim devriminin 100. yılı dolayısıyla birkaç hafta sürecek bir yazı dizisine başlamanın uygun olacağını düşündüm. “Sovyet’lerde Fotoğraf” konusundaki araştırmalarımı paylaşmak istiyorum.
Benim yaş kuşağım ve öncellerimizin çok iyi bilip hatırlayacakları gibi “RUS MALI” “USSR” “SSCB” ve fotoğraf deyince akla hemen ZENİT ve LUBİTEL  gibi fotoğraf makineleri markaları gelir. Çoğumuzun dudaklarında tatlı bir tebessüm bırakırlar. Ve çoğumuzun fotoğrafa ilk başladığı makinelerdir.
Peki şimdi bir desem ki; Kaç tane yabancı fotoğrafçı tanıyorsunuz, biliyorsunuz? 5-10-20-50... tamam. Kaçı “Sovyet” ya da eski deyimle “doğu bloku” ülkelerinden ? Çoğunlukla da 0 (sıfır) olur herhalde belki 1-2 fotoğrafçı değil mi?
Ama fotoğraf makineleri deyince; Canon, Nikon, Laice, Opemus, Pentax...ve hemen Zenit, Lubitel mutlaka bilinir.
İnternette bir araştırayım dedim mesela “Sovyet Fotoğrafçılığı” diye yazınca Sevgili Mehmet Özer’in yazısından başka bir şey çıkmıyor. Mehmet Özer bu konuda güzel bir yazı yazmış. Yeri gelmişken önereyim istedim. Sonrasında ingilizce kaynaklı aramalarla ve google translate ile karınca ilerleyişiyle bir şeyler bulunabiliyor. Biliyorum uzadı ama giriş derken konuyu da açmış oldum.
İki kutuplu bir dünyadan (Kapitalist ve Sosyalist) tek kutuplu (Kapitalist) bir dünyaya geçişte bir çok alanda olduğu gibi Sanat ve Fotoğraf alanları da etkilendi. Konuya teknolojik ve insani boyutlarıyla baktığımızda ne türden etkiler olduğu da ortaya çıkıyor.
İnsanlık tarihi bakımından fotoğrafın icadı gelişmesi ve kullanımı insanlık için bir nimet olmuştur. Bilim ve Sanat alanları fotoğraf sayesinde gelişmiş ve hala gelişmelerini sürdürmektedirler. Biran fotoğrafı ‘Bilim’den çıkarın (Röntgen, tomografi, uzay, tıp çalışmaları) Biran ‘Sanat’tan çıkarın (Resim, heykel, Seramik, Sinema gibi klasik dalların dışında enstelasyon, Kolaj, gibi ) büyük bir boşluk...Üstüne bilgisayarlarınızda ve cep tellerinizdeki fotoğraf özelliklerini ekleyin...
Tüm bilimsel icatlar insanlık aleminin hayrına olsada bir o kadar da aleyhine kullanılabiliyor. Çünkü Bilim’de Sanat’ta ideolojik bir içerik taşıyorlar. Aynı icat hem insanlığın yararına hemde zararına kullanılabiliyor. Dinamit bulunuyor yollar barajlar yapılır diyorken, bomba olup savaş mühimmatına dönüşüyor. Kısaca en klasiğinden son teknoloji ürünü ne icat edilmişse hemen savaş endüstrisinin merkezine yerleştiriliyor.
Şirketler Endüstrisi diyebileceğim kapitalizmin dev tekelleri ilaçlardan, savaş nesnelerine paraya çeviremeyecekleri her şeyi başta insanlığı yok etmeyi felsefe yol ve yöntem bellemişler. Marx’ın deyimiyle “Gölgesini satamayacakları ağaçları kesiyorlar” Bu tablo günümüzde olduğu gibi “1917 büyük Sovyet Devrimi” öncesi de aynıydı.
1917'de temelleri atılan ve 1922'de kurulan Sovyetler Birliği 1953’e kadar bu insanlık dışı kapitalizmi korkutmuştur. Bu durum başta ABD olmak üzere kapitalist ve emperyalist ülkeleri harekete geçirmiş içerden ve dışardan provakasyonlarla yaralanmış ve 1991 yılında da SSCB’nin dağılmasına yol açmıştır.
1917 Sosyalist ekim devrimi SSCB’de olduğu kadar dünya halkları için de bir umut ve “bir başka dünya mümkündür” düşüncesinin hayata geçirildiği, devrimin kısacık yaşamı boyunca  hayatın her alanında bilimden-sanata bıraktığı kültür ve miras önümüzü aydınlatmaya devam ediyor.  

(Haftaya “1917 öncesi Rusya’da fotoğraf” la devam edeceğiz.)

foto yevgeny khaldi -berlin 1945



385)7 nisan 2017- HAYIR “NORMAL”OLMAYACAĞIZ SERGİSİ...

Evrensel Gazetesi
Kadraj Köşesi
385)7 nisan 2017
özcan yaman

HAYIR “NORMAL”OLMAYACAĞIZ SERGİSİ...
Farklı meslek gruplarından on fotoğrafçının oluşturduğu “Grup Kapsamiçi” nin açtığı ilk sergi “NORMAL” İFSAK sergi salonunda 1 Nisanda açıldı. 13 nisan gününe kadar sergi izleyicilerini bekliyor.  Aylin Leblebici Öztürk, Ersoy Çoban, Fulya Evrim Yavaş, Gönül Gözen, Hakan Gönüllü, Kerem Ocak, Mutluhan Karakoyunlu, Selda Öztürk ,Yurdal Bilgiç ve benden oluşuyor. “Grup Kapsamiçi”  Benim İfsak’ta verdiğim  “Kavramsal Fotoğraf” dersleri sonrası öğrenci çalışmalarından ortaya çıktı. 10 fotoğrafçının 20 çalışması farklı boyutlarla  En küçüğü 70x100 cm. En büyüğü 100x385cm  boyutlarında. Şair/ yazar Adil Okay’ın kısa metinleri ve Atilla Atala’nın Afiş ve grafik tasarımlarıyla zenginleşen bir A-normal sergi...
Farklı sergileme anlayışıyla mekan dışına taşan serginin devamını yönlendirildiğiniz facebook grubundan izlemeye devam ediyorsunuz. Kimlik sorunundan, Kadın sorununa, Çocuk tacizlerinden, Yaşanan katliamlara, Ortadoğu ve savaş meselelerine fotoğrafın diliyle soyutlamalar yer alıyor. Eğer sergiyi gezerseniz (ki öneririm) Siyah sayfalı deftere düşüncelerinizi beyaz kalemle yazmayı unutmayınız. Sergi umutsuzluğa ve ‘gerçekliğin normalmiş algısına’ karşı bir duruş olarak ‘Bu normalliğe Hayır’  çağrısını duyacaksınız...

Sergi metninden
“İnatçı insanlar kendi aralarında üçe ayrılır;


dik kafalılar, boş kafalılar ve kalın kafalılar.”
ARİSTOTELES
Hani bazen söyleyecek kelime bulamayız ya...
Ağzımızdan bir çırpıda çıkıverir ya bazı kelimeler...
Yaşadığımız dünyaya dahası ülkeye baktığımızda, sorunlar ve sorular boğazımıza takılır da, kötü, çok kötü, berbat, boktan gibi kelimeler kullanırız ya...
Hani nasılsın dendiğinde; “İyi sen nasılsın?”diye cevap veririz ya…
Nasılsın sorusuna “kötü olduğumuzu” uzun uzun anlatacak mecalimiz kalmadığındandır ya...
Kodlanmış bir toplumun bireyleriyiz ya…
 Nasılsın Asker?” dediğinde bir komutan, verilen cevap “Sağolll”dur ya... Öyle pısırık mısırık da değil gür sesle bağırarak yani. Oysa ki ne sorunları vardır her bir askerin ama kuraldır.
Yani bir anlamda “a-normallik”tir aslında “normallik”.
Rantsal bölüşümün adı kentsel dönüşümdür. Kadın cinayetleri, gelenek/görenek/rızadır ya...
Çocuk istismarları, İstismarcıya ödüldür ya...
Hepsine Normal diyen bir toplum olmuşuz ya...
Öncesini bir kenara not edelim ama son bir yılda yaşadığımız ve yaşayacağımıza alıştırıldığımız katliamlar ve cezasızlık normalleştirilmiştir ya...
Anlayacağınız toplum olarak a-normallikleri normalleştirmişiz.
Kısaca; toplumu tek tipleştiren, hukuksuzluğun, adaletsizliğin, vahşetin ve vicdansızlığın ters anlamlar kazanarak yaşam haline geldiği bir ülkede, biz de tersinden bakalım istedik. Erk’in dileğini fotoğraf çalışmalarımızla gösterelim dedik.
Madem ülke iyiye gidiyor, IMF’ye bile borç veriyoruz, köprüler yollar barajlar ve büyük büyük binalar yapılıyor, daha daha büyük cezaevleri inşa ediliyor... Aydın, yazar, sanatçı, gazeteci ve bir çok vatandaş hapse girdikçe yükselen ses NORMAL oluyor...
O halde biz de bu normallikleri fotoğrafın diliyle gösterelim istedik. Hepsi bu...
Dip not.
Normal kelimesi "norm" kelimesinden türetilmiştir. Bir sosyal grubun kendisi için ilke edindiği ve grup üyelerinin eylemlerini yönlendiren davranış kuralları bütününe "norm" denir.
Normal olan toplumsal olarak onaylanandır. 1937 yılında Nazi Almanya'sında kolunuzda gamalı haç taşımak "normal" iken, günümüz Almanya'sında normal değildir. Kısacası zaman, mekan "normal" için belirleyici unsurlardır.






384-MOR TABUTLAR-Evrensel 24 mart 2017- özcan yaman



'Mor tabutlar'   
8 Mart’a yetişen kendi minik, içeriği çok ağır “MOR TABUTLAR” kitabı Ozan yayıncılıktan çıktı. Topu topu 80 sayfa. Yazarı Caner Temiz. Görseller Atilla Atala’ya ait. Kitabın ağırlığını yazmaya kalksam bu köşe yetmeyecek. Zaten yazının başlığından ya da kitabın isminden sizler anladınız meseleyi. Öldürülen/katledilen kadınlar...
    Caner şöyle diyor; “Veriler dikkate alındığında görülmektedir ki ülkemizde kadın cinayetleri gün geçtikçe artmaktadır. Modern dünyada tarihe gömülmüş olması gereken bu olgu günümüz Türkiye’sinde can yakıcı bir sorun olarak yüreklerimizi acıtmaya devam ediyor...”
Katil koca;
(Mahkemeye takım elbise ile geldi.)
İyi hal indirimi.
Katil baba;
(Namaza başladı)
İyi hal indirimi
Katil sevgili
('Kıskançlık' dedi)
İyi hal indirimi
Katil kardeş
(namus dedi)
İyi hal indirimi...“
Devamını kitabı alıp bir solukta okuyacak ve Atilla’nın  çizimleriyle daha bir etkilenerek bir başkasına tavsiye edecek ya da hediye edeceksiniz zaten. 
Ben biraz da bu kitabın doğuş hikayesinden bir kuple bahsedeyim. Dertleri ortak olanların mücadeleleri de bir yerde kesişiyor. Dileğim bu kesişmelerin artarak sürmesi. Caner bir bankada memur. O da bu toplumda yaşayan ve hepimiz gibi derdi olan biri. Uzun zamandır  kadın cinayetlerine odaklı bir kitap tasarlıyor, notlar alıyor, çalışıyordu. O sıralar, daha sonra eşi olacak Burcu sayesinde redfotoğrafla ve redfotocularla tanışıyor. Redfotoğrafın grafik ve tasarım sorunlarını da çözen Atilla Atala ile tanışması Mor Tabutlar kitabında somutlanıyor. Redfotoğraf yıllardır toplumsal sorunlara fotoğrafla sözünü söylerken Caner ve Atilla yazı ve çizimle bu sorunun, ortak bir mücadelede nasıl geliştirileceğine örnek oldular. Redfotoğraf ailesi de Caner’le biraz daha büyüdü. Mesleklerimiz ne olursa olsun içimizi acıtan ya da çoşturan bir şeyler varsa sanat tek kurtarıcı olarak yanımızda. Yeter ki inancımız ve paylaşarak çoğalmak olsun derdimiz. 







383)13 mart 2017--“Ya değilse”, yeniden sorgulayın!

Evrensel gazetesi
kültür/sanat
Özcan Yaman
13 mart 2017



“Ya değilse”, yeniden sorgulayın!

Redfotoğraf grubundan arkadaşlarla birlikte sergiyi gezdiğimizde sanat, kavramsal sanat, soyutlama ve fotoğraf üzerine epey tartışmalı bir ziyaret yaptık.
Fotoğraf tekniğinin olanaklarıyla, fotoğrafın öznesi olan ışığın nesnelerden süzülürken ki hallerinden soyutlamaların lirik anlatımlarından oluşan derinlikli bir sergi ile karşılaşıyoruz. Aslında alıştığımız türden fotoğraflar görmüyoruz. Yani makro çekilmiş ya da alan derinliğinin nimetlerinin sergilendiği veya nesnelerin ne olduğu belli değil.  Ama insanın o anki ruh hali ve duygusallığı bu anlamsızlığı bir şekilde anlamlandırıyor. Daha çok sanatsal okumayı gerektiriyor. Resimsel tadlara dayandığını söylemek gerekiyor. Fotoğraf tekniğiyle soyut resimsel çalışma diyebilirim.
Her bir fotoğraf kendi içinde sürekli bir hareket sunuyor. Siz o hareketleri çözmeye çalışırken tahminler ve imgeler oluşuyor. Dönüp dolaşıp yeniden baktığınızda yeni imgelere ulaşıyorsunuz. Zaman zaman içinde bulunduğumuz ruh halleri değişik şekil ve renklerde bizleri etkiler. Sanki nesnelerin ruhları gidiyor ya da geliyor gibi görünebilir. İşte bu sergi bütününde üstümüzde bir ruh çözümleme etkisi yaratıyor. Fluluğun aralarından sızan netlikler, buharlaşma etkisi yaratan sislenmeler renklerin bazen renksizliğe doğru giderken bir başka çalışmada renkliliğe doğru gitmesi kendi içinde denge kurduruyor.
Gördüğümüz şeyler ne kadar gerçektirler. Gerçeğin mikrolar dünyasındaki yanılsamaları acaba nasıl görünürlerdi? Bir buz kalıbının erirken ki buharlaşması ve eriyene kadarki değişimlerinden hangi anı kalıcıdır? Işığın buzun erime anlarındaki kırılması ve renk değişimleri nasıl imgeler oluşturur? Alın size bir yığın soru ve bir sergi.
Ümit baştan söylüyor “ya değilse”  O zaman başa dönün ve yeniden sorgulayın diyor.

Ümit Kıvanç’ın “Ya Değilse” adlı fotoğraf sergisi 6 Mart-15 Nisan tarihleri arasında Beyoğlu Asmalımescit’teki Sanatorium Sanat Galerisi’nde görülebilir.


*****
Serginin tanıtım metni şöyle:
Daha çok siyasi ve toplumsal içerikli yazıları ve belgesellerinden tanıdığımız Ümit Kıvanç, algılamanın bütününe nüfûz etmenin zorluğuna işaret eden bir sergiyle karşımıza çıkıyor. Bu zamana kadarki görsel ve yazılı üretimlerinde anlatıcı konumunda gördüğümüz Kıvanç, Ya Değilse? sergisinde bu durumu tersine çeviriyor: Kıvanç’ın 2013-2014’te çektiği, o zamandan bu yana işlediği ve bugüne kadar kendisinden görmediğimiz türden fotoğraflarını biraraya getiren sergi, izleyiciyi anlatıcı konumuna çekiyor. Seçme ve yorumlama macerasına çağırıyor. Bir eleme-ayıklama işlemi olarak görme eylemi, görememe hali… Eğlenceli de olabilir ürkütücü de. Özgün mekânsallık ve bağlamından koparılmış ayrıntı kendini mekân olarak sunuyor. Geçerseniz karanlığa düşebileceğinizi hissettiren aralıklarla, kaynağı belirsiz ışıklarla, algılama, görme, bilme, tanıma iddialarımız hakkında bizi şüpheye düşürüyor.
Ya kolektif hafızamızı, yanıbaşımızda oldukları halde göremediklerimizi de görerek kurabilseydik?

Adres: Asmalı Mescit Mah. Asmalı Mescit Cad. No:32/A Beyoğlu, İstanbul

Ümit Kıvanç kimdir?
1956’da İstanbul’da doğdu. Basın-yayın mezunudur. Milliyet, Cumhuriyet, haftalık YeniGündem dergilerinde çalıştı. Birikim, Radikal, Nokta ve Taraf’ta yazdı. Roman ve hikâyeleri uzun yıllar çalıştığı İletişim Yayınları’nca basıldı. Küçük yaştan itibaren fotoğraf çekiyor. Hareketli görüntüyle çalışmaya 1990’ların ortalarında başladı, kısa filmlere, daha çok da belgesel sinemaya yöneldi. Toplumsal-eleştirel ve deneysel filmlerini internetten yayımlıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne belgeseller, ders ve eğitim filmleri yaptı. Halen P24 gazetecilik platformu sitesi ve Duvar gazetesinde yazıyor. Fotoğraf, yaklaşık on yıldır yine aslî uğraşlarından.

 

382) 10 mart 2017--“ÖTEKİ YARIM”, SOKAKLAR VE FOTOĞRAF

Evrensel gazetesi
kadraj köşesi
382) 10 mart 2017
özcan yaman



“ÖTEKİ YARIM”, SOKAKLAR VE FOTOĞRAF

Fotoğraf çeken herkes fotoğrafın bir yerlerine tutunuyor. Kimi belgeselciyim diyor, kimi sokak fotoğrafçısıyım kimi doğa... Çok daha çeşitleri var tabii. Ama en çok sokak ve belgesel fotoğrafçı olduğunu söyleyenlere rastlıyoruz. Sonuç olarak çekilen her görüntü bir fotoğraf olarak bir yerlerde kalıyor. Soru şu olmalı bence; Bu fotoğrafları çeken kaç fotoğrafçı kalıyor?
Bu sorunun karşılığı ise çok az fotoğrafçının kaldığıdır. Eğer hayata karşı bir derdiniz yoksa, söylemek istediklerinizi, itirazlarınızı fotoğrafın diliyle söylemeyi bilmiyorsanız ve hepsinden önemlisi fotoğrafı hobi olarak görüyorsanız fotoğraf yapamazsınız. Dikkat! Yapamazsınız diyorum, çekemezsiniz demiyorum.
Fotoğraf bir yaşam biçimidir. Sözün, itirazların, sevinçlerin ve hüzünlerin fotoğrafla söylenmesidir. Kurgulamaktır, hikaye anlatmaktır. Duygu ve düşünceleri paylaşmaktır. Fotoğrafın konusu olan bu içerik ise sokaktadır. Hayat sokakta can bulur. Sokaklar toplumun aynasıdır. Fotoğraf ya da sokak fotoğrafı/belgesel neyse artık bu ayna halinin yarına kalmasını sağlayan önemli bir araçtır. Bu işi başarmak içinde sokakta, hayatın içinde olmak ve hikayeler oluşturmak gerekir.
Ankara katliamının 2. duruşması için Şubat ayında Ankaraya gittiğimde Belgesel fotoğrafçı arkadaşım Emine Kart geçen yıl çıkarttığı “Öteki Yarım” Albüm/kitabını hediye etti. Zaman zaman göz gezdirdim, zaman zaman yazılanları okudum ve ancak yazmaya fırsat bulabildim. Belki kitabı tanıtmak için geç olabilir ama Belgesel özellikle sokak fotoğrafçılığı üzerine zamanlamanın geçerli olduğunu düşündüm. Gerçi yıllardır sokaklar hareketli ama bu günlerde daha bir hareketli...
Yanlış düşünceler kafanızda oluşmasın. Emine Kart’ın fotoğraf albümünde sokak fotoğrafları yok. Ama bu fotoğraf albümü bir sokak kitabı. Sokağı sokak yapan insandır. Sokağın özneleri olmuş insanlar vardır. Hak alma mücadelelrinde, Adalet arayışlarında onlar hep ordalardır. Biliriz onları tanırız. Kimimiz imrenir özgürlüklerine ve özgünlüklerine hayran oluruz. Kimimiz acır zavallılar der geçeriz. Onlar sokakların temsilcileridir. Emine işte bu açıdan yaklaşmış. Sokakları sokak yapan bu insanları konu etmiş.
Albümün sol sayfası öykülere, sağ sayfası portrelere ama yarım portrelere ayrılmış. Çünkü onları tamamlayan bir öteki yanları var. Öteki yanları sokak olan kişiler neden sokak sorusuna cevap veriyorlar. Bir anlamda ülkenin bu yıllarının dertlerinin yarına kalıcılığı. Sokakla tanışma Gezi Direnişleri, Barış istemleri, Katliam mağdurları, işçi, öğrenci, Ev kadını, Akademisyen her kesimden portreler...
Bir bakıma Emine’de kendi yarısını sunmuş. Uzun zamandır kendini sokaklarda eylemlerden mitinglere, bir kaldırımda demli çay içmeye derken, hak alma mücadelelerinin belgecisi olarak yarısını tamamladığını düşünmüş. Çoluk çocuk sahibi emekli bir kadın ne demeye bu işle uğraşır? İşte fotoğraf böyle bir şey. İnsanın kendini ifade etme aracı olabiliyor. Eğer fotoğrafçı olmasa dahi albümüne konuk ettiği öznelerden biri olarak sokaklarda olmaya devam edecekti. Çünkü sorgulayan   ve daha güzel bir yarın için, toplumsal sorumluluğun gerektirdiği muhalif kimliğin bilinci bence Emine’nin öteki yarısı olarak karşımıza çıkıyor. Emine bu çalışmasıyla yarına önemli bir belge bırakmış. Bu gün ne için sokakta olduğunu anlatanlar bir anlamda ülkenin bu gününün panoramasını sunmuş olacaklar.
“Öteki Yarım” albüm/kitabını bir yerlerde bulursanız alın ve okuyun bu fotoğrafları. Eminim kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Mesele; hayatınıza anlam katmak olsun. Şiirle, resimle, müzikle veya fotoğrafla.
Özellikle bu yılın 8 mart emekçi kadınlar günü vesilesiyle üreten yaratan anlam katan kadınları adına Emine Kart’a eline gözüne sağlık diyorum. Herkesin öteki yarısıyla barışık bir mücadele içinde itiraz hakkını kullanmasını, zorlamalara, zorbalığa, dayatmalara karşı sokağın diliyle “HAYIR” diyebildiği günlerde de buluşmak üzere...






307)yüzleşmenin görseldili-özcan yaman-evrensel-24 nisan 2015



Yüzleşmenin görsel dili…


Yol yapmak için işçiye ihtiyaç vardır. Bitlis yol inşaatında zorla çalıştırılan Ermenilere erkek kadın demeden işlerinin bittiği infazlarla bildirilmiş. Bu gün o yollardan geçerken altında yatan insanları unutma! 
“Fotoğraf, dünyanın her köşesinde anlaşılan tek ‘dil’dir ve bütün ülkelerle kültürler arasında köprü kurarak insanlık ailesini birbirine bağlar. Siyasal etkilerden bağımsız olarak -insanların özgür yaşadıkları yerlerde- fotoğraf hayatı ve olayları doğrulukla yansıtır, başkalarının umutlarıyla çaresizliklerini paylaşmamıza imkân tanır, siyasal ve toplumsal koşulları aydınlatır. Böylece, insan türünün insani ve insani-olmayan yönlerinin canlı şahitleri haline geliriz...”
(Helmut Gernsheim, Creative Photography, 1962)
Dünyanın dört bir yanında yaşanan Jenosid uygulama ve suçları; “millî, Irkî veya dînî bir gruba karşı işlenilen ve o toplumu ortadan kaldırmaya yönelik saldırı ve öldürmeler”… son olarak Ezidi halkına karşı İşid çetelerinin yaptığı katliam ve yerlerinden sürmeler günümüzün modern dünyasında hala hızıyla sürmektedir. Soykırımlarla mücadele ve yüzleşme günümüzün başta gelen insanlık onuruna sahip çıkmanın bir zorunluluğudur. Türkiye’de bu soykırım gerçekliğinden azade değildir. Resmi tarihi sorgulatmak ve yüzleşmeyi sağlamak önümüzde duran bir görevdir. 
Fotoğrafçıların, yani tarihi görüntülerle kaydedicilerin tanıklığı 100 yıllık inkarla yüzleşmenin ve sorumluların cezalandırılması yolundaki görevleridir. 1915’ten 2015’e Ermeni soykırımının 100 yılı bu yüzleşmenin tarihi olarak yerini ‘barış ve kardeşliğe’ dönüştüreceği gelecek bir yüzyıla umut açması için bu fotoğrafları okuyalım… O zaman bu günü anlamak adına bir göz atalım geçmişe…
ft-nihat karadağ

Hrant Dink’in 19 ocak 2008 yılında Agos gazetesi önünde katledilmesini gösteren Nihat Karadağ’ın çektiği bu fotoğraf bende –ve bir çok insanda- duygularımızı gerçeklikle yüzleşmeye çağırdı. Yalnızca acıma değil aynı zamanda isyan duygularımızın da ayaklanmasını sağladı.
ft-2

Ne kadar tanıdık bir fotoğraf değil mi? Suç aletleriyle sergilenen Ermeni’ler. Bir yanda Ermeni halkına karşı katliam ve sürgünler başlamış, buna karşı örgütlenenler suç aletleriyle ifşa ediliyorlar?) (foto:2)
Kaynak:I. Dünya Savaşı Adapazarı Ermeni komitesi Ermeni direniş üyeleri Osmanlı arşivleri Sayfa: “68” belgelerden gizliliği koleksiyonunda “arşiv belgeleri 1914-1918 V.1 Ermeni faaliyetleri” bölümünde. 
ft-2
Bu fotoğraf Nazi Almanya’sında çakilmiş ‘katil ve kurbanlarının’ değil, 1920 Türkiyesi’nin Erzincan’ın da çekilmiş bir fotoğraftır. : Kurbanlar (Bishop Sımbat Saatetjan (solda) ve Protestan Ermeniler başkanı) ve katillerinin kimlikleri… (Foto: 3)
Kaynak: Hajkakan tscharderu pastaturtere (Ermenilerin tedavisi,..). Mas 1 (Bölüm 1), 1920 yılında K. Polis (Konstantin Opel), S.143

ft 4
 Gördüklerimiz bir karpuz sergisi değil, suçları köylerini korumaya çalışan Ermeni liderlerin halka korku salmak için kafalarının kesilerek sergilenişidir. Bu gün İşid terörünün yaptığını 100 yıl önce gerçekleştirenlerin dikkatlerine… Yer İran, tarih 26 ekim 1898 Osmanlı terörü 1915’in ön hazırlığını yaparken (Foto: 4) 
Kaynak: http://www.aga-online.org/aboutus/index.php?locale=tr “Droschak”, 1899/01/31, s 5
ft5
 
Kaynak : http://www.aga-online.org/aboutus/index.php?locale=tr Al’bom ‘’ armjan’- bezencev ‘’. Tiflis (1918)
 20 sosyalist Ermeni sürgün yolunda değil, Beyazıt Meydanı’nda idam edilerek katledildi. Mahkeme salonunda devletin katliamcı zihniyetini yargıladıktan sonra, ölüme aldırış etmeden başları dik ve “Yaşasın Sosyalizm” sloganları ile idam sehpasına çıktılar. Sosyal Demokrat Hınçak Partisi MK üyesi Paramaz’ın mahkeme başkanına söylediği sözler; “Siz ülkemizi bundan altı yüz yıl önce bizden koparmaya çalışıp, işgal ettiniz. Halkımızı sürekli olarak katliamlar yoluyla imha etmeye çalıştınız ve şimdi de tüm Osmanlı vatanını bir Türkiye’ye dönüştürme çabası içerisindesiniz. Ancak siz bunu yaparken suçlu görülmüyorsunuz da aynı şeyi yapmaya kalkışıp, tarihsel hakkımızı yeniden elde etme amacı için biz mi suç işlemiş sayılıyoruz yani” diyerek onurlu duruşlarını sergileyen Ermeni devrimciler idam edilmişlerdir. Bu idamlar Adana’da ve bir çok ilde gerçekleştirilmiştir. 

Ermeni halkını yerlerinden edip, infazlar, katliamlar yaşatanlar, Öksüz ve yetim bıraktırılan kızları  Halide Edip’le asimilasyon programlarını denemesi hangi insanlığa sığar?... Halide Edip (x işaretli), zorla Müslümanlaştırılmış Ermeni yetim kızlarla 

“…Fotoğraflar bize kanıt teşkil ederler. Hakkında bir şey işitip de şüpheyle karşıladığımız bir şey, onun bir fotoğrafı bize gösterildiğinde kanıtlanmış sayılır. Fotoğraf makinesinin faydalı olarak kullanıldığı alanlardan birisi, yaptığı kayıtla suçlayıcı bir nitelik taşımasıdır…” Susan sontag ‘Fotoğraf üzerine…’
Fotoğraflar, zihnimizi zorlar. Yaşananlarla yaşanacak olanları anımsatır. Soykırım fotoğrafları biraz detaya inilince hep birbirlerine benzer Ermeni halkına uygulanan Jenosid fotoğraflarının detaylarında dünyanın diğer uçlarında olan yaşanmışlıkları görürüz. Kiminde Nazi toplama kamplarını kiminde afrikanın herhangi bir noktasından Ruanda’da somali’de açlıkla inançlarla uygulanan soykırımlara toplu katliamları tanık oluyoruz. Dünya bu adaletsizlikleri yaşamaya devam ettikçe fotoğraflarda bu gerçekleri yansıtmay sürdüreceklerdir. Oysa ki bu görüntülerin zihnimizden çıkması adaletli bir dünyanın kurulmasıyla mümkün olacaktır. 

ft-özcan yamanft-özcan yaman

205-SERMAYENİN KÜLTÜR VE SANAT’A DESTEKLERİ (1)


Evrensel gazetesi
kadraj köşesi
22 şubat 2013
205-
özcan yaman




SERMAYENİN KÜLTÜR VE SANAT’A DESTEKLERİ (1)

 “1930'larda Alman burjuvazisi kendine bir führer buldu ve Hitler faşizmi adım adım önce kendi ülkesini ve halkını esir aldı, sonra tüm dünyayı ikinci dünya savaşı felaketine sürükledi. Sonrası malum. Ya bugün?  Bugün ABD'nin neocon führerlerinin badem bıyığı yok. Üstelik kendi ülkelerinde tam bir Hitler rejimi uygulamıyorlar, henüz. Ama dünyada uygulamaya başladılar bile. Ve başlayan savaş felaketinin sonrası hiç de malum değil. Öyleyse, bugünü de görmek üzere bakalım geçmişe…”
(Yılmaz Onay’ın 8 mayıs 2005 tarihinde “Faşizmin yenilgisinin 60. yılı” için düzenlenen gece de gösterilen “Savaş El Kitabı” filmine yazdığı önsözden.)

Biliyoruz ki sermaye ranta çevirebildiği her şeyi kullanır. Çevre-Doğa-İnsan-Sağlık-Sanat-Bilim-Elma-Armut-Su-Ev-Bark-Üniversite-Hapishane-Toplama kampı-Uzay-Ay-darbeler ... boşlukları aklınıza gelen kelimelerle doldurun. Bunların hepsi sizden önce sermayenin aklına gelmiş ve tüketim alanları içine çoktan girmiştir bile... Aslında büyük sermaye gruplarının hayırsever, sosyal sorumluluk projelerine değinerek bienalleri sorgulayacagiz.
İktidar kim yada kimlerdir? Sermaye mi? Asker mi? yoksa demokrasi(!) ile gelen hükümetler mi? veya onların yönettiği devlet erki mi? Demokrasi ise nasıl bir demokrasi?
Aslında bu soruların yanıtları yüzlerce kez verilmiştir. Örneğin dünyada yapılan askeri faşist darbeler incelendiğinde daha bir netlik kazanırlar. Hitler’in iktidara gelmesinden Şili’deki, Arjantin’deki ve Türkiye’deki darbelere kadar sermaye şirketlerinin  o muazzam güçleri ortaya çıkar. Bizlere ise demokrasi ile bir deli adamın (Hitler) ortaya çıkarak nasıl iktidar olduğu masalı anlatılır. 1980 darbesini ise başta Kenan Evren olmak üzere 5 generalin ‘kardeş kavgasını ortadan kaldırmak için’ kolları sıvadıkları anlatılır. Aynı masallar diğer darbe/darbeler geçiren ülkeler içinde anlatılır. Costa Gavras’ın “Sıkıyönetim” ve “Ölümsüz Z” belgesel filmleri bu durumları görselliğe dökmüştür. Eduardo Galeano’nun “Aynalar” kitabı (Sel Yayınları) ve Türkiye gerçeğini ise İktisatçı Mustafa Sönmez “Türkiye’de Holdingler ve Kırk Haremiler” adlı çalışmasıyla kalıcılaştırmışlardır.
Hepimizin bildiği, içtiği, giydiği ve kullandığı büyük markalar  ne kadar masumdurlar? Hitler ve nazi gençleri tarafından çok beğenilen ünlü giyim markası “Hugo Boss” yıllarca SS subaylarını giydirdi. Özellikle nazi subayları için üretilen kahverengi mont ve gömlekler unutulmazlar arasındadır. “Coca Cola” Naziler için portakal aromalı bir içecek tasarladı. 1936 ve 1939 dünya olimpiyatlarının sponsoru oldu. Gamalı haçlı açacakları ile bol görsel malzemeleri antika olarak dolaşımda bulunuyor. 1941 yılında “Fanta” adı ile Alman pazarına giriş yaptı. Daha detaylı fotoğraflarla görmek isterseniz:
(http://www.dodokolik.com/yazi/ilginc/314/naziler-icin-calisan-dunya-devleri/) internet sitesini ziyaret edebilirsiniz. Hepsi bu mu? Tabii ki değil, “Krupps” markası (evlerimizin en sevilen ufak mutfak aletleri üreticisi) Hoover, Siemens,   gibi liste artarak devam ediyor. Mahkûmlar ayrıca, Thhssen, Varta, Bosch, Daimler Benz, gibi Nazi çılgınlıklarının ekonomik temelini teşkil eden başka şirketler için de çalışıyorlardı.İsviçre bankaları mahkûmların altınlarını (mücevherlerini ve dişlerini) Hitler’den satın alarak dünyanın parasını kazandılar. Altınlar, sınırın kanlı canlı kaçaklara karşı sıkı sıkıya kapalı olduğu İsviçre’ye şaşılacak kadar kolay giriyordu. Unilever, Westinghouse ve General Electric firmaları da Almanya’daki yatırımlarını ve kazançlarını katladılar. Savaş bitince ITT firması, müttefiklerin bombardımanının Almanya’daki fabrikalarına verdiği zararı gerekçe gösterip milyonluk bir tazminat kazandı. ITT Tazminatı kazandı da çok mu masum kaldı? Nerdeee oda hemen yeni tezgahlanan darbelere para akıttı. ABD uzmanlarının yönlendirmesiyle geliştirilen bu operasyonlar Arjantin, Şili, Bolivya, Paraguay, Uruguay, Brezilya,Yunanistan ve Türkiyegibi ülkelerde darbelerde rol alıyorlardı...

Haftaya devam edeceğiz...


    153) 12 şubat 2012--Dersim’in nefes alışını dinlemek ve Kemal Özer


    Evrensel gazetesi
    Özcan yaman
    153) 12 şubat 2012



    Dersim’in nefes alışını dinlemek ve Kemal Özer

    “Nerede soluk alabiliyorsunuz diye sorsalar hiç tereddütsüz doğada derim. 
    Derin vadilerde, bir nehrin öyküsünde, başını karlı dağlardan kaldıran güneşin selamında, 
    çağlayanlarda, dağların uğultulu zamanında, yıldızlarla... 
    ve bu coğrafyaların kanayan yaralarına azıcıkta olsa merhem sürerek. 
    Unutmadan yeniden hatırlayarak... 
    Ve böyle de yaptım. 4 yıl başımı Munzur’un kalbine yasladım. 
    Nefes alışını dinledim Dersim’in.”
    Kemal Özer 

    Bir laf vardır. “Bu güzellikler insanı şair yapar” gibi. 
    Buradaki benzetme her güzellik karşısında herkesin şair olabileceği değildir tabii, ama güzelliği anlatalabilme becerisidir. Nesnelliğin gerçeklikle olan ilişkisinin farkına varılması ve soyutlanabilmesidir. Durum böyle olunca yukarıdaki sözün aslında ne kadar derin bir manaya işaret ettiği ortaya çıkar. Fotoğrafta bu güzelliklerin kalıcılaştırılmasının yolu kadraj dediğimiz bir seçicilikle ortaya konur.
     Bir yer düşünün ; dağları, ovaları ve binbir çeşit çiçekleriyle böceğinden vahşi hayvanlarına , yazın başka, kışın başka güzellikleri içindesiniz. İnsan burada şair olmazsa ne olur? Fotoğrafçı olur tabii. İşte anlatmaya çalıştığım bu yer Dersim’dir. Dersim’in doğal güzellikleri ve bu güzelliklerin yok edilmeye çalışılması (HES’ler ve barajlar) bazı insanları şair, ressam, ozan ve fotoğrafçı yapmıştır. Kemal Özer fotoğrafçı olmuş bir arkadaşımızdır. Yıllardır fotoğraf çeker. Evrensel ve Hayat Televizyonunun Dersim muhabiridir. Bir yandan gazetecilik yaparken bir yandan Dersim’in güzelliklerini belgeler. Şimdiye kadar milyonlarca kare fotoğraf ve video çekmiştir. Fotoğrafçı olmasına Dersim’in güzelliği mi, yoksa fotoğrafçı olması mı Dersim’i belgelemesine yol açmıştır? diye. Ben, Kemal’i Dersim’in fotoğrafçı yaptığını düşünüyorum.

    Yıllarca yaşadığı yerin fotoğraflarını ve videolarını çeken Kemal birde belgesel video/film hazırlamıştır. “Dersim Başeğmezlik ve Çiçek Ülkesi’ adlı 45 dakikalık belgesel filmde, Dersim’in tarihi ve doğal güzelliklerinin yanı sıra 1938 Dersim Katliamı da ele alınıyor. Tevfik Taş’ın metnini yazdığı Meral Bekar ve Enver Akan’ın seslendirdiği belgesel filmin müziklerini Cahit Berkay yapmıştı. Filmin çıktığı 2007 yılında Kemal Özer şöyle diyordu; “Nerede soluk alabiliyorsunuz diye sorsalar hiç tereddütsüz doğada derim. Derin vadilerde, bir nehrin öyküsünde, başını karlı dağlardan kaldıran güneşin selamında, çağlayanlarda, dağların uğultulu zamanında, yıldızlarla... ve bu coğrafyaların kanayan yaralarına azıcıkta olsa merhem sürerek. Unutmadan yeniden hatırlayarak... Ve böyle de yaptım. 4 yıl başımı Munzur’un kalbine yasladım. Nefes alışını dinledim Dersim’in. 
    Kemal’in fotoğraflarında en saf ve açık haliyle olduğu gibilik vardır. Hayat nasıl akıp gidiyorsa öyle. İster manzara çeksin ister bir eylem Kemal hayattan bir kareyi kadrajlar ve sabitler. O kare artık geleceğin dağarcığına aktarılmış bir görüntü olarak yerini alır. Öyle pek ahım şahım pahalı makinelere de sahip değildir. Ama elinde olanı değerlendirmeyi bilir. Dersim’e gidip Kemal’in misafirperverliğini yaşayan biri olarak hep sonraya bıraktığım gecikmiş bir yazı olarak Kemal’e bir teşekkürün ve saygının ifadesidir.
    Evet fotoğraflar Kemal Özer...