Translate

Bu Blogda Ara

412-Zenit'in bana bıraktığı miras: Foto Özcan-Evrensel/ 22 Aralık 2017

Zenit'in bana bıraktığı miras: Foto Özcan

Formun Altı

1978’lerde Çayırbaşı’da Foto Özcan olarak isim yapmıştım. Evde yattığım odanın pencerelerini ışık geçirmeyecek şekilde kapatmış siyah beyaz karanlık oda kurmuştum. Yine Sovyet yapımı çantalı Yn6 agrandizörle siyah-beyaz fotoğrafları basıyordum. Poz saatim ve Glasem bile vardı. Mahallede kimin köyden akrabası gelse, yaş günleri, nişanlar ve hatta stüdyovari gelin damat çekimleri bile yapıyordum. Bir yandan da okul sorununu çözmeye çalışırken, kardeşim “Abi kolumuza altın bilezik lazım gel meslek lisesine gidelim” dedi.

Ve Motor Meslek Lisesi-Mecidiyeköy
Okula başlayınca baktım fotoğrafçılık kolu kapalı ilgili hocaya gittim “Ben fotoğrafçıyım” dedim. Bunun üzerine kültür derslerinden muaf oldum. (Haydarpaşa Lisesinde okuduğum dersler) Teknik derslere devam ederken okulun fotoğrafçılık kolunu faaliyete geçirdim. Bu arada kardeşimle pazarlarda çocuk elbiseleri satarak aile bütçesine katkı yapıyorduk...
12 Eylül 1980
Darbenin cuma günü olduğunu hiç unutmam. Sabah 5’te kalkmış çocuk elbiseleriyle dolu bavulları sırtlamış kapıyı açmıştık ki her yeri askerler sarmış ‘Girin eve’ diye bağırıyorlardı. O gün pazarcılığımız da fiilen bitmiş oluyordu. Mahallenin tek fotoğrafçısı Astsubay Emeklisi Zeki amca beni çok severdi. Boş zamanlarımda Zeki amcaya yardım ederek hem yardım hem de bu alanda kendimi geliştiriyordum. Kısaca hem Zeki amcanın rakibi hem de yardımcısı olmuştum. Siyah beyaz fotoları bir günde evde basarak veriyor, renkli fotoları Sarıyer’de  stüdyoya bırakıyor laboratuvarın servisiyle bastırtıp bir hafta sonra alıp sahiplerine satıyordum. Şunu söyleyebilirim Türkiye’de renkli fotoğraf 1978’lerden sonra yaygınlaşmaya başlamıştır. Kitapları kibrit fabrikasının bahçesine gömmüş evde siyasetle ilgili her şeyi saklamıştık. Artık radyolarda yasak ve anarşistlerden başka bir de Hasan Mutlucan’dan başka bir şey yoktu. Ne yapmalıydım? Fotoğrafçıydım o sıralar fotoğrafın sanatla ilişkisi falan yazan dergilerle tanıştım. “Yeni Fotoğraf” dergisi, Afsad’ın çıkardığı “Fotoğraf” dergisi ve bu dergideki toplumsal içerikli yazılar özellikle Özcan Yurdalan’ın “Fotoğrafta  Gerçeklik” yazısı bana “Vay be fotoğraf neymiş...” dedirtiyordu. Böylece sosyalizm ve fotoğraf arasındaki ilişki beni yönlendirmeye başlamıştı. 
Planar grafik ajansta karanlık odacı ve fotoğraf asistanlığı
Endüstri fotoğrafçısı ve grafik ajans sahibi Gülnur Sözmen’in yanında çalışmaya başladım. Burada çalışan ve akademide okuyan Esat Papila ağabey beni çağırmış ve okullar açılıncaya kadar karanlık odacı olarak çalışmamı istemişti. Ben üniversite sınavlarına girmiş sonuçları beklerken Gülnur abla sordu; “Eee ne yapacaksın okul işini.” Ben de “Teknik öğretmen okuluna gideceğim ya da motorcu olacağım“ deyince bana şaşkın şaşkın bakıp “Abi koskoca akademi varken motorcu mu ?” dedi. Ben de “Abla akademiye gitmek kim ben kim, hem resimden anlamam hem de o kadar masrafı karşılayamam” dedim. Gülnur abla hemen bir telefon açtı sonra bana Beşiktaş’a Yıldız Dersanesine gidiyorsun, Aslan’a benim yolladığımı söylüyorsun hemen desen derslerine başlıyorsun” dedi. Bir ay desen dersi alıp Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümünü kazandım. 
Ve artık Zenit ve Opemus agrandizörün yanında Miranda, Pentax, Canon ve Linhoff teknik makineler ile Krokus agrandizörle tanışıp kullanıyordum. Yalnızca ucuz Or-wo, filmlerin dışında Kodak, İlford, Fuji gibi filmler hayatıma girmişti. Hatta 35 mm 80 Asa sinema filmleri alıp onları karanlıkta kesip kullanıyordum. İşte burada hey gidi günler diyebilirim...
Tümüyle mekanik olan makineyi tamir bile edebiliyordum. Özellikle enstantane ayar düğmesi bozulur, bazen perdesi takılırdı. Sonunda ihtiyacı olan bir arkadaşıma Zenit makinemi verdim. Bir çok arkadaşım gibi Zenit olmasaydı belki de fotoğrafçı olmayacaktım. Benim gibi milyonlarca fotoğrafçı Sovyetlerin fotoğrafı, sıradan insanların hayatına sokan “ucuz ve kaliteli” makineler üretip, yine özellikle Bulgaristan, Çekoslavakya ve Doğu Almanya’da üretilen fotoğraf filmleri ve kağıtları olmasaydı ne yapardık diye düşünüyorum. 
Fotoğraf insanların bakış açılarını değiştiren, akıp giden zamandan tanık olduklarımızı kaydettiğimiz bir alan. Bunu da “Herkes fotoğraf çekebilir” şiarıyla devlet politikası yapan Sovyet’lere borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Fotoğrafı elitlerden ve devlet güdümünden kurtaran gelişmeyi sağlayan Sovyetler Birliği artık yok. Fakat yarattığı kültür hayatlarına işlemiş milyonlarca fotoğrafçı var. Hatta sinemayı da bu dünya içinde sayabiliriz. Ekim Devrimi’nin 100. yılı hepimize kutlu olsun. Yeni bir dünyanın kurulmasında birikimlerimiz paylaşıldıkça çok güzel olacak...
(https://www.evrensel.net/yazi/80523/zenitin-bana-biraktigi-miras-foto-ozcan)






411- Zenit’le başlayan fotoğrafçılığım-evrensel -15 Aralık 2017-




Zenit’le başlayan fotoğrafçılığım
Çatalca yetiştirme yurdunda, 1975-76 yıllarıydı. Boynunda fotoğraf makinesi bir arkadaş parayla fotoğraf çekiyor. Biz de çektirdik. Merak bu ya, arkadaşa “Şunun deliğinden bir bakayım“ dedim. “Olmaz, makine sallanınca bozuluyor“ (Belki de düşük estantenedeflu çıkar demek istemişti de ben anlamamıştım) deyince gurur yaptım. Okulların tatil olmasını bekledim. Yaz tatili oldu, Balat’ta ayakkabıcı Nuri amcanın yanında çıraklığa başladım. 2-3 ay çalıştım. Paramı biriktirip doğru Sirkeci’de bir fotoğrafçı dükkanına gittim. Dükkan sahibine bu kadar param var. Fotoğraf makinesi almak istiyorum dedim. Dükkan sahibi ‘ucuz ve kaliteli’ diyerek  fotoğraf makinesini önüme koydu. İşte o zaman tanıştım ZENIT-E ile... 2 tane Or-wo siyah beyaz film aldım. Dükkan sahibi birini makineye taktı bana “Güneşli havada 125 e 11 yap, gölgede 30 ‘a 5.6 yap şurasına bas film bitmeden kapağını açma” demişti. Dükkandan çıkarken yaşadığım heyecanı unutamam...
Sirkeci’den Balat’a yürüyerek giderken önüme ne gelirse çektim. O zamanlar sebze hali Unkapanı’ndaydı. Hamalları, insanları, kedilerı çekip durdum. Eve vardığımda film bitmişti. Heyecanla odaya girdim, perdeleri kapattım ve yorganın altına girip makinenin kapağını açtım, filmi çıkardım. Film gri renkte bir şerit ama çektiklerim yoktu. Üzüldüm. Herhalde fotoğrafçı bayat film sattı diye de bozuldum. Hemen filmleri makineyi alıp mahallenin stüdyo fotoğrafçısına gittim. Adama yaşadıklarımı anlatınca uzun bir süre gözlerinden yaşlar akana kadar güldüğünü hatırlıyorum. Sonra “Oğlum sen meraklı bir çocuğa benziyorsun. Bu film yanmış” dedi.  Nasıl yani?  “Filmi ışığa göstermeyeceksin. Çektikten sonra bu düğmeye basıp geri saracaksın, karanlık odada kutusundan çıkartıp yıkayacaksın, yoksa banyo yapılmadan film yanar. “ Vay bee ... Sonra elime makineyi verdi “Bu filmi şimdi sen tak,  git çek, film bitince buraya gel birlikte banyo edelim, sakın çıkarma” dedi. Şu banyo ne meret şeymiş diye yine kedi, köpek, sokak çeke çeke filmi bitirip hemen stüdyoya koştum. Fotoğrafçı şaşırdı ‘Ne çabuk filmi bitirdin’ dedi. Gülüştük. 
Filmlerle karanlık odaya girdik. Fotoğrafçı sigarasını kenara koydu, bana banyo küvetlerini gösterdi. Bu birinci banyo, bu ikinci banyo vs... Işıkları kapattı. Şakır şukur su sesinden başka bir şey gözükmüyordu. Çok heyecanlandım. Fotoğrafçı bir ara sigaradan bir nefes çekince ortalık kırmızı bir loşluğa döndü ve karardı. “Daha olmamış” dedi. Şaşırdım. Ortalık kesik bir şekilde kokuyor neyse bir nefes daha çekti sigaradan “tamam” dedi. Biraz sonra ışığı açtı. Bana filmi nasıl banyo yaptığını göstererek anlatırken bir yandan da ikinci banyoda filmi ileri geri sarıp duruyordu. Sonra filmi su dolu büyük küvette yıkadıktan sonra mandalla astı. “Yarın gel nasıl basıldığını da öğreteyim” dedi. 
Demek ki film yıkamak için sigara içmek gerekiyor(!) diyerek ablama yaşadıklarımı anlatmaya koştum. Velhasıl yurda dönmeden makineyi kullanmayı, filmi yıkamayı öğrenmiş, bir de üstüne HISLON marka saat bile almıştım. Yurtta ben de başladım fotoğrafçılığa. Fotoğrafları çekip Çatalca’da bir stüdyoda bastırıyor ve satıyordum. Artık fotoğrafçıydım.
Lise’ye Haydarpaşa lisesinde parasız yatılı başlayınca soluğu fotoğrafçılık kolunda aldım. Birinci sınıf bitti, kayıt yenilemeye gittiğimde İstanbul dışında bir yatılı okula göndereceklerini söylediler. İtiraz ettim, çıkışımı aldım. Yaşım dolduğu için de yurttan da ayrıldım. Kardeşimle birlikte (O da Kabataş Erkek Lisesi’nde parasız yatılı okuyordu. Birinci sınıftan ayrıldı.) Sarıyer Çayırbaşı’nda annemle birlikte yaşamaya başladık. (O sıralar en küçüğümüz olan Hüso’da Bozhane yetiştirme yurdunda kalıyordu. ) Annem Tekel kibrit fabrikasında işçiydi. 
Devamı haftaya...

410-- FOTOĞRAFIN SOVYETLERE, SOVYETLERİN FOTOĞRAFA KATKILARI-Evrensel 8 Aralık 2017


FOTOĞRAFIN SOVYETLERE, 
SOVYETLERİN FOTOĞRAFA KATKILARI

Fotoğrafın icadı batıda hızla yayılırken, Rusya’da buna uzak durmamış ve fotoğraf aynı hızla Rusya’da da özellikle teknolojide Daguerratypler ve renkli fotoğraf alanındaki çalışmalarda katkı bile sunmuştur. Dünyada fotoğraf aristokratlar, iktidarlar ve elitler arasında ayrıcalıklı bir yer edinmişken, halkın fotoğrafa ve fotoğrafın halka ulaşımı oldukça zordu. Bu yeni icadı öğrenmek çekmek ve kullanmak öncelikle parası olanlara tanınan bir ayrıcalıktı. 1888 yılında Kodak “Siz düğmeye basın, gerisini bize bırakın” diyerek parası olanlara sesleniyordu. Fotoğraf makinelerine ulaşmak ve fotoğrafla uğraşmak pahalı ve zor bir işti. Sonuçta sınıfsal bir statünün ve hakim olanların çıkarlarına hizmet eden yeni bir icattı.  (Aristokratların evlerini süsleyen aile fotoğrafları özellikle portreler, Suçluların arşivlenmesi,)
DEVRİME TANIKLIK ETTİ.
Fotoğraf 1917 ekim devriminde devrimin tanıklığı ve belgelenmesinde kullanılmıştır. Daha önceleri dünyada gelişen bir çok olay ve hareketler (Savaşların ve iç savaşların belgelenmesi vb )her ne kadar belgelenmiş olsa da Rusya’da gerçekleşen sosyalist devrimde kullanıldığı kadar başarılı değildir.  Çünkü hakim olan iktidar kendi ideolojisine göre kullanıyordu.
“...Rusya’da 1839'dan itibaren karmaşık teknik evriminin tüm aşamalarından geçti. Özellikle çar ve aristokratların ilgisi nedeniyle, Popülerlik kazanmış ilk fotoğraf türü portre olmuştu.
1860'lı yıllardan başlamak üzere, eğitim ve bilimsel amaçlar için yaygın olarak kullanılan panoramik ve etnografik fotoğraf gibi diğer alanlara yönelindi. Ardından endüstriyel büyüme ve mimari alanında kullanılmaya başlandı. 1870 yıllarına gelindiğinde, güncel olaylar ve hızla değişen yaşam belgesel fotoğrafı geliştiriyordu. 1905 – 1917 yılları ise foto jurnalizmin ve foto muhabirliğinin gelişmesini sağladı. 1917 Sosyalist devrimi öncesi Çarı ve aristokratları memnun ederek para kazanmayı hedefleyen fotoğrafçılar bir şeyi daha gerçekleştirdiler. Objektiflerini günlük yaşama çevirdiler. Halkın yaşamını ve doğayı da belgelediler. Özellikle Volga nehri ve çevresinde yaşam konusunda 1870 lerden görüntüler oldukça etkileyici. Bu dönemde uluslar arası başarılar edinmiş Rus fotoğrafçılar çıkmıştır. Bu fotoğrafçıların çoğu 1917 ekim devrimini benimsemiş ve belgelenmesini sağlamıştır. (Fakat kendisi de bir aristokrat olan Sergey Prokudin-Gorskii 1905 yılında, Rusya’daki hayatı belgelemek için renkli fotoğraf alanında ortaya çıkan teknolojik gelişmelerde katkısı olmuş. İlk defa, yine bu alanın öncülerinden biri olan İskoç fotoğrafçı James Clerk Maxwell tarafından formüle edilen bir teknik de dahil olmak üzere farklı teknikleri kullanan Prokudin-Gorskii 1918 de Fransa’ya kaçmıştır. Bu notu da düşmekte fayda var)
DEVRİMİN BÜYÜK DESTEKÇİLERİNDEN FOTOĞRAF
Büyük ölçüde yoksul, aç ve okuma yazma oranının düşük olduğu bir ülkede gerçekleşen devrime en büyük destek fotoğrafçılardan ve fotoğraftan gelince Sovyet iktidarı bunun farkına varıp devlet desteğini hem endüstrinin kurulup gelişmesine hem de yeni fotoğrafçıların bilim ve  sanat alanlarında gelişime destek vermiştir. "Susmayan ve ülkeyi terk etmeyen herkesi, (ressamlar, yerbilimciler, fotoğrafçılar, amatör ve profesyonel muhabirleri) "Ekim Devrimi'ne katılmaya çağırıyor,  "Objektifle çok güzel tarih yazılır çünkü bu açık ve anlaşılırdır. Hiç bir ressam bir fotoğrafçının gördüğünü keten beze aktaracak kadar yetenekli değildir" diyordu Lenin.
Fotoğraf halkın görme, öğrenme ve bilinçlenmesinde sokaklardan, okullara, fabrikalardan, tarlalara bilimden sanata her yerde idi.
Çarlık döneminde dışa bağımlı olan fotoğraf genç Sovyetler döneminde endüstrileşerek ve herkesin ulaşabileceği  hale gelmiştir. Aynı zamanda dünyada yaygınlaşmasını da sağlamıştır. Sovyetler dünya halklarının fotoğrafa ulaşmasında önemli olmuştur. Fotoğraf makineleri ve kimyasal ekipmanlarını ucuza mal edip dünya pazarlarında da ucuza satarak katkılarını göstermenin dışında fotoğrafın içeriğine ve anlamına ilişkin yeni bakış alanlarını açmasıyla da önemli bir katkı sunmuştur. Özellikle fotoğraf nedir? Ne olmalıdır? Sorularını sunmuş ve en güzel örneklerini göstermiştir. Devrim sonrasında Amerika ve Avrupa’da gelişen anti komünizm ve sansür karşısında yalnızca fotoğraf makineleriyle bilinen ama fotoğraf tarihinde yok sayılmalarına çalışılmıştır. Sovyet Devriminin 100. Yılında bir hatırlayalım istedim.
1949-1990 YILLARINDA YAKLAŞIK 50 MİLYON FOTOĞRAF MAKİNESİ ÜRETİLDİ.
Komsomol ve Lubitel: 1949'daki ilk üretimden 1990'ların başındaki üretim durdurulmasına kadar yaklaşık 5 milyon makine üretildi  ve satıldı.
Etüd Fotoğraf makinesi 1969-1973 yıları arasında üretilen bu süre boyunca 1 milyon 500 bin adet üretilmişti. Makine’nin fiyatı sadece 7 ruble’ydi.
Lubitel-166 fotoğraf makinesi 1976-81 yılları arasında ilk etapta yaklaşık 70 bin adet üretilmişti.
1980-90 yılları arasında üretilen bir üst modeli ise yaklaşık 1 milyon adet üretildi.
Smena-8 ve 8M modeli 21 milyon adet üretimiyle en çok talep edilen makinelerin başında geliyordu. 1970-92 arasında üretimde kalan makine 15 rubleden başlayan fiyatlarla satılıyordu.
Almaz üretimi 1979-89 tarihlerin arasında St. Petersburg’da LOMO fabrikasında gerçekleşen makineden yaklaşık 20 bin adet üretilmiştir. Ağırlığı 1 kg’dan fazla olan makineler 24×36 mm lense sahipti ve yaklaşık 650 ruble fiyatla satılıyordu.
Zorki-4 marka makine 1956-73 yılları arasında Moskova’da üretilen 24x36 mm’lik lense sahipti. Yaklaşık 1 milyon 800 bin adet üretilen fotoğraf makineleri yaklaşık 700 gram ağırlığa sahipti.
Zenit-E” model fotoğraf makinesinden 1966-87 yılları arasında Moskova’da 3 milyon adetten fazla üretim gerçekleştirilmiştir.
Zenit-TTL modelinden 1976-86 yılları arasında yaklaşık 1 milyon 632 bin adet üretilmiştir.
FED-4  marka fotoğraf makinesi Başkent Moskova’da 1964-75 tarihleri arasında üretildi. Yaklaşık 633 bin üretilen bu makinanın ağırlığı 960 gramdı.
Smena-Sembol marka makine 1971-95 tarihleri arasında 4 milyon adetten fazla  üretildi.
 St. Petersburg’da imal edilen makine 24×36 mm kadraj genişliğe ve 400 gram ağırlığa sahipti.
Sokol-Avtomat 1966-78 tarihleri arasında St. Petersburg’da üretilen bu  model, Sovyetlerin Avrupa’ya ihraç edilen ender modellerinden biriydi. Toplamda 400 bin adet üretilen makinanın ağırlığı 845 gramdı.
“Viliya-Avto” modeli 24x36 mm kadraja sahipti. 1973-83 yılları arasında Belarusta üretilen
450 gram ağırlığa sahip makine’den yaklaşık 2 milyon adet imal edildi.

Yukarıdaki marka model ve adetler bulabildiklerim. Bunların dışında bir çok makinenin üretildiğini biliyoruz. Sırf bulabildiklerim bile 1949 dan 1990 yılları arasında yaklaşık 50 milyon makine yapıyor. İnanılması güç adetlerde üretilen ve satılan makinelerin sayesinde fotoğrafla tanışan buluşan binlerce insan bu gün fotoğraf alanında üretiyor, çalışıyor. (Bende Zenit-E marka makineyle başlamıştım.)
Son bir not:
SSCB'de oldukça popüler olan Zenit makinelerden yaklaşık 15 milyon tane üretilmiş ve büyük bir kısmı Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere'ye ihraç edilmişti. Ancak Zenitlerin üretimine 2005 yılında son verilmişti. Sputnik’in haberine göre Rostec'in İletişim ve Bilgilendirme Departmanı'nın başında bulunan Vasiliy Brovko, RNS'ye yaptığı açıklamada; Rusya’nın devlet teknoloji şirketi Rostec, dünya genelinde birçok fotoğrafçının 'fotoğraf makinelerinin tankı’ kabul ettiği Zenit’lerin yeniden üretimine başlayacaklarını duyurdu. Dijital Zenit’leri bende merakla beklemekteyim...
1917 Sosyalist Ekim Devrimi SSCB’de olduğu kadar dünya halkları için de bir umut ve “Bir başka dünya mümkündür” düşüncesinin hayata geçirildiği, devrimin kısacık yaşamı boyunca  hayatın her alanında bilimden sanata bıraktığı kültür ve mirasla önümüzü aydınlatmaya devam ediyor.

https://www.evrensel.net/yazi/80427/fotografin-sovyetlere-sovyetlerin-fotografa-katkilari









409-YOL AYRIMI -Evrensel 30 kasım 2017


YOL AYRIMI
“...Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak 
en giderilmeyecek susuzluk değil de nedir? 
Kimileri, pek çok mal mülk sahibi oldukları halde ancak pek azına kıyıp da verebilirler. 
Üstelik bunları da salt gösteriş olsun diye verirler. 
Oysa bu içten pazarlıklı veriş, verdiklerinde bereket komaz. 
Kimileri de ellerinde pek az olmasına karşın çıkarır olanı biteni verirler. 
Bu gibiler hayata bağlanmış, ona inanç duyan kimselerdir ve 
onların ambarları hiç boş kalmaz. 
Kimileri sevecenlikle verir ve edindikleri tüm armağan da bu olur...”HALİL CİBRAN
Yollar vardır gittiğimiz. Yollar vardır çatallaşır. Hangi yoldan gitmeli, çok aşınmışından mı? Az aşınmışından mı? Karar verirken vicdan nasıl seslenir? Herkes zaman zaman yol ayrımına gelir. Aşklar biter, Evlilikler biter, işler sarpa sarar. O zamanlarda biliriz yol ayrımında olduğumuzu ve yeni bir yol ararız. Hata deriz, yanlış yaptım deriz, doğru yaptım deriz. Ya da çıkar ilişkisine dayanan bir projeydi deriz. Ne dersek diyelim vicdan bize seslenir. Ya vicdanımızın sesini dinler, özgürleşiriz. Ya da kendimizi hırslarımıza kurban ederiz. 
Evet Şener Şen’in oynadığı, Yavuz Turgul’un yönettiği filmden söz ediyorum.
Son yıllarda izleyip sevdiğim film oldu. Sade, basit, net bir film. İş dünyasının, mülkiyet ve miras ilişkilerinin, Sistem/iktidar ve iş dünyasının yargı ve finansla ilişkisini, Hayat ne, insan ne gelecek ne? Gibi soruları yol ayrımının odağı yapan ve “özgürlük ile zorunluluk” diyalektiğinden bakarak çözen bir film. Teknik kaliteden bahsetmeye gerek yok, gayet başarılı. İçerik olarak belki “Ya her şey bu kadar kolay mı” diye sordurabilir. Burjuvalar, büyük çok büyük patronlar insafa gerçekten gelir mi? diye düşündürebilir. Ama cevabını veriyor zaten. Büyük çok büyük patronlar aynı zamanda birer kölesidirler; projeli evliliklerin, rakiplerinin zayıflıklarını kullanmanın, vs... Örneğin şirketin geleceği için çocuklar rakip şirketin kızlarıyla evlendirilir, oluşan akrabalıktan milletvekili olan devletin olanaklarını seferber eder. Sosyal projeler diye yaptıklarının sonunda kendi çıkarlarına hizmet edecek şekle dönüştürdüklerini, burs verdikleri bir genç hakim olur, yıllar sonra şirketin beka sorunu çıkınca kararlar şirket lehine çıkar. Devletin hastaneleri doktorları bir şekilde bu şirketi korur. Hepsinden önemlisi aile bile kendi içinde miras ve mülkiyet hesabının derdinde olur. Devleti dolaylı yoldan dolandırmanın mübah olduğu, işçilerin haklarının adaletsiz ve hukuksuz bir şekilde nasıl gasbedilebildiği  bir sisteme karşı çıkmanın getirdiği iş dünyasının içinden bir gözle bizlere aktarıyor. 
Acaba gerçekte köle olan kim? Bu durumu da Rutkay Aziz başarılı oyunculuğu ile gösteriyor. Şan şöhret para sahibi olabilirsiniz ama insan olmak başka diyor. ‘Hayatın anlamı ne?’ sorusuna cevaplar veriyor. 
Filmdeki gönderilerin, öznelerini olaylarını değiştirip yeni denklemler kurabilirsiniz. Bir çok soruya yeni cevaplar verebilirsiniz. Bazen bir kaza, bazen bir katliam bazen bir farkına varma, bilinç kazanma hayatınızı değiştirebilir. İyi seyirler...
https://www.evrensel.net/yazi/80381/yol-ayrimi



408-Bir kentin dikey yerleşimi-Evrensel 24 kasım 2017


Bir kentin dikey yerleşimi
24 Kasım 2017
Formun Altı


Çarpık kentleşmeyi düzelteceğiz diye dikey şehirleşmeyi "kentsel dönüşüm" adıyla nitelendirdiler. İstanbul'un sınırlarını neredeyse küçük bir ülke kadar genişlettiler. Artık Gebze'den, Edirne'ye kadar İstanbul. Gecekondulardan arındırıyorlarmış. Depreme dayanıksız binalarda insanlar ölmesin(!) diye İstanbul dışına yerleşime zorluyorlar. Adına da "kentsel dönüşüm" diyorlar. Hiç paradan puldan söz etmiyorlar. Hatta İstanbul'un karası bitti denizine gökdelenleri, rezidansları dikiyorlar hem de dikine dikine. Buyrun Ataköy sahiline bakınız. 
Peyzajmış, doğaymış, tarihmiş, kültürmüş hepsi rantla ölçülüyor. Süleymaniye Camii arkasına fon olarak 16/9 kule binalarını almış post modern bir görüntü veriyor. AKM '70'lerin bina örneğiymiş. "Ne lüzum var canım üstü tiyatro ortası opera; altı katlı otopark kenarları AVM en  üstü de rezidans olsun bak sen paraya, pardon modern sanat kültürüne..." 
Dolmabahçe Sarayı otelleri şahlandırıyor. Tüm kıyı sırtını dikey binalara dayamış yıkım talan sırasının kendilerine gelmesini bekliyor. Kadıköy-Karaköy-Beşiktaş vapur seferlerine katılanlar artık kanıksadıkları görüntüler eşliğinde "hey gidi İstanbul" bile demiyorlar. Katliamları, cinayetleri kısaca ölümleri adaletsizlikleri hukuksuzlukları kanıksamış bir toplum yaratıldı. 
Muktedirler daha iyi bilir...
Yıllar önce Kadıköy'den Haydarpaşa'ya doğru baktığımda bir camii iki minare ve minarelerin arasından sırıtan hastane tabelalı koca bina post modern bir görüntü sergilerdi. Bir başka açıdan da dinle- sağlık ilişkisi olarak da yorumlanabilirdi ya neyse. Yine epey zaman önce baktığımda minareler intihar etmiş, biri toptan diğeri yarım olarak. Arkadaki bina 1-0 kazandım der gibi duruyor. Anlaşılan bu talan ya da kentsel dönüşüme gönlü razı olmayan cami intiharı seçmiş. Yukarıda gördüğünüz iki fotoğraf arasında dört yıl var. 
Sanatın, kültürün ve finansın başkenti İstanbul. Üretenlerin değil, tüketenlerin şehri yapıldı. Metrobüs, metro, marmaray bağlantısı sizi şehrin en uzak en ücra köşesine götürüyor artık. Beyoğlu, Ataşehir sanat ve finansa akıyor, eyy vatandaş sen metrobüse ak...

Tarih:2013                                                                                     Tarih 2017 Kasım



407- Çağının tanığı bir fotomuhabir: YEVGENY KHALDEİ (1917-1997) 10 kasım 2017

EVRENSEL GAZETESİ
Kadraj köşesi
407- 10 kasım 2017
Özcan Yaman

Çağının tanığı bir fotomuhabir: 
                      YEVGENY KHALDEİ (1917-1997)

Sovyet foto muhabiri Khaldei’yi ismini bilmesek de hepimiz tanıyoruz. Faşizmin yıkılışının sembolü olan kızıl bayrağın Reichstag'ın tepesine dikilişini fotoğraflayan, çağının tanığı bir fotoğrafçıdır. 6 Ekim 1997 yılında mütevazi bir şekilde yaşadığı Moskova’da 80 yaşında hayata veda etmiştir. Khaldei’yi  ölümünün 20. Ekim Devriminin 100. Yılında saygı ve sevgiyle anıyoruz.
Sovyet Devriminin sıcaklığında dünyaya gelen Khaldei 10 Mart 1917'de Ukrayna’da doğdu. On iki yaşında bir çelik fabrikasında çalışmaya başlamış. Fotoğrafla burada tanışmış. Ölen anneannesinin gözlüklerinin merceğinden  bir kutu kamera yapmış. On beş yaşında fotoğrafları, yerel gazete olan Sosyalist Donbass'da yayınlanmış. Yevgeni Khaldei, yerel madencileri ve çelik işçilerini büyük ütopyayı yani Sosyalizmi inşa eden öncüler olarak fotoğraflamaya çalışmış.
On sekiz yaşındayken, Moskova Tass haber ajansında foto muhabir olarak göreve başlamış. Hitler SSCB ye saldırınca Khaldei Sovyet ordusunda teğmen olarak görevlendirilmiş. Savaşın 1,481 gününü Tass Haber Ajansı muhabiri olarak SSCB ve Almanya arasında tamamlamış. Çalışmalarının çoğu Pravda'da yayınlanmıştır.
Khaldei tarihte birçok önemli anlara da tanık oldu ve özellikle İkinci Dünya Savaşı ve Nürnberg Duruşmaları sırasında çektiği fotoğraflarıyla ünlüdür. Khaldei 1949 yılına kadar TASS haber ajansı ile çalıştı. Gündelik yaşam sahnelerine odaklanan özel bir serbest fotoğrafçı olarak çalıştı. 1970 yılında emekli olana kadar Pravda gazetesinde çalıştı.
Khaldei'in en ünlü fotoğrafı II. Dünya Savaşı sonunda Reichstag'ın üzerine Kızıl bayrağın dikilişini gösteren ikonik fotoğrafı olmuştur.

Kızıl Bayrağın hikayesi;
1945 Nisan'ında Kızılordu  Berlin'e girdiğinde Khaldei, kentin Nazilerden temizlenmesinin fotoğraflarını çekmeyi planlamıştı. Berlin’e girildiğinde bu büyük başarıyı simgeleyecek büyüklükte kızıl bayrak olmadığını anlayınca uçakla Moskova'ya döner ve gün boyunca bayrak arar. Resmi etkinlikler için kullanılan  kırmızı masa örtülerinden üç tane bulur  ve terzi olan amcasına masa örtülerini diktirerek Büyük kızıl bayrağı yaptırır.
Berlin'e geri döndüğünde 28 Nisan'da Tempelhof Havalimanı'ndan Büyük Alman Kartalı'nın üzerinde yanında getirdiği kızıl bayrakla çekimlerini yapar. Khaldei, 2 Mayıs'ta Brandenburg Kapısı'na girdiğinde Hitler'in öldüğü söylentilerini duyar. Khaldei kapının merdivenine çıkar ve kızıl bayrağı bronz atların üzerine açarak fotoğraflar. Khaldei, yanında taşıdığı  Kızıl bayrağı Reichstag'ın tepesine yerleştirmeye kararlıdır.
Reichstag binası Almanların Berlin'deki en simgesel binalarından biridir. Fotoğrafın çekilmesi sırasında olanlar, savaş devam ettiği için uzun süre netleştirilememiştir.

Stalin, yaklaşan 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle 30 Nisan günü binanın alınması için emir verir.
Böylece 1 Mayıs’ta dünya işçi sınıfına Faşizmin ezildiğinin müjdesini verecektir. 
Binanın kubbesinin olduğu bölgeye çok sayıda kızıl bayraklar uçaklarla bırakılır.
Yine 30 Nisan günü 380. Piyade Alayından M.M. Bondar ve 756. Piyade Alayından Yüzbaşı V.N.Makov'un binaya kızıl bayrak dikildiği yönünde raporları genel karargâha gelmiştir. Raporları okuyan Mareşal Georgi Jukov kendisine bağlı birliklerin binayı ele geçirdiğini ve kızıl bayrağın binadan dalgalandırıldığını ilan eder. Binanın dışında ve içinde yaşanan şiddetli çarpışmalardan sonra 30 Nisan günü saat 22:40 sularında kızıl bayrak Reichstag'a dikilir. 
23 yaşındaki Rahimzan Koşgarbayev Almanya'yı simgeleyen Germania adlı kadın heykelinin bulunduğu yere bayrağı diker. Ancak bayrağın asıldığı saatte hava karanlık olduğu için fotoğraf çekilemez. Ertesi sabah bayrak Almanlar tarafından indirilir. 
Bina 2 Mayıs günü  yeniden  ve tamamen  Kızılordu denetimine girer. 2 Mayıs 1945 günü Khaldei, kontrol altına alınmış Reichstag binasına fotoğraf çekmek için gelir. Yanında amcası tarafından üç adet masa örtüsünün birleştirilmesiyle oluşturulan Kızıl bayrak vardır. Bayrağı Reichstag’a dikmek için iki asker Gürcü asıllı Meliton Kantaria ve Rus asıllı Mihail Yegorov seçilir. Ancak sonradan Kaldei' nin anlatımına göre orada rastgele bulunan askerler bu fotoğrafın çekilmesini sağlamıştır; bayrağı asan 18 yaşındaki Kiev'li er Aleksey Kovalyov, Dağıstan'dan Abdülhakim İsmailov ve Minskli Leonid Goryçev’dir. 
Kaldei hızlıca değişik açılardan bir dizi fotoğraf çekti. İçlerindeki en etkileyici kare hepimizin bildiği “Kızıl bayrak” fotoğrafı olarak ikon oldu.













406- FATİH’İN BEDDUASI vesilesiyle...03 kasım 2017

Evrensel gazetesi
Kadraj köşesi
406- 03 kasım 2017
Özcan Yaman



 FATİH’İN BEDDUASI vesilesiyle...

Yaz aylarında banklarda, köşe başlarında geceyi sabahla buluşturan canlılar, kış gelince başlarını sokacak bir dam ararlar. Yaz bitti soğuklar başladı. Bu arayışlar artacak. Barınma canlıların temel ihtiyacı. Kediler, köpekler ve insanlar...
Son günlerde İstanbul’a bir “ihanet ettik”, “İstanbul’u mahvettik” yatay mimari, dikey mimari falan filan, Kentsel rantsal bölüşümdü derken, barınma ve konut meselesine göndermeler gidiyor. İstanbul’un siluetinin bozulması, bozanların birilerinin arkadaşları olması, rica ile binaların traşlanmasının istenmesi, olmadı bozuştuk demeler... Komedi anlayacağınız. Sonra o “silüeti bozan binaların yapımcısı” vatandaşın bağış ve yardımlarıyla yapılan ve bir büyüğümüzün adı verilen İmam hatip lisesinin açılışında gurur fotoğraflarının çekilmesi... Offf of  Bir yandan itiraflar sürerken şöyle bir tarihi notla karşılaştım.
“... Gün gelecek emlak ve toprak azalacak bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak”
Doğru mudur yanlış mıdır bilmem.  Ben Star Gazetesinin yalancısıyım. Yıllar önce İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul’un fethi ile ilgili bir ansiklopedi de de yayınlandığını duymuştum. Belki ordaki ‘Türk’ kelimesinin yerinde ‘Osmanlı’ denmiş olabilirJ)
Peki hikaye neymiş? tam alıntılıyalım:
“Fatih, Ayasofya’nın önündeyken bir inilti işitti. Keşişin sesiydi. Konstantin’e fal bakmış ve şehrin Osmanlı’ya geçeceğini söylediği için zindana attırılmıştı. Fatih, bu kez kendisi için fal baktırdı. Keşiş ‘Gün gelecek emlak ve toprak azalacak bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak’ dedi. Fatih de ellerini gökyüzüne açarak “Bu yerleri yabancılara satanlar Allah’ın gazabına uğrasın’  diye beddua etmiş. “
Fatih Sultan Mehmet Hazretleri daha ‘Kentsel dönüşüm’ adı altında ‘Rantsal Bölüşüm’ü tasavvur edememiş olabilir. Ama sonuçta Fatih'in bedduası ne zaman tutacak bakalım:))
Kaynağı merak edenlere: 
STAR GAZETESİ:))
http://www.star.com.tr/…/fatih-istanbulu-harap-halde-gorun…/
Hakan Ottaş arkadaşın boru içindeki kedi fotoğrafını görünce aklıma barınma sorunu geldi.
Anlaşılan daha çok insanlar kapı önlerinde, Kedilerde su borularında sabahlayacaklar gibi...

Neyse ya, İroni son yılların modası...

Fotoğraf: Hakan Ottaş
Fotoğraf: Özcan Yaman

405- 13 Ekim 2017-- 10 Ekim 2017’nin ardından-- evrensel

Evrensel Gazetesi
Kadraj köşesi
405- 13 Ekim 2017
özcan yaman


10 Ekim 2017’nin ardından


Bu kana bulanan sosisli ekmek, 
10 ekim 2015 katliamında çekildi.

Emek ve ekmek mücadelesinin 
canla kanla yazıldığının 
kanıtı olarak okunsun
insanlık sayfasında...

Foto :Engin Çolakoğlu







"Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir." Hallac-ı Mansur
Tarih 10 Ekim 2015’ti. Türkiye’nin başkentinde, güvenlik ve istihbaratın en üst düzeyde olduğu zannedilen yerde Ankara’da yaşadık büyük acıyı. 102 canımız katledildi. Geriye yüzlerce sakat ve acıyla yaşamaya mahkum insan kaldı.  
Devlet üç günlük yas ilan etmişti hani, hatırladınız mı? Araştırma, inceleme, belge bilgi toplamışlar, üstelik soruşturmanın gizliliği için bir sıkı çalışmışlar ki sormayın. Katliamdan bir yıl sonra ancak dava açılabilmişti. Bir de ne görelim ifadesi alınacak bir kamu personeli dahi yok. ‘Devletin memuru hiç suç işler mi?’ öngörüsü olsa gerek. Dava dosyasında katliam yok, terör var. ‘Gar patlaması, terör olayı,’ tanımlar böyle. Daha dosyasında ‘katliam’ tanımı yazamayan dava görülüyor anlayacağınız. 
Geldik katliamın 2. yılına. Ankara’da anma yaptırılmadı. Devlet yine en iyi bildiği işi yaptı: Gaz, plastik mermi, tazyikli su... Devlet gücünü bir kez daha gösterdi. Gerçi yeni değildi bu her ayın 10’unda genellikle tekrarlanan manzaralardı. Ama belki 2. yılı diye bir kez olsun olay çıkarmaz diye beklemiştim. Yanıldım. 
Unutmamak ve unutturmamak için yaşananları  bir hatırlayalım.
Roboskî 2011 (34),  Reyhanlı 2012 (54), Gezi 2013 (12), Soma 2014 (301), Ermenek 2014 (18) Diyarbakır HDP mitingi 2015 (4), Suruç 2015 (33), Ankara 2015 (102)…
2011 ile 2015 yıllarında toplamda 558 insan katledildi ve yüzlerce yaralı… Peki siyasi veya idari görev üstlenenlerden bir tane olsun sorumlu başbakan, bakan, mülki amir yok muydu? Bir tane istifa eden duydunuz mu?
Kardeşliğin gereği katliamların sorumlularının cezalandırılmaları için hesap sormaktır.
Bu gün bırakın hesabı anma yaptırılmıyor. 
Çünkü; başkasının acısına bakmayan bir toplumda muktedirlerin tezgahları hiç boş kalmaz…
Katliam yaşandığında haftalarca manşetlerinden indirmeyen yaygın ve havuzda yüzen medya  katliamın 2. yılında 3. sayfa haberi olarak bile değer görmedi.  Anaların ahı, o havuzunuzda sizi boğacak. Hani Türkiye’ye yapılan saldırıydı? Hani kardeşliğimize yapılan saldırıydı. Hani falandı filandı Yalancısınız... 
Bu topluma her şeyi yapabileceğinizi zannediyorsunuz. Oradan bakınca belki öyle görünüyor. Gerçeklerin üstü örtülebilir ama hakikatin gücü o örtüyü atar. Siz yalnızca 102 kardeşimizi öldürdüğünüzü zannediyorsunuz. Ama onlardan binlercesi doğuyor. Baba olacağının bilgisine dahi sahip olmadan katlettiniz Gökmen’i. Şimdi bir yaşını doldurdu oğul Gökmen Dalmaç. Babasının katlini unutacak mı sanıyorsunuz? 
Unutmayınız. Resmi tarihe karşı hakikatin tarihi gayriresmi tarih olarak yazılıyor. Gören göz, duyan kulak, yaşayan hakikati yazıyor. 
https://www.evrensel.net/yazi/80056/10-ekim-2017nin-ardindan


404) anKARA KATLİAMININ 2. YILI 06 Ekim 2017 - - Evrensel







Evrensel Gazetesi
KadraJ Köşesi
404) 06 Ekim 2017
Özcan Yaman


anKARA KATLİAMININ 2. YILI

Ankara Katliamı’nın üzerinden 2 yıl geçti. Son duruşma 25-26 Eylül tarihlerinde yapıldı. 
Bu gidişle duruşmalar daha çok sürecek, katliam kanıksattırılıp geçiştirilecek gibi. Son duruşma, yaygın medyada bir satır dahi geçmedi. Habere değer görülmedi...
Katliamın yaşandığı ilk gün ve sonrasında, katliamı “birlik ve beraberlik” ilanı eşliğinde haftalarca manşetlerden, canlı yayınlardan düşürmeyen medya nerede, diye sormayı da ihmal etmemeli. Penguen medyası dördüncü kuvvet olarak üstüne düşen görevleri bu katliam davasını 3. sayfa haberi olarak bile görmeye değer bulmamış. Bizleri yani ülkenin yaşadığı en büyük katliamı kanıksatma yarışına girmişler. 
Basın, yargı yürütme ve yasamadan sonra dördüncü kuvvet olarak bilinir. 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek ilan edilen OHAL ve KHK’lerle iyice susturulmuş durumda. Hayatın Sesi televizyonu ve beraberinde muhalif ses çıkartan TV kanalları, gazete ve dergiler kapatıldı yüzlerce basın emekçisi işsiz bırakıldı. Yaklaşık 170 gazeteci hapiste. Başta Evrensel gazetesi olmak üzere BirGün ve Cumhuriyet ile bir kaç muhalif internet gazetesi sesimizi duyurmaya çalışıyor...
Medyayı kullanarak katliamları kanıksattıran, alıştırmaya çalışanlara karşı her şart altında ben ve benim gibi düşünenlerle birlikte nefes aldığımız sürece gerçekleri kaydedecek ve belgeleyeceğiz.
IŞİD ortaya çıktığı yıllarda iki insanın kafasını kesip katlettiler dendiğinde dünya ayaklanmıştı... Sonra 10-50  kişi işkenceyle öldürüldü dendiğinde kanımız donuyordu. Sonra akıl almaz yol ve yöntemlerle kafa kesme, kafeste yakma, kafesle suda boğma gibi yöntemlerini duyduğumuzda merak etmeyen bir toplum yaratıldı. Yarın IŞİD filanca yerde 500 kişiyi gazla boğarak öldürdü diye duyarsak “Ha IŞİD mi o yapar canım” diye kanıksamış bir toplum yaratılmaya çalışıldığını görüyorum. Ne yazık...
Devleti yönetenler, siyasi iktidar katliamları “olay/terör olayı” diye basitleştiriyor. Ülkenin başkentinde, güvenlik ve istihbarat açısından devletin en güçlü olması beklenen yerde, gerçekleşen bir katliama basit bir “olay” basit bir “terör olayı” denemez. Bu bir toplu kıyımdır ve uluslararası tanımı “KATLİAMDIR”. Ve devlet bu katilleri, emri verenleri, onları besleyen destekleyen palazlandıranları, nereye uzanırsa uzansın yakalamak ve bu davaları aydınlatmak zorundadır. Katliamlar karşısında sorumluluğu, hizmet kusuru, görev kusuru vb. nedenlerle dahi olsa bir tek yargılanacak yetkili yok(!) İstifa edecek bakanı, bürokratı olmaz mı? 
Hepsi ak pak ve sorumsuz mu? Peki kim sorumlu? Ölenler mi? Bir tek kaymakam, vali, emniyet amiri, polisi ya da askeri yetkili yok mu? Bu nasıl vicdan, nasıl adalet? Bir iş yerinde yaralanan biri olsa iş yeri bundan sorumlu oluyor da koskoca devlette, devletin kademelerinde en azından vicdan azabı çeken adalet duygusu olan bir kişi dahi istifa etmez mi? Haydi geçtim yargılanmalarını. Bu nasıl vicdandır?
Bir devlet adamı “FIRAT’IN BU YAKASINDA BİR KOYUN KAYBOLSA DEVLET SORUMLUDUR” demişti. Bırakın koyunları insanlar katlediliyor. Devlet ‘sorumluluğum yok’ diyor.  İşte bunadır isyanım. 

https://www.evrensel.net/yazi/80013/ankara-katliaminin-2-yili