Translate

Bu Blogda Ara

384-MOR TABUTLAR-Evrensel 24 mart 2017- özcan yaman



'Mor tabutlar'   
8 Mart’a yetişen kendi minik, içeriği çok ağır “MOR TABUTLAR” kitabı Ozan yayıncılıktan çıktı. Topu topu 80 sayfa. Yazarı Caner Temiz. Görseller Atilla Atala’ya ait. Kitabın ağırlığını yazmaya kalksam bu köşe yetmeyecek. Zaten yazının başlığından ya da kitabın isminden sizler anladınız meseleyi. Öldürülen/katledilen kadınlar...
    Caner şöyle diyor; “Veriler dikkate alındığında görülmektedir ki ülkemizde kadın cinayetleri gün geçtikçe artmaktadır. Modern dünyada tarihe gömülmüş olması gereken bu olgu günümüz Türkiye’sinde can yakıcı bir sorun olarak yüreklerimizi acıtmaya devam ediyor...”
Katil koca;
(Mahkemeye takım elbise ile geldi.)
İyi hal indirimi.
Katil baba;
(Namaza başladı)
İyi hal indirimi
Katil sevgili
('Kıskançlık' dedi)
İyi hal indirimi
Katil kardeş
(namus dedi)
İyi hal indirimi...“
Devamını kitabı alıp bir solukta okuyacak ve Atilla’nın  çizimleriyle daha bir etkilenerek bir başkasına tavsiye edecek ya da hediye edeceksiniz zaten. 
Ben biraz da bu kitabın doğuş hikayesinden bir kuple bahsedeyim. Dertleri ortak olanların mücadeleleri de bir yerde kesişiyor. Dileğim bu kesişmelerin artarak sürmesi. Caner bir bankada memur. O da bu toplumda yaşayan ve hepimiz gibi derdi olan biri. Uzun zamandır  kadın cinayetlerine odaklı bir kitap tasarlıyor, notlar alıyor, çalışıyordu. O sıralar, daha sonra eşi olacak Burcu sayesinde redfotoğrafla ve redfotocularla tanışıyor. Redfotoğrafın grafik ve tasarım sorunlarını da çözen Atilla Atala ile tanışması Mor Tabutlar kitabında somutlanıyor. Redfotoğraf yıllardır toplumsal sorunlara fotoğrafla sözünü söylerken Caner ve Atilla yazı ve çizimle bu sorunun, ortak bir mücadelede nasıl geliştirileceğine örnek oldular. Redfotoğraf ailesi de Caner’le biraz daha büyüdü. Mesleklerimiz ne olursa olsun içimizi acıtan ya da çoşturan bir şeyler varsa sanat tek kurtarıcı olarak yanımızda. Yeter ki inancımız ve paylaşarak çoğalmak olsun derdimiz. 







383)13 mart 2017--“Ya değilse”, yeniden sorgulayın!

Evrensel gazetesi
kültür/sanat
Özcan Yaman
13 mart 2017



“Ya değilse”, yeniden sorgulayın!

Redfotoğraf grubundan arkadaşlarla birlikte sergiyi gezdiğimizde sanat, kavramsal sanat, soyutlama ve fotoğraf üzerine epey tartışmalı bir ziyaret yaptık.
Fotoğraf tekniğinin olanaklarıyla, fotoğrafın öznesi olan ışığın nesnelerden süzülürken ki hallerinden soyutlamaların lirik anlatımlarından oluşan derinlikli bir sergi ile karşılaşıyoruz. Aslında alıştığımız türden fotoğraflar görmüyoruz. Yani makro çekilmiş ya da alan derinliğinin nimetlerinin sergilendiği veya nesnelerin ne olduğu belli değil.  Ama insanın o anki ruh hali ve duygusallığı bu anlamsızlığı bir şekilde anlamlandırıyor. Daha çok sanatsal okumayı gerektiriyor. Resimsel tadlara dayandığını söylemek gerekiyor. Fotoğraf tekniğiyle soyut resimsel çalışma diyebilirim.
Her bir fotoğraf kendi içinde sürekli bir hareket sunuyor. Siz o hareketleri çözmeye çalışırken tahminler ve imgeler oluşuyor. Dönüp dolaşıp yeniden baktığınızda yeni imgelere ulaşıyorsunuz. Zaman zaman içinde bulunduğumuz ruh halleri değişik şekil ve renklerde bizleri etkiler. Sanki nesnelerin ruhları gidiyor ya da geliyor gibi görünebilir. İşte bu sergi bütününde üstümüzde bir ruh çözümleme etkisi yaratıyor. Fluluğun aralarından sızan netlikler, buharlaşma etkisi yaratan sislenmeler renklerin bazen renksizliğe doğru giderken bir başka çalışmada renkliliğe doğru gitmesi kendi içinde denge kurduruyor.
Gördüğümüz şeyler ne kadar gerçektirler. Gerçeğin mikrolar dünyasındaki yanılsamaları acaba nasıl görünürlerdi? Bir buz kalıbının erirken ki buharlaşması ve eriyene kadarki değişimlerinden hangi anı kalıcıdır? Işığın buzun erime anlarındaki kırılması ve renk değişimleri nasıl imgeler oluşturur? Alın size bir yığın soru ve bir sergi.
Ümit baştan söylüyor “ya değilse”  O zaman başa dönün ve yeniden sorgulayın diyor.

Ümit Kıvanç’ın “Ya Değilse” adlı fotoğraf sergisi 6 Mart-15 Nisan tarihleri arasında Beyoğlu Asmalımescit’teki Sanatorium Sanat Galerisi’nde görülebilir.


*****
Serginin tanıtım metni şöyle:
Daha çok siyasi ve toplumsal içerikli yazıları ve belgesellerinden tanıdığımız Ümit Kıvanç, algılamanın bütününe nüfûz etmenin zorluğuna işaret eden bir sergiyle karşımıza çıkıyor. Bu zamana kadarki görsel ve yazılı üretimlerinde anlatıcı konumunda gördüğümüz Kıvanç, Ya Değilse? sergisinde bu durumu tersine çeviriyor: Kıvanç’ın 2013-2014’te çektiği, o zamandan bu yana işlediği ve bugüne kadar kendisinden görmediğimiz türden fotoğraflarını biraraya getiren sergi, izleyiciyi anlatıcı konumuna çekiyor. Seçme ve yorumlama macerasına çağırıyor. Bir eleme-ayıklama işlemi olarak görme eylemi, görememe hali… Eğlenceli de olabilir ürkütücü de. Özgün mekânsallık ve bağlamından koparılmış ayrıntı kendini mekân olarak sunuyor. Geçerseniz karanlığa düşebileceğinizi hissettiren aralıklarla, kaynağı belirsiz ışıklarla, algılama, görme, bilme, tanıma iddialarımız hakkında bizi şüpheye düşürüyor.
Ya kolektif hafızamızı, yanıbaşımızda oldukları halde göremediklerimizi de görerek kurabilseydik?

Adres: Asmalı Mescit Mah. Asmalı Mescit Cad. No:32/A Beyoğlu, İstanbul

Ümit Kıvanç kimdir?
1956’da İstanbul’da doğdu. Basın-yayın mezunudur. Milliyet, Cumhuriyet, haftalık YeniGündem dergilerinde çalıştı. Birikim, Radikal, Nokta ve Taraf’ta yazdı. Roman ve hikâyeleri uzun yıllar çalıştığı İletişim Yayınları’nca basıldı. Küçük yaştan itibaren fotoğraf çekiyor. Hareketli görüntüyle çalışmaya 1990’ların ortalarında başladı, kısa filmlere, daha çok da belgesel sinemaya yöneldi. Toplumsal-eleştirel ve deneysel filmlerini internetten yayımlıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne belgeseller, ders ve eğitim filmleri yaptı. Halen P24 gazetecilik platformu sitesi ve Duvar gazetesinde yazıyor. Fotoğraf, yaklaşık on yıldır yine aslî uğraşlarından.

 

382) 10 mart 2017--“ÖTEKİ YARIM”, SOKAKLAR VE FOTOĞRAF

Evrensel gazetesi
kadraj köşesi
382) 10 mart 2017
özcan yaman



“ÖTEKİ YARIM”, SOKAKLAR VE FOTOĞRAF

Fotoğraf çeken herkes fotoğrafın bir yerlerine tutunuyor. Kimi belgeselciyim diyor, kimi sokak fotoğrafçısıyım kimi doğa... Çok daha çeşitleri var tabii. Ama en çok sokak ve belgesel fotoğrafçı olduğunu söyleyenlere rastlıyoruz. Sonuç olarak çekilen her görüntü bir fotoğraf olarak bir yerlerde kalıyor. Soru şu olmalı bence; Bu fotoğrafları çeken kaç fotoğrafçı kalıyor?
Bu sorunun karşılığı ise çok az fotoğrafçının kaldığıdır. Eğer hayata karşı bir derdiniz yoksa, söylemek istediklerinizi, itirazlarınızı fotoğrafın diliyle söylemeyi bilmiyorsanız ve hepsinden önemlisi fotoğrafı hobi olarak görüyorsanız fotoğraf yapamazsınız. Dikkat! Yapamazsınız diyorum, çekemezsiniz demiyorum.
Fotoğraf bir yaşam biçimidir. Sözün, itirazların, sevinçlerin ve hüzünlerin fotoğrafla söylenmesidir. Kurgulamaktır, hikaye anlatmaktır. Duygu ve düşünceleri paylaşmaktır. Fotoğrafın konusu olan bu içerik ise sokaktadır. Hayat sokakta can bulur. Sokaklar toplumun aynasıdır. Fotoğraf ya da sokak fotoğrafı/belgesel neyse artık bu ayna halinin yarına kalmasını sağlayan önemli bir araçtır. Bu işi başarmak içinde sokakta, hayatın içinde olmak ve hikayeler oluşturmak gerekir.
Ankara katliamının 2. duruşması için Şubat ayında Ankaraya gittiğimde Belgesel fotoğrafçı arkadaşım Emine Kart geçen yıl çıkarttığı “Öteki Yarım” Albüm/kitabını hediye etti. Zaman zaman göz gezdirdim, zaman zaman yazılanları okudum ve ancak yazmaya fırsat bulabildim. Belki kitabı tanıtmak için geç olabilir ama Belgesel özellikle sokak fotoğrafçılığı üzerine zamanlamanın geçerli olduğunu düşündüm. Gerçi yıllardır sokaklar hareketli ama bu günlerde daha bir hareketli...
Yanlış düşünceler kafanızda oluşmasın. Emine Kart’ın fotoğraf albümünde sokak fotoğrafları yok. Ama bu fotoğraf albümü bir sokak kitabı. Sokağı sokak yapan insandır. Sokağın özneleri olmuş insanlar vardır. Hak alma mücadelelrinde, Adalet arayışlarında onlar hep ordalardır. Biliriz onları tanırız. Kimimiz imrenir özgürlüklerine ve özgünlüklerine hayran oluruz. Kimimiz acır zavallılar der geçeriz. Onlar sokakların temsilcileridir. Emine işte bu açıdan yaklaşmış. Sokakları sokak yapan bu insanları konu etmiş.
Albümün sol sayfası öykülere, sağ sayfası portrelere ama yarım portrelere ayrılmış. Çünkü onları tamamlayan bir öteki yanları var. Öteki yanları sokak olan kişiler neden sokak sorusuna cevap veriyorlar. Bir anlamda ülkenin bu yıllarının dertlerinin yarına kalıcılığı. Sokakla tanışma Gezi Direnişleri, Barış istemleri, Katliam mağdurları, işçi, öğrenci, Ev kadını, Akademisyen her kesimden portreler...
Bir bakıma Emine’de kendi yarısını sunmuş. Uzun zamandır kendini sokaklarda eylemlerden mitinglere, bir kaldırımda demli çay içmeye derken, hak alma mücadelelerinin belgecisi olarak yarısını tamamladığını düşünmüş. Çoluk çocuk sahibi emekli bir kadın ne demeye bu işle uğraşır? İşte fotoğraf böyle bir şey. İnsanın kendini ifade etme aracı olabiliyor. Eğer fotoğrafçı olmasa dahi albümüne konuk ettiği öznelerden biri olarak sokaklarda olmaya devam edecekti. Çünkü sorgulayan   ve daha güzel bir yarın için, toplumsal sorumluluğun gerektirdiği muhalif kimliğin bilinci bence Emine’nin öteki yarısı olarak karşımıza çıkıyor. Emine bu çalışmasıyla yarına önemli bir belge bırakmış. Bu gün ne için sokakta olduğunu anlatanlar bir anlamda ülkenin bu gününün panoramasını sunmuş olacaklar.
“Öteki Yarım” albüm/kitabını bir yerlerde bulursanız alın ve okuyun bu fotoğrafları. Eminim kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Mesele; hayatınıza anlam katmak olsun. Şiirle, resimle, müzikle veya fotoğrafla.
Özellikle bu yılın 8 mart emekçi kadınlar günü vesilesiyle üreten yaratan anlam katan kadınları adına Emine Kart’a eline gözüne sağlık diyorum. Herkesin öteki yarısıyla barışık bir mücadele içinde itiraz hakkını kullanmasını, zorlamalara, zorbalığa, dayatmalara karşı sokağın diliyle “HAYIR” diyebildiği günlerde de buluşmak üzere...






307)yüzleşmenin görseldili-özcan yaman-evrensel-24 nisan 2015



Yüzleşmenin görsel dili…


Yol yapmak için işçiye ihtiyaç vardır. Bitlis yol inşaatında zorla çalıştırılan Ermenilere erkek kadın demeden işlerinin bittiği infazlarla bildirilmiş. Bu gün o yollardan geçerken altında yatan insanları unutma! 
“Fotoğraf, dünyanın her köşesinde anlaşılan tek ‘dil’dir ve bütün ülkelerle kültürler arasında köprü kurarak insanlık ailesini birbirine bağlar. Siyasal etkilerden bağımsız olarak -insanların özgür yaşadıkları yerlerde- fotoğraf hayatı ve olayları doğrulukla yansıtır, başkalarının umutlarıyla çaresizliklerini paylaşmamıza imkân tanır, siyasal ve toplumsal koşulları aydınlatır. Böylece, insan türünün insani ve insani-olmayan yönlerinin canlı şahitleri haline geliriz...”
(Helmut Gernsheim, Creative Photography, 1962)
Dünyanın dört bir yanında yaşanan Jenosid uygulama ve suçları; “millî, Irkî veya dînî bir gruba karşı işlenilen ve o toplumu ortadan kaldırmaya yönelik saldırı ve öldürmeler”… son olarak Ezidi halkına karşı İşid çetelerinin yaptığı katliam ve yerlerinden sürmeler günümüzün modern dünyasında hala hızıyla sürmektedir. Soykırımlarla mücadele ve yüzleşme günümüzün başta gelen insanlık onuruna sahip çıkmanın bir zorunluluğudur. Türkiye’de bu soykırım gerçekliğinden azade değildir. Resmi tarihi sorgulatmak ve yüzleşmeyi sağlamak önümüzde duran bir görevdir. 
Fotoğrafçıların, yani tarihi görüntülerle kaydedicilerin tanıklığı 100 yıllık inkarla yüzleşmenin ve sorumluların cezalandırılması yolundaki görevleridir. 1915’ten 2015’e Ermeni soykırımının 100 yılı bu yüzleşmenin tarihi olarak yerini ‘barış ve kardeşliğe’ dönüştüreceği gelecek bir yüzyıla umut açması için bu fotoğrafları okuyalım… O zaman bu günü anlamak adına bir göz atalım geçmişe…
ft-nihat karadağ

Hrant Dink’in 19 ocak 2008 yılında Agos gazetesi önünde katledilmesini gösteren Nihat Karadağ’ın çektiği bu fotoğraf bende –ve bir çok insanda- duygularımızı gerçeklikle yüzleşmeye çağırdı. Yalnızca acıma değil aynı zamanda isyan duygularımızın da ayaklanmasını sağladı.
ft-2

Ne kadar tanıdık bir fotoğraf değil mi? Suç aletleriyle sergilenen Ermeni’ler. Bir yanda Ermeni halkına karşı katliam ve sürgünler başlamış, buna karşı örgütlenenler suç aletleriyle ifşa ediliyorlar?) (foto:2)
Kaynak:I. Dünya Savaşı Adapazarı Ermeni komitesi Ermeni direniş üyeleri Osmanlı arşivleri Sayfa: “68” belgelerden gizliliği koleksiyonunda “arşiv belgeleri 1914-1918 V.1 Ermeni faaliyetleri” bölümünde. 
ft-2
Bu fotoğraf Nazi Almanya’sında çakilmiş ‘katil ve kurbanlarının’ değil, 1920 Türkiyesi’nin Erzincan’ın da çekilmiş bir fotoğraftır. : Kurbanlar (Bishop Sımbat Saatetjan (solda) ve Protestan Ermeniler başkanı) ve katillerinin kimlikleri… (Foto: 3)
Kaynak: Hajkakan tscharderu pastaturtere (Ermenilerin tedavisi,..). Mas 1 (Bölüm 1), 1920 yılında K. Polis (Konstantin Opel), S.143

ft 4
 Gördüklerimiz bir karpuz sergisi değil, suçları köylerini korumaya çalışan Ermeni liderlerin halka korku salmak için kafalarının kesilerek sergilenişidir. Bu gün İşid terörünün yaptığını 100 yıl önce gerçekleştirenlerin dikkatlerine… Yer İran, tarih 26 ekim 1898 Osmanlı terörü 1915’in ön hazırlığını yaparken (Foto: 4) 
Kaynak: http://www.aga-online.org/aboutus/index.php?locale=tr “Droschak”, 1899/01/31, s 5
ft5
 
Kaynak : http://www.aga-online.org/aboutus/index.php?locale=tr Al’bom ‘’ armjan’- bezencev ‘’. Tiflis (1918)
 20 sosyalist Ermeni sürgün yolunda değil, Beyazıt Meydanı’nda idam edilerek katledildi. Mahkeme salonunda devletin katliamcı zihniyetini yargıladıktan sonra, ölüme aldırış etmeden başları dik ve “Yaşasın Sosyalizm” sloganları ile idam sehpasına çıktılar. Sosyal Demokrat Hınçak Partisi MK üyesi Paramaz’ın mahkeme başkanına söylediği sözler; “Siz ülkemizi bundan altı yüz yıl önce bizden koparmaya çalışıp, işgal ettiniz. Halkımızı sürekli olarak katliamlar yoluyla imha etmeye çalıştınız ve şimdi de tüm Osmanlı vatanını bir Türkiye’ye dönüştürme çabası içerisindesiniz. Ancak siz bunu yaparken suçlu görülmüyorsunuz da aynı şeyi yapmaya kalkışıp, tarihsel hakkımızı yeniden elde etme amacı için biz mi suç işlemiş sayılıyoruz yani” diyerek onurlu duruşlarını sergileyen Ermeni devrimciler idam edilmişlerdir. Bu idamlar Adana’da ve bir çok ilde gerçekleştirilmiştir. 

Ermeni halkını yerlerinden edip, infazlar, katliamlar yaşatanlar, Öksüz ve yetim bıraktırılan kızları  Halide Edip’le asimilasyon programlarını denemesi hangi insanlığa sığar?... Halide Edip (x işaretli), zorla Müslümanlaştırılmış Ermeni yetim kızlarla 

“…Fotoğraflar bize kanıt teşkil ederler. Hakkında bir şey işitip de şüpheyle karşıladığımız bir şey, onun bir fotoğrafı bize gösterildiğinde kanıtlanmış sayılır. Fotoğraf makinesinin faydalı olarak kullanıldığı alanlardan birisi, yaptığı kayıtla suçlayıcı bir nitelik taşımasıdır…” Susan sontag ‘Fotoğraf üzerine…’
Fotoğraflar, zihnimizi zorlar. Yaşananlarla yaşanacak olanları anımsatır. Soykırım fotoğrafları biraz detaya inilince hep birbirlerine benzer Ermeni halkına uygulanan Jenosid fotoğraflarının detaylarında dünyanın diğer uçlarında olan yaşanmışlıkları görürüz. Kiminde Nazi toplama kamplarını kiminde afrikanın herhangi bir noktasından Ruanda’da somali’de açlıkla inançlarla uygulanan soykırımlara toplu katliamları tanık oluyoruz. Dünya bu adaletsizlikleri yaşamaya devam ettikçe fotoğraflarda bu gerçekleri yansıtmay sürdüreceklerdir. Oysa ki bu görüntülerin zihnimizden çıkması adaletli bir dünyanın kurulmasıyla mümkün olacaktır. 

ft-özcan yamanft-özcan yaman

205-SERMAYENİN KÜLTÜR VE SANAT’A DESTEKLERİ (1)


Evrensel gazetesi
kadraj köşesi
22 şubat 2013
205-
özcan yaman




SERMAYENİN KÜLTÜR VE SANAT’A DESTEKLERİ (1)

 “1930'larda Alman burjuvazisi kendine bir führer buldu ve Hitler faşizmi adım adım önce kendi ülkesini ve halkını esir aldı, sonra tüm dünyayı ikinci dünya savaşı felaketine sürükledi. Sonrası malum. Ya bugün?  Bugün ABD'nin neocon führerlerinin badem bıyığı yok. Üstelik kendi ülkelerinde tam bir Hitler rejimi uygulamıyorlar, henüz. Ama dünyada uygulamaya başladılar bile. Ve başlayan savaş felaketinin sonrası hiç de malum değil. Öyleyse, bugünü de görmek üzere bakalım geçmişe…”
(Yılmaz Onay’ın 8 mayıs 2005 tarihinde “Faşizmin yenilgisinin 60. yılı” için düzenlenen gece de gösterilen “Savaş El Kitabı” filmine yazdığı önsözden.)

Biliyoruz ki sermaye ranta çevirebildiği her şeyi kullanır. Çevre-Doğa-İnsan-Sağlık-Sanat-Bilim-Elma-Armut-Su-Ev-Bark-Üniversite-Hapishane-Toplama kampı-Uzay-Ay-darbeler ... boşlukları aklınıza gelen kelimelerle doldurun. Bunların hepsi sizden önce sermayenin aklına gelmiş ve tüketim alanları içine çoktan girmiştir bile... Aslında büyük sermaye gruplarının hayırsever, sosyal sorumluluk projelerine değinerek bienalleri sorgulayacagiz.
İktidar kim yada kimlerdir? Sermaye mi? Asker mi? yoksa demokrasi(!) ile gelen hükümetler mi? veya onların yönettiği devlet erki mi? Demokrasi ise nasıl bir demokrasi?
Aslında bu soruların yanıtları yüzlerce kez verilmiştir. Örneğin dünyada yapılan askeri faşist darbeler incelendiğinde daha bir netlik kazanırlar. Hitler’in iktidara gelmesinden Şili’deki, Arjantin’deki ve Türkiye’deki darbelere kadar sermaye şirketlerinin  o muazzam güçleri ortaya çıkar. Bizlere ise demokrasi ile bir deli adamın (Hitler) ortaya çıkarak nasıl iktidar olduğu masalı anlatılır. 1980 darbesini ise başta Kenan Evren olmak üzere 5 generalin ‘kardeş kavgasını ortadan kaldırmak için’ kolları sıvadıkları anlatılır. Aynı masallar diğer darbe/darbeler geçiren ülkeler içinde anlatılır. Costa Gavras’ın “Sıkıyönetim” ve “Ölümsüz Z” belgesel filmleri bu durumları görselliğe dökmüştür. Eduardo Galeano’nun “Aynalar” kitabı (Sel Yayınları) ve Türkiye gerçeğini ise İktisatçı Mustafa Sönmez “Türkiye’de Holdingler ve Kırk Haremiler” adlı çalışmasıyla kalıcılaştırmışlardır.
Hepimizin bildiği, içtiği, giydiği ve kullandığı büyük markalar  ne kadar masumdurlar? Hitler ve nazi gençleri tarafından çok beğenilen ünlü giyim markası “Hugo Boss” yıllarca SS subaylarını giydirdi. Özellikle nazi subayları için üretilen kahverengi mont ve gömlekler unutulmazlar arasındadır. “Coca Cola” Naziler için portakal aromalı bir içecek tasarladı. 1936 ve 1939 dünya olimpiyatlarının sponsoru oldu. Gamalı haçlı açacakları ile bol görsel malzemeleri antika olarak dolaşımda bulunuyor. 1941 yılında “Fanta” adı ile Alman pazarına giriş yaptı. Daha detaylı fotoğraflarla görmek isterseniz:
(http://www.dodokolik.com/yazi/ilginc/314/naziler-icin-calisan-dunya-devleri/) internet sitesini ziyaret edebilirsiniz. Hepsi bu mu? Tabii ki değil, “Krupps” markası (evlerimizin en sevilen ufak mutfak aletleri üreticisi) Hoover, Siemens,   gibi liste artarak devam ediyor. Mahkûmlar ayrıca, Thhssen, Varta, Bosch, Daimler Benz, gibi Nazi çılgınlıklarının ekonomik temelini teşkil eden başka şirketler için de çalışıyorlardı.İsviçre bankaları mahkûmların altınlarını (mücevherlerini ve dişlerini) Hitler’den satın alarak dünyanın parasını kazandılar. Altınlar, sınırın kanlı canlı kaçaklara karşı sıkı sıkıya kapalı olduğu İsviçre’ye şaşılacak kadar kolay giriyordu. Unilever, Westinghouse ve General Electric firmaları da Almanya’daki yatırımlarını ve kazançlarını katladılar. Savaş bitince ITT firması, müttefiklerin bombardımanının Almanya’daki fabrikalarına verdiği zararı gerekçe gösterip milyonluk bir tazminat kazandı. ITT Tazminatı kazandı da çok mu masum kaldı? Nerdeee oda hemen yeni tezgahlanan darbelere para akıttı. ABD uzmanlarının yönlendirmesiyle geliştirilen bu operasyonlar Arjantin, Şili, Bolivya, Paraguay, Uruguay, Brezilya,Yunanistan ve Türkiyegibi ülkelerde darbelerde rol alıyorlardı...

Haftaya devam edeceğiz...


    153) 12 şubat 2012--Dersim’in nefes alışını dinlemek ve Kemal Özer


    Evrensel gazetesi
    Özcan yaman
    153) 12 şubat 2012



    Dersim’in nefes alışını dinlemek ve Kemal Özer

    “Nerede soluk alabiliyorsunuz diye sorsalar hiç tereddütsüz doğada derim. 
    Derin vadilerde, bir nehrin öyküsünde, başını karlı dağlardan kaldıran güneşin selamında, 
    çağlayanlarda, dağların uğultulu zamanında, yıldızlarla... 
    ve bu coğrafyaların kanayan yaralarına azıcıkta olsa merhem sürerek. 
    Unutmadan yeniden hatırlayarak... 
    Ve böyle de yaptım. 4 yıl başımı Munzur’un kalbine yasladım. 
    Nefes alışını dinledim Dersim’in.”
    Kemal Özer 

    Bir laf vardır. “Bu güzellikler insanı şair yapar” gibi. 
    Buradaki benzetme her güzellik karşısında herkesin şair olabileceği değildir tabii, ama güzelliği anlatalabilme becerisidir. Nesnelliğin gerçeklikle olan ilişkisinin farkına varılması ve soyutlanabilmesidir. Durum böyle olunca yukarıdaki sözün aslında ne kadar derin bir manaya işaret ettiği ortaya çıkar. Fotoğrafta bu güzelliklerin kalıcılaştırılmasının yolu kadraj dediğimiz bir seçicilikle ortaya konur.
     Bir yer düşünün ; dağları, ovaları ve binbir çeşit çiçekleriyle böceğinden vahşi hayvanlarına , yazın başka, kışın başka güzellikleri içindesiniz. İnsan burada şair olmazsa ne olur? Fotoğrafçı olur tabii. İşte anlatmaya çalıştığım bu yer Dersim’dir. Dersim’in doğal güzellikleri ve bu güzelliklerin yok edilmeye çalışılması (HES’ler ve barajlar) bazı insanları şair, ressam, ozan ve fotoğrafçı yapmıştır. Kemal Özer fotoğrafçı olmuş bir arkadaşımızdır. Yıllardır fotoğraf çeker. Evrensel ve Hayat Televizyonunun Dersim muhabiridir. Bir yandan gazetecilik yaparken bir yandan Dersim’in güzelliklerini belgeler. Şimdiye kadar milyonlarca kare fotoğraf ve video çekmiştir. Fotoğrafçı olmasına Dersim’in güzelliği mi, yoksa fotoğrafçı olması mı Dersim’i belgelemesine yol açmıştır? diye. Ben, Kemal’i Dersim’in fotoğrafçı yaptığını düşünüyorum.

    Yıllarca yaşadığı yerin fotoğraflarını ve videolarını çeken Kemal birde belgesel video/film hazırlamıştır. “Dersim Başeğmezlik ve Çiçek Ülkesi’ adlı 45 dakikalık belgesel filmde, Dersim’in tarihi ve doğal güzelliklerinin yanı sıra 1938 Dersim Katliamı da ele alınıyor. Tevfik Taş’ın metnini yazdığı Meral Bekar ve Enver Akan’ın seslendirdiği belgesel filmin müziklerini Cahit Berkay yapmıştı. Filmin çıktığı 2007 yılında Kemal Özer şöyle diyordu; “Nerede soluk alabiliyorsunuz diye sorsalar hiç tereddütsüz doğada derim. Derin vadilerde, bir nehrin öyküsünde, başını karlı dağlardan kaldıran güneşin selamında, çağlayanlarda, dağların uğultulu zamanında, yıldızlarla... ve bu coğrafyaların kanayan yaralarına azıcıkta olsa merhem sürerek. Unutmadan yeniden hatırlayarak... Ve böyle de yaptım. 4 yıl başımı Munzur’un kalbine yasladım. Nefes alışını dinledim Dersim’in. 
    Kemal’in fotoğraflarında en saf ve açık haliyle olduğu gibilik vardır. Hayat nasıl akıp gidiyorsa öyle. İster manzara çeksin ister bir eylem Kemal hayattan bir kareyi kadrajlar ve sabitler. O kare artık geleceğin dağarcığına aktarılmış bir görüntü olarak yerini alır. Öyle pek ahım şahım pahalı makinelere de sahip değildir. Ama elinde olanı değerlendirmeyi bilir. Dersim’e gidip Kemal’in misafirperverliğini yaşayan biri olarak hep sonraya bıraktığım gecikmiş bir yazı olarak Kemal’e bir teşekkürün ve saygının ifadesidir.
    Evet fotoğraflar Kemal Özer...








    79-GENÇ FOTOĞRAFÇILARA FISILTILAR-Evrensel-22 Ağustos2010- Özcan Yaman




    GENÇ FOTOĞRAFÇILARA FISILTILAR



    “…Ben bir fotoğraf çekmek için aylarca dolaştığımı bilirim. İspanya’yı çok severim.
    Bu ülke içerisinde istediğim pozları çekebilmek için 10 bin kilometre yol kat ettim. Madrit’te fotoğraf çekebilmek için öncelikle İspanya tarihini iyi bir tarihçi kadar öğrenebilmek gayreti ile yüzlerce eser okudum. Toplumu, insanları, yaşayışlarını araştırdım. Ondan sonra fotoğraf makinama elimi attım ve bir foto muhabiri olarak çalışmaya başladım. Başarının sırrını öğrenmek istiyorsanız siz de bu yoldan yürüyünüz...”
    W. Eugene Smıth

     












    Fotoğraf: Alaattin Timur
    60 yıl sonra turkcel kızıJ)
    Belki bu turksel kızını hep görüyoruz ama kağıt toplayıcısı nineyi bazılarımız görüyorduk. Alaattin öyle bir görmüş ki bravo demekten başka söz bırakmıyor. Hayatın çelişkisi karşımızda


    Genellikle kendi yaptığımız iş dünyanın en zor ve yorucu işidir. Başka işler hep kolay gelir. Genel yaklaşım böyledir. Halbuki kolay iş yoktur. Her iş emek ve çaba ister. Bazıları işlerin zorluğunu dışarıya sezdirmez ve didişir ha didişir. Çünkü yaptığı işi seviyordur. Bazıları abartır ha abartır. 
    Fotoğraf; Bir kere sanat dünyasının üvey evladıdır ve bir o kadar da vazgeçilmezi. Diyelim içinize ışık düştü ve fotoğraf yapma dürtüleri sardı. Öncelikle, bir fotoğraf makinesi almaya kalkarsınız. Sonra zaman harcayıp, fotoğraf çekmeye çalışırsınız. Bu arada bir şeyler olur; “Bir zamanlar bende fotoğrafla uğraşmıştım.” dersiniz, (Hafif bir tebessümle). Acaba ne olmuştur da böyle dersiniz? Ya da fotoğraf alanında ustalaşırken yeni dünyalar ve birikimler edinirsiniz. İşte sözüm bu tipten arkadaşlara:
    Sizde başlarken belki de basite almıştınız. Ama dalmayı yeni öğrenen dalgıçlar gibi güzelliklere ulaşmaya başladıkça daha derinlere inmektesiniz. Bu arada çevrenizde değişmekte; sizi anlayanlar ve anlamayanlar. Çünkü onlar suyun üstünde kalmışlar ve ancak başlarını suya sokarak sizi görmeye çalışmaktadırlar. Ve bir türlü akıl sır erdiremezler bu denli fotoğrafla uğraşmanıza ve fotoğraf üretmenizi küçümseyebilirler…
    Daha somut mu anlatayım? Peki o zaman;
    Diyelim sizin de sıradan bir hayatınız var. Hafta içi okul iş güç ve hafta sonları bu fotoğraf denilen hobi. Bir de arkadaş grubunuz ve içinde yer aldığınız sosyal çevreniz. Siz fotoğrafla uğraştıkça yavaş yavaş çevreniz de değişmektedir artık, hafta içleri de fotoğrafla uğraşır olmuşsunuzdur. Maazallah bir de geçim kaynağı ve sanat alanına yükselttiniz mi, işte hapı yuttunuz. Herkes tatil, gezi, piknikler, bayramlar ve seyranlar derdinde iken, siz bu sosyal ilişki-lerden fotoğraf yapıp yapamayacağınızı düşünürsünüz. İçine fotoğraf giren hiçbir gezi, tatil, bayram seyran çevrenizdekilerin düşündüğü gibi olmaz. Fotoğraf, onlar için hatıra fotoğrafları çektirmektir. Fotoğrafçı dediğin karısının, kocasının çocuğunun velhasıl eş dostlarının fotoğraflarını çeker (!) Fırsat bulursa çevresinin fotoğrafını çeker ve bol bol dans edip, tatilin, eğlencenin tadını çıkartır. Çünkü filancalar yaz geldi mi bilmem nerede tatil yapıyordur.
    Fotoğraf çalışmalarının iki aşaması vardır: Birincisi üretim aşaması ki, o bir karenin çekilmesi için geçen süre. İkinci aşaması o bir tek karenin kullanıma hazırlanması, Yani bilgisayarla olan bağıntısı. İşte iletişimsizliğin kaynağı…
    Bir fotoğrafçının ya da fotoğraf sanatçısının işi hiç de öyle kolay değildir. Oysa ki her şey dijitalleşti ya, kolay sanırlar. Dedik ya Fotoğraf deklanşöre basıldı mı bitti sanılır. Halbuki yeni başlıyor. Sorumluluk sahibi her fotoğrafçı deklanşöre her basışının ağırlığını duyar. O bir kare, o fotoğrafçı için çok önemli bir karedir. Artık o bir karenin demlenmesi gerekir. (Bazen de sıcağı sıcağına kullanılması söz konusu olabilir) Bilgisayara yüklersin arşivlersin. Photoshop ta saatlerce uğraşırsın ki her fotoğraf nihayi kullanım için mutlaka photoshop’tan geçer. Yapacağın çalışmalarda kullanılmak üzere gruplandırırsın. Bu arada fotoğraf alanında sana yetecek kadar da bilgisayar teknolojisini öğrenip geliştirirsin. Ama dedim ya dışarıdan bakanlar için boş şeylerdir bunlar… Çek bırak, fotoğrafçı dediğin çeker ya, Doğrudur bizler çekeriz:) Ama çekmek kadar, işlemek de kaçınılmazdır. Bazen bir kolaj yapmak için 3 gün beynimi yediğim ve bilgisayar başında uğraştığımı hatırlıyorum. Bir sergi hazırlamanın zahmetini -hem düşünsel, hem bilgisayar başında sabahlayarak- çok çekmişimdir. Ama dedim ya, siz artık bilgisayar ve hatta internet manyağı (!) olarak nam salmaya başlamışsınızdır. Düşünüyorum da ya ressam olsaydık ne olacaktı? Tuvaller, boyalar ve haftalarca süren çalışmalar. Havaleli döküntüler. Evde on tane basılı fotoğraf dergi araç gereç yer kaplıyor diye kopan fırtınalara ressam olsaydık nasıl katlanacaktık? O zaman da herhalde, “Sen ressamsın ne işin var bilgisayarla falan” denilebilirdi herhalde. Öyle boyalar tinerler, tuvaller, olmaz, öyle kukuman kuşları gibi de düşünmek yok. Al bir resim defteri karakalem eşinin dostunun portrelerini çiz mi diyeceklerdi acaba?” Çünkü onlar bizim işlerimizi bizden iyi bilirler(!) Evet arkadaşlar; tüm bu zorlukları yenebilirim diyor musunuz? Eşinizin, anne-nizin, babanızın veya sevgilinizin bu yaşam biçiminizle olan ilişkisine sınır koyabilirim diyebiliyorsanız hodri meydan. Yok olmaz diyorsanız, bence hiç başlamayın. İşinize gücünüze gidin. En iyisi gezin tozun hayata gelmenin tadını çıkartın (!)
    Bazı arkadaşlara rastlıyorum. Kendisi fotoğraf tutkunu ya, istiyor ki sevdiği de fotoğrafla uğraşsın. Sepet gibi yanında dolaştırıyor ya da o dolaşıyor. Sonra iki cami arasında kalıp ne yapacağını şaşırıyor. (Seviyor ya), ya fotoğrafı seçer ya da fotoğrafa elveda deyip o bildik sözleri söyleyen potansiyel arasında yerini alırlar. “Ben de bir zamanlar fotoğrafla uğraşıyordum”

    EVRENSELİN İŞGALİ:) *
    “Fotoğraf bir lekedir aslında’ demişti kurstaki eğitmen. Sanırım doğru söylüyor. Lekeleye lekeleye yaşıyoruz, iz bırakıyoruz hayatta. Sanatın kurslarla öğrenilemediğini öğreneli çok oldu elbette, ama yine de bir ışık gerek insana, ışıksız olmuyor, dünya da, fotoğraf da. Neyse konumuza dönersek, şahsen işgallere, ilgalara karşıysam da fotoğrafın ve sizin kaleminizin evrenseli işgali bence gerekli diye düşünüyorum... Öyle ya, zorunlu işgaller de varmış hayatta. ‘Digital makina çıktı mertlik bozulduysa da’ bizim gibi belleksiz bir toplumda, giderek varsılların ekipmanlarını yarıştırdığı bir alan olsa da, boş bırakmamak gerek buraları. Onun için bir bilenden okumak, duymak gerek. Eylem ve etkinliklerde eline digital makine geçen cümle vatandaşın fotoğraf çekmesi beni çok mutlu ediyor. Zira kaydediyoruz, olanı-olmayanı, geleni-gelmeyeni.
    En önemlisi de, hani derler ya; “Biz burada bunları yaptık, sen nerelerde ne hesaplar peşindeydin”. İşte bunu, en çok da bunu demek için… Fotoğrafı sizden dinlemek, okumak çok güzel, elinize emeğinize sağlık...”

    *Bu hafta sevgili okurumuz Macide Boymul’dan gelen e-postayı
    paylaşıyorum.













    Fotoğraf: Doğancan heperler
    Gençlik kampından…
    Gençlik kampından yansıyan fotoğraflar içinde en başarılı bulduğum bu fotoğrafı paylaşmak istedim. Doğancan’dan çalışmalarını beklediğimi hatırlatmak isterim.


     







    Fotoğraf: Murat Germen
    Murat Germen’in İstanbul Modern’deki YOL sergisindeki “ertelenmis arzular” isimli kavramsal çalışması.







    Fotoğraf: Özcan Yaman














    78-OFFF HAVALAR ÇOK SICAK …Evrensel 15 ağustos 2010-özcan yaman





    OFFF HAVALAR ÇOK SICAK …
    Havalar bugünlerde çok sıcak ve yapış yapış. Birçok fotoğrafçı çantalarını bırakarak yalnızca makinalarıyla sokağa çıkıyor. Hayat bazen insanları sınar, dayanıklılıklarını ölçer. Bazen de havalar bir soğur ki, yine fotoğraf çantaları bırakılır ‘makinayı tutamıyorum ki niye taşıyayım’ denir. Fotoğrafçılar için hele belgesel/enstantene fotoğrafçıları için bunlar birer sınamadır diyorum. Acaba bu sıcakların hayata etkilerini çalışan fotoğrafçı var mı? diye düşünüyorum. Bence kaçırılmaması gereken fırsat bu günler. Mayışmış insanlar, kediler, köpekler…Yalnızca bu günler mi? Yılbaşları, bayramlar veya yağmurlu havalar hep birer fırsat aslında. Herhalde belgesel deyince hep çatışma veya olumsuzlukları mı düşünüyoruz . Acaba hebercilik yada gastecilik damarımız mı kabarıyor? Yağmur yağar fırtına olur sel basar, insanlar mağdur olur ve yüzlerce hatta milyonlarca fotoğraf çekilir. Havalar sıcak.  Yangınlar çıksa, yollarda ayılıp bayılan insanlar haber kanallarının başında yer alsa, eminim fotoğrafçıların çoğu gastecilik hevesiyle yine milyonlarca kare fotoğraf avcılığına çıkarlar. Peki fotoğraf hele hele belgesel fotoğrafçılık bu mu? Yani basın fotoğrafçılığı, belgesel fotoğraf deyince akla tek gelen fotoğrafçılık mıdır? 
    Fotoğrafçılar yada fotoğraf meraklıları diyelim, yazın veya kışın gelmesiyle tatile  mi giriyorlar? Kuşkusuz çalışanlar da var ama ortaya ne koyuyorlar yada koyacaklar merak ediyorum.
    Bu sıcakların, kent yaşamına etkilerini, çarpıcı fotoröportajlar la  ortaya koyacak arkadaşlara ihtiyaç var.  Tatile, kampa giden fotoğrafçıların gittikleri yerlerde buna benzer çalışmalar yapmaları önemlidir. Çünkü fotoğrafçı bulunduğu her ortam ve şartta fotoğrafçıdır. Bu anlamda fotoğrafçının tatili olmaz, tatilde bile görevi fotoğraf üretmek olmalıdır diye düşünüyorum. Güzel sanatların fotoğraf bölümüne girecek gençler harıl harıl portfolyo hazırlamak için koca kentte fotoğraf çekmeye çalışıyor.
    Evet fotoğraf yapmamız , üretmemiz lazım. Yaz-kış demeden, sıcak-soğuk demeden. Sahilde denize atlayanları, otobüslerde bunalanları, yük taşırken terleyenleri çekelim…

    Son zamanlarda ‘belgesel fotoğraf; sanat mı değil mi? ’ diye tartışırken bir es verip sıcaklarla ilgili bir şeyler yazayım istedim.

    Bir arkadaş “ fotoğrafın ‘diyalektik materyalizm’le ne ilgisi var” diye soruyordu.  Demek ki yazdıklarımız boşa gitmiyor diye düşündüm. Bazı sonuçlar çıkarılıyor.  Oysa ki önceki yazılarım da yer vermiştim. Demek ki zaman zaman yenilemek grekiyor. Önümüzdeki günlerde yine bu konuyu işleriz…

    Aslında yeni anayasa  diye sunulan yamayasaya ilişkin yazmak ve fotoğrafla neler yapabilirizi konuşmayı düşünmüştüm haftaya belki…
    Bence, sizler ne düşünüyorsunuz? Fotoğraf tartşması sıkıyor mu? Evrensel’in arka sayfasını fotoğrafla işgal etmem sizlerde ne gibi düşünceler yaratıyor? Paylaşırsanız sevinirim. Maillerinizi ve fotoğraflarınızı beklerken tatilde olanlara iyi eğlenceler. Çalışmak zorunda olanlara kolay gelsin ve hastalara acil şifalar diliyorum…

    Marmara depreminin 11. yıldönümüne geldik. Bildiğiniz gibi 17 ağustos 1999’da yaşamıştık deprem şokunu. Koskoca on bir yıl geçti. Oğuz Gündoğdu hoca’nın deyimiyle  DEPREM İÇİN SAAT ÇALIŞMAYA DEVAM EDİYOR!..Gerçekten deprem gerçeğini tüylerimizi ürperterek hatırlatan bir cümle… Neredeyse, deprem gerçeği unutturuldu. Fotoğraflar ve videolar nostaljik  birer görüntü haline dönüştürüldü. Hatta, sanki Irak savaşından kalma görüntülermiş gibi kanıksattırıldı. Görüntüleri, inşaat şirketleri reklamların da kullanacakları birer malzeme haline getirdiler… “Şu kadar bin hatta milyon doları verin, depreme çoook dayanıklı garantili yapılarda oturun!”…Evet  DEPREM İÇİN SAAT ÇALIŞMAYA DEVAM EDİYOR!..diye uyarıyor Oğuz hoca. Tik takları duyuyormusunuz.? O çoook güvenli milyon dolarlık evlerinizin dışında da depreme yakalanabilirsiniz beyler, bayanlar …


     














    Fotoğraf: Zafer kutlu Bayhan
      


















    Fotoğraf:Sevgen bengi kıran                                                                                     

    Fotoğraf: Özcan yaman


     









    Fotoğraf:Paşa irmek