Translate

Bu Blogda Ara

446-Teşekkürler Fazıl Say-Özcan Yaman- Evrensel-25 ocak 2019



Teşekkürler Fazıl Say

Sanatçı Fazıl Say ile Başkan/Cumhurbaşkanı/AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konser hikayeleri geçen haftanın gündemi oldu. Yandaş ve muhalif medyalarda geniş çaplı değerlendirmeler, eleştiriler yapıldı.  Sonuçları üç ana grupta toplayabiliriz.
- Fazıl Say konser zamanına kadar çizdiği muhalif duruştan çark etti. İktidarın gücüne boyun eğdi. Dünya çapında önemli bir sanatçı olabilir ama iktidar karşısında biat etti. Otoriter devlet yapısına boyun eğdi. Fazıl Say’ın attığı tweetlerden, söyleşilerdeki konuşmalardan örnekler, Recep Tayyip Bey’in, Fazıl Say için söyledikleri vs. yazılıp çizildi. Liberallerin döneklikleri vs. vs.
- Fazıl Say’ın doğru olanı yaptığı, koskoca bir başkanla kavgalı olunmaması gerektiği, sanatın ülkenin mutluluğu için iktidarla vatan millet adına barışık olunması gerektiği...vs. Ama haddinin de bildirilmesi önemliydi ki Akit gazetesi bu işi üstlenmişti.
- Sanat ve siyasetin ayrı şeyler olduğu, sanatçıların duyarlı ve yaratıcı insanlar olduğu, Fazıl Say’ın  8.5 yaşından beri piyano çaldığı, dünyanın tanıdığı bir büyük sanatçı olduğu, ülkenin bekası ve geleceği için insani duyarlılık  ve hassaslığın önemi, Fazıl Say’ın sağduyulu davranarak ve Recep Tayyip Bey’in hatasını anladığını göstermesi bakımından doğru olanı yaptığı, hatta Recep Tayyip Bey’le kavgalı olan diğer sanatçılarda da aynı hassaslığın olması gerektiği vs...Demokrasinin hoşgörü olduğu, Fazıl Say’ın sanatçı duyarlılığı ile güzel bir davranış sergilediği vs.
Kabaca bu üç grupta ideolojik bakış açılarına göre olayı değerlendirdiler.
Ben biraz farklı yaklaşıp tersinden yorumlamak istiyorum.
“İki temel sorunu var insanlığın; adaletsizlik ve anlamsızlık.
Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı.
Ama insanlar hukuka ulaşamadı… ve sanat insanlara…”
Nietzsche 20. yüzyılı böyle özetlemiş. 21. yüzyıla girdik epey bir sürede bu özet geçerliliğini koruyacak gibi. Buradaki terazinin bir kefesinde sanat-toplum ilişkisini, öbür kefede de yaşadığımız adalet(siz)-hukuk(suz)- antidemokratik yapısıyla siyaset ve iktidar yapısını tartınız.
Evet Fazıl Say’a teşekkür etmek lazım. Çünkü;
Seçimler gündem olmuşken, Suriye’de satranç oyunları sürerken, Metin Akpınar ile Müjdat Gezen meselesi yaşandı derken, Fazıl Say ile Recep Tayyip Erdoğan’ın karşılıklı incelikleriyle mesajlarını alınca kızdık veya sevindik. Dünya ölçeğinde yaşananları değerlendirdik. Yeniden okuduk, izledik. Sanat ile siyaset ilişkisini, sanatçı duruşu ile iktidar ilişkisini yeniden sorguladık. Hitler döneminden, Soğuk Savaş dönemine sanatçıların tavırlarını, köy enstitülerinden AKP iktidarına, geçmişi bir kez daha güncelledik. Fazıl Say’ın bir istisna olmadığını gördüm. Ya da Fazıl Say’ın duruşunun pek de garipsenecek bir tarafının olmadığını gördüm. Yazıp çizeceksek  AKP’nin ilk hükümetinde kültür bakanı olan Ertuğrul Günay’dan, onun bakanlığı zamanında içine tükürülen sanat eserlerine ve Mehmet Aksoy'un heykelinin yıkılışını hatırlayın. Bir uçak dolusu şarkıcı türkücü arasında bir zamanların Fazıl Say’dan daha solcu sanatçılarının savrulmalarını hatırlayın. Dünya çapındaki fotoğrafçımız Ara Güler’in duruşunu hatırlayın. Emine Hanım’ın modern sanata muhafazakar bakışıyla destek ve katkılarını hatırlarken, çağdaş sanatçıların hatıra fotoğraflarını hatırlayın. O kadar çok hatırlayacağımız sanat ve iktidar ilişkisini yaşadık ve yaşıyoruz ki...
Yarın başka sürprizlere de hazır olun derim.
İktidar güç demektir. Toplumun en az yarısı güce tapıyorsa, sanatçılar bundan azade değildir. Sanatçının görevi toplumu sorgulayan kitlelere dönüştürmektir. Bunun başarılamadığı ülkelerde elit ve korunaklı alanda olduğunu düşünen sanatçılar da toplumuna benzer. Toplumla ilişkileri yaşadıkları korunaklı alanların sarsılmasına kadardır. Yani sanat da , bilim de ideolojik bir içerik taşır. Kısaca üç tip sanatçı vardır.
A) İktidardan yana olanlar: Mevcut sistemin devam etmesi için sanatı meslek olarak yaparak iktidarın şatafatından yararlananlar.
B) Liberal olanlar: En çok da hümanizmden söz edenlerdir. Emek ve emekçinin haklarının savunulmasından, demokrasi söylemine kadar her alanda iktidarla halk arasında denge kurmaya çalışırlar. Hür teşebbüsün sanat yatırımlarını organize ederken sponsorlar düzeninin gelişmesinin faydalarının sanata nasıl dönüştüğünü ballandırırlar. Tarafsız ve bağımsız olduklarından dem vururlar. Zoru görünce iktidardan yana seçimlerini yaparlar.
C) Muhalif olanlar: Taraf tutarlar. Daima umut saçarlar. Sanatı bir meslek olarak değil, duygu ve düşüncelerin biçime kavuşturulmuş ifade biçimi olduğunu savunurlar. Sınıfsal yaklaşırlar. Sennur Sezer’in tanımlamasıyla işçi sınıfının yanında değil, içinde yer alırlar.
Şimdi soru şu olmalı;  sizin sanatçılarınız hangi gruptan?
İşte tüm bu sorgulamaları yeniden yaptırdığı ve hatırlattığı için bir kez daha teşekkürler Fazıl Say’a.

445-‘Lütfen şu dikey yapılaşmaya müsaade etmeyelim’* Evrensel- Özcan Yaman-11 ocak 2019


foto-kolaj: özcan Yaman

Foto-kolaj: Özcan Yaman

‘Lütfen şu dikey yapılaşmaya 

müsaade etmeyelim’*

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 11.11.2017 tarihinde Kültürel Mirası İhya programında konuşmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasından satır başları şöyleydi:
- Tarihimize sahip çıkacağız. Tarihimizle güçleneceğiz. Geleceğimizi bu eserlerin üzerinde inşa edeceğiz.
- Fatih’te selatin camilerin ara bölgelerindeki yüzlerce mescidi, o malum, tarihi inkar edenler yıktılar. Onlar yıktı biz ise inşa ediyoruz, ihya ediyoruz.
- Şehirlerimiz gecekonduların, zevksiz yapıların istilasına uğradı.
- Valilerimiz, belediye başkanlarımızdan rica ediyorum; lütfen şu dikey yapılaşmaya illerimizde, ilçelerimizde müsaade etmeyelim. Bu konuda, bizim mimari anlayışımızda yatay mimari esastır, biz buna odaklanmalıyız. Fevkalade şartların dışında buna odaklanmamız halinde şehirlerimizin çok daha güzel olduğunu, çok daha farklı olduğunu göreceksiniz. Şehirlerimizin çirkin binalarla kirletilmesine daha fazla tahammül edemeyiz. Köylerimizi, yaylalarımızı çirkin yapıların istilasına izin vermemeliyiz.
- Restorasyon deyince aklımıza içimizi acıtan nice görüntü de geliyor. Ülkemizde tüm gayretlerimize rağmen hâlâ önüne geçemediğimiz şekilde tarih ve kültür cellatları kol geziyor...
Evet yukarıdaki açıklamaları Mimarlar Odası değil, Cumhurbaşkanı/Başkan/AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan yapmıştı. Seçimlere aylar kala hatırlatayım istedim.
Gördüğünüz gibi  fotoğrafla çok güzel yalan söyleniyor, bakış açısına göre algı yaratılıyor,  bu vesileyle “Fotoğraf ve gerçeklik” ya da fotoğrafla nasıl yalan söylenir görelim dedim. Osmanbey’den ne zaman Mecidiyeköy’e gitsem aklıma hep bu sözler ve bu görüntüler takılıyordu. 17 yılda kentlerin çehresi çok değişti. Binalar dikeyleşti. Yatay bina yapacak alan kalmadı. Taksim Meydanı beton alan ve saksıda ağaç şov meydanı oldu. Yazın sıcaktan yürümek zorlaşırken, kışın rüzgar ve soğuktan tir tir titreten bir modern anlayışın ürünü olarak duruyor. Hadi Cumhuriyet dönemi yapılanları yok sayıyoruz da Osmanlıdan kalanların silüet ve peyzajları ne durumda? Süleymaniye Camiinin minareleri 16.9 kulelere el sallıyor. Haliç’teki metro köprü Süleymaniye Camii’ne el sallıyor. Ataşehir’e yapılan  Mihrimah Sultan Camii taklidi yanındaki dev gökdelenler tarafından eziliyor. Peki bunları yapanlar kimlerdi? Neyse fazla uzatmayayım. Sizler fotoğrafları inceleyin ve söyleyin hangisi gerçek;  Caminin arkasında duvar gibi duran cam bina mı? Yoksa minaresi cam binayı geçen cami mi?
Şişli Camii için not:
“Erken Cumhuriyet Döneminde Bir Osmanlı Yapısı: Şişli Camii” Cumhuriyet İstanbul’unun ilk anıtsal dini yapısı” İstanbul’un Şişli ilçesinde, Halaskargazi Caddesi ile Abide-i Hürriyet Caddesi arasındaki adacıkta yer alıyor. Vasfi Egeli tarafından tasarlanan yapının inşasına Haziran 1945’te başlandı. 1949’da tamamlanan cami aynı yıl hizmete girdi.
(*) Cumhurbaşkanı / Başkan/AKP Genel Başkanı Erdoğan)


444-Metin Göktepe ve Yılmaz Onay’a sevgiler..- Özcan Yaman -4 Ocak 2019 .Evrensel-

444-Metin Göktepe ve Yılmaz Onay’a sevgiler...

Her ocak ayı Sevgili Metin Göktepe’yi hatırlatırken geçen yıl aramızdan ayrılan Yılmaz Onay Ağabey de hatırlananlara eklendi. 8 Ocak 1996 Metin’in katledilişinin 23. yılı. Metin’i uzun uzun anlatmaya gerek yok. O gerçeğin habercisi, sınıf mücadelesinin yılmaz gazetecisi olarak hep yaşayacak. Can Yücel’in dizeleriyle anıyorum...
metin’e metin bir metin...
metin’in kafasında bir darp var
polis karakolundan morga kadar
mosmor
bir darbe var
yüreğimizde beynimizde
soruyor bir işaret fişeği
biz ölerek mi yaşamayı
öğreneceğiz hala..
CAN YÜCEL
10 Ocak 2018 ise Yılmaz Ağabeyinin aramızdan ayrılışının birinci yılı. Yılmaz Ağabey ile 2005 yılında ‘Faşizmin yenilişinin 60. yılı etkinliğini hazırlarken tanışmıştım. Türkiye’de B. Brecht denilince akla ilk gelen kişilerdendi. “Savaş  El Kitabı” adlı Brecht çevirisinden mini bir okuma oyunu hazırlanacaktı. Av. Enver Akan ile Mehmet Esatoğlu’nun atölyesinde merhabalaşmıştık. Sonra 2007’de Hayat TV kuruluş toplantılarında, 2010 Bilgi Üniversitesinde sendikal mücadelede, 2011’de redfotoğraf ve Evrensel Kültür’ün düzenlediği “Mücadelede Kadın” sergisinde ve “Tiyatroma Dokunma” eylemlerinde hep objektifime takıldı.  Zaman zaman Teşvikiye’deki evine misafir oldum. Yılmaz Ağabey ‘Her ölüm erken ölümdür’ sözünü doğrulayarak gitti. 8 Mayıs 2005 tarihinde “Faşizmin yenilgisinin 60. yılı” için  ‘Savaş El Kitabı’ından  hazırladığım sunuma yazdığı ön sözle anmak istiyorum.
“1930’larda Alman burjuvazisi kendine bir führer buldu ve Hitler faşizmi adım adım önce kendi ülkesini ve halkını esir aldı, sonra tüm dünyayı ikinci dünya savaşı felaketine sürükledi. Sonrası malum. Ya bugün?  Bugün ABD’nin Neocon führerlerinin badem bıyığı yok. Üstelik kendi ülkelerinde tam bir Hitler rejimi uygulamıyorlar, henüz. Ama dünyada uygulamaya başladılar bile. Ve başlayan savaş felaketinin sonrası hiç de malum değil. Öyleyse, bugünü de görmek üzere bakalım geçmişe…”
Yılmaz Ağabey ‘Her ölüm erken ölümdür’ sözünü doğrulayarak gitti. Tanıdığım en naif, kibar ve hassas insanlardan biriydi. Şimdi yıldızlara bir dünya güzeli insan daha takıldı.
(‘Savaş El Kitabı’nı izlemek isterseniz  link: https://vimeo.com/251984100)



443)‘Yeryüzü, bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık’*-özcan yaman-evrensel-21 Aralık 2018

Fotoğraf: Sema Balila


‘Yeryüzü, bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık’*

"yık duvarları çocuk / yazılı yazısız kuralları
yasalar bozulmak için yapılır
yap boz / boz yap / yık parçala dağıt
kendi doğrunu bulana değin
mihenk taşı kalbinde gizli
göklerde arama çocuk’’
( Şiir: Adil Okay)

Çocuklar ve gelecek, çocuk hakları, mülkiyet ilişkileri, miras hukuku hak, adalet bla bla...
Her biri önceki yıldan kalan konular. Yeni yıla girmek üzereyiz. Hem bir yeni yıl yazısı hem de güncel mevzulara bir göndermesi olsun istedim. Bu hafta beni etkileyen Sema Balila’nın Çocuklar ve İstanbul fotoğrafından söz edeceğim. Fotoğrafı görünce dostlarım Adil Okay’ın, desenleri Ressam İsmail Yıldırım’a ait ‘’Ah çocuk’’ adlı şiir kitabı aklıma geldi. Paylaşmak istedim. Bu vesileyle güzel bir şeyler söyleyerek giriş yapmak gerek ki geleceğe yatırım olsun.

"Eskiyi yıkacak, yeniyi kuracak olan çocukların özgür, mutlu bir dünyada yaşayacağı güzel günlere umutların hep var olması dileğiyle yeni yılınız kutlu olsun’’

Bu fotoğrafta ne var? Üç çocuk, belli ki ötekilerden, belki çıraklıktan, belki hayta bir varoş okulundan kırmışlar günü. Ayağı toprağa basarak büyüyen çocukların sağlıklılığı var. Belli ki şehrin kilometrelerce uzağında gidecekleri bir plaj veya havuz keyfi yapacakları ne halleri ne durumları var. Muhtemelen bu deniz keyfini Beşiktaş civarında yapmaya karar vermişler. Çizdikleri kompozisyon, yüzlerindeki muzurluk içimizi ısıtıyor. Fotoğrafçı kadrajını oluşturmuş ve bu mutlu anı kalıcılaştırmış. Sıcak, içten ve olduğu gibi bizlere aktarıyor. Görüyor musunuz mutluluğu der gibi.

Başka ne gösteriyor? Bir kenti. Hem bize yakın hem bizden çok uzak bir kentin iki yakasını. Muktedirlerin ve ötekilerin dünyasını yani. Kısacası yalnızca bir fotoğraf ama bir çok hikaye anlatıyor. Bakıyoruz onlar bize neredeyse alay ederek bakıyorlar. Fotoğrafta dolaşmamızı sağlıyorlar. Aralarından arkalarındaki İstanbul’u görüyoruz, kentin asıl sahipleri bizleriz demenin rahatlığı sanki. Fotoğrafa bakanın vereceği anlam önemli tabii. ‘Belediye-zabıta mabıta yok mu denize girilmez yerde güzel İstanbul’un görüntüsünü bozan varoş çocuklarını engellesin.’ Aklıyla bakan için bu söylediklerim tabii ki geçerli değil. Çocuklar bize İstanbul’u sorgulatıyorlar öyle ya da böyle. Bunu görüp hem güzel hem de iyi çekmek önemli, Sema bence bunu başarmış. 

Varsın muktedirler dikey kentleşmeyi rantsal dönüşümle birleştirip dedelerinden miras aldıklarını zannede dursunlar. Ardından yatay matay kentleşme diyerek alay etsinler. Galataport, sanat kültür mültür derken kentin çivisini çıkarsınlar. Çocuklar var oldukça umut hep olacak.

 (*) Kızılderili atasözü
https://www.evrensel.net/yazi/82900/yeryuzu-bize-atalarimizdan-miras-kalmadi-cocuklarimizdan-odunc-aldik



442) DİSTOPYA MI DEDİNİZ? İŞTE CHAOSMOS.-Özcan Yaman-Evrensel-14 Aralık 2018





DİSTOPYA MI DEDİNİZ? İŞTE CHAOSMOS.

‘’...selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına,
bedava ekmek ve bedava karanfil adına
mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına
"Yarin yanağından gayrı her şeyde hep beraber"
diyebilmek adına
evlerin / yurtların / dünyaların
ve kosmosun kardeşliği adına...’’
(Kosmosun Kardeşliği Adına,
Nazım Hikmet, Paris - 13.04.1961)

Açılışına gidemediğim ve ilk fırsatta gidip izleyip etkilendiğim bir fotoğraf sergisi oldu ‘’Chaosmos’’. Fotoğraf sanatçısı Emin Altan 5 yıl ülke ülke dolaşarak lafın anlamıyla iğne ile kuyu kazarcasına çektiği fotoğraflardan bir seçki sergisi Chaosmos .
Belgesel fotoğrafın neredeyse kapsayıcılığını unutmuş , fotojurnalizm, sokak fotoğrafçılığı / enstantene fotoğrafçılığını her yerde görürken Emin Altan’ın Chaosmos sergisi   ‘belgesel fotoğrafın asıl böyle bir ağırlı da vardı’ dercesine  ortaya koyduğu büyük projeli zor bir sergi beni gerçekten sarstı.  Hikaye anlatan, uzun erimli projeli çalışan belgesel fotoğraf ustalarını hep önerir ve fotoğraf projelerini anlatır, örnek veririz (S.Salgado, H.C.Bresson, Lewis Hine ...) Başarılı projeli çalışan bir çok Türkiyeli fotoğrafçı var olmasına rağmen uluslar arası büyük ustaların yanında bu ustalara günümüz Türkiyeli bir fotoğrafçı ekleyemezdim. Belki Ara Güler olurdu. Bundan sonra büyük kitapçılarda S.Salgado’nun fotoğraf albümünün yanında olanca haşmetiyle  Emin Altan’ın ‘Chaosmos’ albümünü görürseniz şaşırmayın derim. Norgunk yayınevi tarafından Bülent Erkmen’in kurgu ve tasarımıyla Chaosmos  yayımlandı.

The Empire Project işbirliği ile düzenlenmiş olan Chaosmos sergisi 9 Kasım 2018 tarihinde Karaköy’deki artSümer galerisinde açıldı. 15 Aralık 2018 yani yarın son gün. Başka yerlerde de ileride mutlaka sergilenecektir, en azından aklınızda bulunsun mutlaka izlemeye çalışın derim. Mümkünse kitabı edinmek arşivlik bir değer olur.

Galeriye girdiğimde büyük boy koca fotoğraflar karşılıyor, Sade koca salonda sessiz çığlık atar gibiler. Her biri diğerinden daha etkileyici. Sanki photoshop’la kavramsal bir fotoğraf çalışması gibi. Örneğin; Koskoca bir obruğun altından yukarıya bakıldığında minnacık ışık giren bir delikten atılmış minnacık arabaları görünce oyuncak gibi algılayıp anlam vermeye çalışıyorsunuz.  Burası bu dünyada bir yer ve medeniyet çöplüğünün gittiği yeri gösteriyor. Her biri etkileyici fotoğraflar. Sanki büyük prodüksiyonla gerçekleştirilmiş  film platoları gibi. Sergiyi gezince ‘acaba buralar nereleri’ diye düşündüm. Hiçbir açıklama isim ve tarih yoktu. Oysa ki belgesel fotoğraflarda yer, mekan, zaman ve tarih olmazsa olmaz diye düşünürüm. Ortada duran çok kalın ve büyük bir kitabın sayfalarını çevirmeye başladım. Yaklaşık yarım saatte anca bitirmiştim ki neden yer mekan ve tarih olmadığına bir anlam verebildim. Sınırların, bölgelerin o ya da bu coğrafyanın bir önemi yoktu. Yaşananlar ‘kaos’du ve bu kaos tüm ‘kosmos’du. Koca koca binalar, mekanlar, araçlar ve deniziyle, kumuyla, dağıyla doğa ve insanlığın kendini yok edişinin fotoğrafları. Sanki başka bir gezegende daha önce yaşanmış hayatlardan kalıntılar gibi. Geleceğin distopik görüntüleri yani.
Emin bu durumu şöyle açıklıyor: ‘’ Günümüzde var olma adeta büyüme kavramıyla anılır oldu. Daha çok üretme, daha çok tüketme ve hatta daha çok üreme. Ben bu sürecin bir sıkışmışlıktan ibaret olduğunu ve doğanın ve insanlığın sonunu hızla getirmekte olduğunu düşünmekteyim.  Fotoğraflarıma konu ettiğim mekanlar ve nesneleri bu mutlak sonun bugünden öngörülen bir yansıması olarak değerlendiriyorum, burada bir distopya öngörüyorum. 
Görüntüler dünyası içinde her gün yeniden üretilen ve toplumların bireyleri tarafından yeniden üretime özendirilen bu  çıkışsız gelecek ile izleyenleri bugün yüzleşmeye davet ediyorum. Örneğin nükleer santralların yarattığı felaketler sonrası bu bölgelerde yaptığım çekimler (Fukishima ve Chernobly) ya da çölleşen Aral denizi kıyılarında ortaya çıkan çevre felaketleri ya da rekabete dayalı ekonomik çöküntüler buna örnek olarak Detroit otomotiv endüstrisi, İtalya ‘da kapanan akıl hastaneleri, savaş sektörüne yönelik yatırımlar. ‘’...
Galeriden çıktım kapının önüne inince çevreme baktım, gördüğüm fotoğrafları düşündüm ve telefonu çıkarıp Emin’i arayacakken cafenin önünde bakışırken buldum kendimi. Sergi, kitap ve fotoğraf üzerine uzun uzun sohbet ettik. Emin’le bir röportaj yapıp sizlerle paylaşmayı düşünüyorum.

Çok zahmetli olan editöryel hazırlık, masa başı işlemler ve kitap ve sergi sonunda 2018 kasım ayına yetişebilmiş. 

Bitirirken Emin’e sözü vereyim: ‘’...Ben bir gemi inşaat mühendisi olarak profesyonel hayatın içindeydim ve çok yoğun bir çalışma temposu içerisinde fotoğrafa çok az zaman ayırabiliyordum. Bu uluslararası fotoğraf festivalleri sürecinde tanıştığım çok önemli fotoğrafçılar oldu ve onların nasıl çalıştığını, işlerinin peşinde tutkuyla nasıl koştuklarını, sınır tanımadıklarını gördüm, benim dar zaman aralığına sıkıştırdığım projeler ile yetinemeyeceğimi bir kez daha anladım, kendi koşullarım yüzünden fotoğrafa küstüm de diyebilirim. Fotoğraf çekmeyi öteledim ve buna paralel olarak emekli olup fotoğraf projelerinin peşinde koşacağım bir hayatın hayalini kurmaya başladım. 45 yaşında bunu gerçekleştirmeyi hedefliyordum ama 49 yaşımda oldu. Emekliliğin hemen ardından 2012 yılında bu projeye başladım, 2017 yılında da son fotoğrafları çektim ve böylece Chaosmos ortaya çıktı.’’







Emin Altan (Foto:Özcan Yaman)





441) Kırmızı Kayık- Özcan Yaman- Evrensel- 7 Aralık 2018




KIRMIZI KAYIK
2018’in son haftalarında güzel bir sergi duyurusunu paylaşmak istedim. Çalışmalarını grafik ağırlıklı olarak, güncel hayatı fotoğraflayan Atilla Atala, uzun zamandır ‘Kayık’ imgesini kullanarak kavramsal alanda çalışmalar yapıyordu ve heyecanla Kırmızı Kayığın maceralarını sergilenmesini bekliyordum. Sergi duyurusunu görünce de paylaşmak ihtiyacı duydum.
Yarın (Cumartesi) saat 18.00 de açılacak olan sergi BUDE art & architecture Sanat Galerisi’inde. ‘’Yeni yıl Karma’’ resim ve fotoğraf sergisinde Atilla Atala, Ayşen Engin, Eser Güray, Hatice Nalbant, İclal Erentürk Güçsav, Neşe Gümüşcüoğlu ve Öznur Eren’in katıldığı sergi 3 Ocak 2019 tarihine kadar açık kalacak. 
Atilla Atala, Nesnel hayattan aldıklarını kendi yorumundan geçirip tekrar bize sunuyor. Kırmızı kayık ile yolculuğa çıkıyor deniz, dağ sokak, ev, masa, rakı kadehi demeden dolaşıyor. siyaseten eleştiri, gelecek adına umut yansıtan metaforik anlatımlı kavramsal fotoğraf kurgularıyla bu sergide yer alıyor. Ressam ve karikatürist olan Atilla Atala , mizahi ve ironik bir yaklaşımla fikirlerini  fotoğraf aracılığıyla gerçeğe aktarmakta ve çocukluk oyuncağımız olan kağıt kayığı ile bizi düş yolculuğuna çıkarmakta.
Dediğim gibi çalışmalarını takip edip izliyordum. Grafik ağırlıklı çalışan bir sanatçının kavramsal fotoğraflarını merakla bekliyordum. Sergide yer alan diğer arkadaşların da işlerini görmek, aynı mekanda resim ve fotoğrafların ortak dilini okumak güzel olacak. Belki daha sonra sergi ile ilgilide yazarım.
‘Bude’ ne anlama geliyor diye merak ettim, sanat galerisinin sitesinde okudum. ‘’Bude, Gürcü dilinde “kuş yuvası” anlamına gelir. Biz de ilhamımızı kuşlardan aldık. Yuvalarını özenle, sabırla ve ustalıkla inşa eden kuşlardan… ‘’ diyordu. Klasik anlamda bir sanat galerisi olmayıp Psikoterapi merkezi bünyesinde hayatla sanatın kesişip, sanatın yer aldığı bir mekanda sergilerin gerçekleştiriliyor.
 İzlemek isteyenler için Adres: Halaskargazi Cad. Selim Bey Apt. N0:86 Kat:4 D:5 Osmanbey, Şişli İstanbul.







440) İTİRAZIM VAR! Evrensel - 30 Kasım 2018- Özcan Yaman



İTİRAZIM VAR!
Sosyal bir hukuk devleti ile asosyal bir devlet arasındaki farkı açıklar gibi bir gelişmeyi gecen hafta yaşadım.Konu her ne kadar benimle ilgili görünse de aslında genel.
10 Ekim 2015 yılında Barış ve Demokrasi mitingine katılmak için bir grup arkadaşla Ankara'ya gittim. Devletin gerekli önlemi almaması nedeniyle bir çok kişi gibi katliamı yaşamak zorunda kaldım. Tanık oldum, belgeledim, sorguladım. İstanbul'a gelince TİHV'ye (Türkiye İnsan Hakları Vakfı) başvurdum, tedavi gördüm ve psikolojik durumumla ilgili raporu 26 Aralık 2016 tarihinde aldım. Yaşadıklarımı
yazdım, fotoğrafları paylaştım,
ulusal ve uluslararası bir çok medyada yayınlandı. Çektiğim fotoğraflar, AFP (Fransız basın ajansı) tarafından Atlanta'da yapılan 2015 yılı basın fotoğrafları yarışmasında dünya ikincisi oldu.
Sonra davalar başladı. Ceza davasına müşteki olarak katıldım. Duruşmaları izledim, yazdım ve yine fotoğraflayıp paylaştım. Bu arada tazminat davası açılması için yoğun gayret sarf ettim. 1 Nisan 2016 tarihinde Ankara 17. İdare Mahkemesinde tazminat davası açıldı. Avukatım kalınca bir dosyayı belge olarak mahkemeye sundu. (TİHV'nin verdiği rapor, ulusal ve uluslararası medyada yayımlanan fotoğraflar, katliam anında orada olduğumu gösteren fotoğraflar, katliam anından itibaren yazdığım yazılar...)
Bu arada katliamın birinci yıl dönümünde, kendilerine milliyetçi diyen ırkçı, faşist bir grup tarafından tüm sosyal medya hesaplarım hacklendi. Ankara katliamıyla ilgili hakaret ve küfürler paylaştılar. Suçluların yakalanması için savcılığa suç duyurusunda bulundum. Hâlâ yakalanmalarını bekliyorum.
31 Ocak 2018 tarihinde Ankara 17. İdare Mahkemesi tazminat davasında karar verdi. Özetle;" Sosyal risk ilkesi" gereği ile Ankara Bölge İdare Mahkemesine istinaf başvuru yolu açık olmak üzere oy birliği ile tazminat ödenmesine karar verdi. Bu karar benim durumumda olan patlama anında orada olan herkes için emsal olacak bir karardı...
Bu karar üzerine İçişleri Bakanlığı, Ankara Bölge idare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesine itiraz etmiş. "Talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğu ve sebepsiz zenginleşmeye neden olacağı ileri sürülmüş..." Mahkeme 26 Eylül 2018 tarihinde karar vermiş.
Diyor ki;" Bakılan davada, her ne kadar davacı tarafından, patlama nedeniyle manevi yıkım yaşadığı iddia edilmiş ise de dosyadaki bilgi ve belgeler ile davalı idarelerin savunmaları birlikte değerlendirildiğinde, DAVACININ PATLAMADA KİŞİLERİN ÖLÜMÜNE VE PARÇALANMASINA TANIK OLMASI NEDENİYLE YAŞADIĞI TRAVMANIN TEK BAŞINA BU DURUMUN TAZMİNİ İÇİN YETERLİ OLAMAYACAĞI, AKSİ DURUMDA HER OLAYDAN ETKİLENEN İÇİN TAZMİNİ SONUCUNU DOĞURACAĞI, BU DURUMUN DA MANEVİ TAZMİNATIN AMACINI AŞAR ŞEKİLDE SEBEPSİZ ZENGİNLEŞMEYE NEDEN OLABİLECEĞİ GİBİ KALDI Kİ, DAVACININ PATLAMANIN GERÇEKLEŞTİĞİ ESNADA OLAY YERİNDE OLDUĞUNU VE BU NEDENLE TRAVMA GEÇİRDİĞİNİ KANITLAR SOMUT BİR DELİLİN BULUNMADIĞI HUSUSLARI DİKKATE ALINDIĞINDA... davacının 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara Tren Garı önünde meydana gelen patlamada olay yerinde bulunduğundan bahisle maruz kaldığı manevi zararın tazmini istemi başvurunun zımnen reddine dair dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varıldığından manevi tazminat talebinin reddi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Açıklanan nedenlerle; davacı istinaf isteminin REDDİNE..." Oy birliği ile karar verilmiş.
Şimdi; gerekçe gayet açık. Yukarıda büyük harflerle yazılı yer. Yani emsal olur diğerleri de dava açarsa devlet zarara girer. İŞTE BENİM BUNA İTİRAZIM VAR.
Bana gelen bilgilere göre, aynı durumda birinci mahkemede tazminatı (göstermelik de olsa) kazananlar ikinci mahkemede kaybetmişler. Yalnız ben değilmişim. 
Söylemem gerekir ki; 
-ölenler bize siper oldukları için öldüler. Aileleri tazminat alsın diye değil! 
-Yaralanan arkadaşlar tazminat almak için yaralanmadılar! 
-Bizler mitinge gittik, katledilmeye değil, katliamı yaşayıp tazminat almak için gitmedik! 
Bir kez daha söylüyorum: Devlet bu katliamdan sorumludur. Gar olayı, gar patlaması, terör olayı diyerek suçunu örtemez. Daha "katliam" kelimesini kullanamayan devlet ve yetkilileri "sosyal bir hukuk devleti" tanımlamasını da kullanamaz. Ankara Katliamı'nı soruşturan ceza davasının sonucu bile bir kez daha haklı olduğumuzu göstermiştir. Bu konuyla ilgili çokça yazdık yazdık yazdık.
Hiçbir şeye sahip değilim. Menkul, gayrimenkul, yani ev, araba vs. yok. Emekliyim. Kirada oturuyorum. Fotoğraf çekiyorum, yazıyorum. İtiraz edeceğim. AYM'ye gideceğim, AİHM'ye gideceğim. Haklarımı sonuna kadar kullanacağım. Ta ki asosyal olan devletin, sosyal bir hukuk devleti oluncaya kadar. Yıllar sonra da olsa kazanacağım tazminatı yeni katliamların yaşanmaması ve adaletsizliğin ortadan kalkmasına yarayacak alanlar da kullanacağımdan kimsenin şüphesi olmasın...



439)NE YAPABİLİRİZ? eVRENSEL 23 kASIM 2018-ÖZCAN YAMAN



NE YAPABİLİRİZ?
Fotoğrafçılar fotoğraf çekmeye, sanatçılar eser üretmeye devam ediyor. Peki ortada ne görüyorsunuz? Hiç.
Sanat artık sergi salonlarında yeni dehaları keşfetmeyi bir kenara bırakmış, halkla ilişkiler disiplini içinde gündem dışı yüksek dekoratif işlerle uğraşıyor. Anlayacağınız her şey olması gerektiği biçimde devam ediyor. Kimin sanatçı olduğu, kimin eserlerinin para kazandırdığı, kimlerin meşhur edileceği sanat pazarlamacılarının yol ve yöntemlerini geliştirmesine yol açtı. Artık öyle galerilerde sanat eseri alma ve bu bahaneyle sergi açma devri bitti. Gidersin sanatçı atölyesine kesersin çekleri olur biter. Politik konjonktüre göre kimi eserleri depolarda saklarsın, kimisini yani konjonktüre uygun olanları sergiletirsin. Toplumun sanatsız kalmamasını sağlarsın olur biter. Nasılsa tek kutuplu dünyada ideolojiler bitti(!) Dolayısıyla teklerin yanına tek kültür, tek sanat gibi yeni ekler gelir. Yeni Osmanlı düzeni hayırlara vesile olsun.
Fotoğraf, teknolojik yeniliklerin sanatsal(!) yansımalarıyla büyük medyada yalan söyleyenleri destekler biçimde kullanılırken, fotoğraf geziler, hayır fotoğraf projeleri, maratonlarla özdeşleştirilir. Foto muhabirlik Ara Güler zamanındaydı, belgesel amaçlı projeler eskidi artık. Amaç kalmadı, kalması içinde bir neden de yok ki. İdeolojiler devri bitti(!) Para kazandırmıyorsa neden fotoğraf çekilsin ki? Her alandaki dejenerasyon  buralara kadar sirayet etmiş durumda. İki kişi bir araya gelsek bu mevzu etrafında konuşup duruyoruz. İşte demokrasinin sonu. Ülke muhalefeti, muhalefetin söz, hukuk ve adalet hakkı neredeyse yok edildi. 3-5 gazete ve sosyal medya ile ayakta kalmaya çalışanlar var. Yukarıdaki tabloyu değiştirecek olanlar da bu emekçiler olacak.
Çoğumuz bir suskunluk girdabında üretiyoruz. O halde daha neler yapabilirizi konuşmalıyız.  
Öncelikle insani kapitalizm diyerek soldan vurmaya çalışanların halkçılık, toplum, iktidar, kültür alanlarında yeni söz üretiyorlarmış gibi kendilerini  ve konumlarını meşrulaştırma çabalarını deşifre ederek sınıf çıkarlarına dayalı stratejiler geliştirmeliyiz. Sonuna kadar uğradığımız haksızlıkları sistemle yüzleştirmeliyiz. Yeni söylem ve çalışma yolları bulmalıyız. Kolektif üretim ve paylaşım biçimlerinin yeni alternatiflerini geliştirelim. Artık salon sergilerini değil atölye çalışmalarını görünür kılalım.

438) SAHTE/FAKE eVRENSEL 16 kasım 2018-Özcan Yaman


Foto: Nursen Bilgin Kadayıfcıoğlu
''SAHTE-FAKE''
İFSAK’ın düzenlediği 25. İstanbul Fotoğraf Günleri sürüyor... (1-30 Kasım 2018) ‘’Tüm sanatseverlerimizi bir ay boyunca birlikte sanata doyacağımız etkinliklerde bir arada olmaya çağırıyor, etkinliklerimizin ücretsiz olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz...’’
İFSAK’ın 1 Kasım’da başlayan 25. İstanbul Fotoğraf Günleri sürüyor. Sanatseverlerin ne kadar ilgi gösterdiğini bilmem ama fotoğraf dünyasının pek ilgi göstermediğini düşünüyorum. Gözlemlediğim kadarıyla olmayan fotoğraf yayıncılığımızda ve sosyal medya ortamında duyurular dışında pek bir eleştiri göremedim. Bu durum belki de bu yılın konusuna denk düşüyordur . ‘’Sahte/Fake’’
İFSAK’ın etkinlik manifestosunda ve program açıklamasında konu şöyle açıklanıyor.
‘25. İFSAK İstanbul Fotoğraf Günleri’nin teması’ Fake (Sahte)
“Evrende her şey biraz sahtedir, biraz da gerçek...
Bazen bulunduğumuz açının bize sağladığı veriler, bazen de kasıtlı olarak var olanlar üzerine yaptığımız müdahaleler bizleri gerçek ile sahte olanın “Araf”ına sürükler. Abartıdan yalana, sahte olanın her zaman kendine özgü bir çekiciliği de vardır. İnsanlar gerçekleri istedikleri halde sahte olanı da severler.
Siyasette, sanatta ya da hayatta... Sahte olan gerçek olandan daha kısa sürede geniş kitlelere ulaşır ve karşılık bulur. Sahte olanı bilerek satın almakla, neyin sahte olduğunu bilmeden almak arasında büyük fark vardır. Birindeki bilinçli tercihtir, diğerinde ise kandırılma söz konusudur. Sahte, aslında yüreğimizin fay hattına karşılık gelir.
Sanat da kandırır, abartır, üstünü örter, altını çizer, gerçeklerden yola çıksa da kandırılmaya hazır ruhlarımıza seslenmek için uygun zamanı kollar. Ve çıkışı itibarıyla gerçeklerden hareket eden fotoğraf, aslında en fazla manipülasyona uğrayan sanat dalıdır. Konu sanat ise, kandırılmaya hazırızdır. Tek bariz gerçeğin nefret olduğunu söyler Schopenhauer. “Nefrete sevgiden daha çok güvenin” der. Çehov ise “Gözlerime bakıp da yapılan sahte bir gülücük yerine, yüzüme karşı gösterilen gerçek bir nefreti tercih ederim” demiştir bir zamanlar.
İFSAK 25. İstanbul Fotoğraf Günleri’nde, seçilen “Sahte” başlıklı temayla fotoğraf bir kez daha sahte ile gerçeği ayırmak için işe koyuluyor. Sahte olanın kucağında iki ayrı dünya, iki ayrı yaka iki ayrı varlık alemi bir araya geliyor. Sahte, gerçek olanı değerli kılıyor. Gerçekler dünyası ile idealar dünyası bir kez daha buluşuyor. Fotoğraf makinesinin bulunduğu açı ile, saptayacağı ana karar veren fotoğrafçının gerçek ile sahte olan arasındaki savaşına bir kez daha tanık oluyoruz.
St. Pulcheri Sergi Salonunda yer alan İFSAK Sahte Proje Grubu Sergisi, bir yıllık bir hazırlık sürecini kapsamıştır. Danışmanlığını Özcan YAMAN ile Tanju AKLEMAN ve Danışman Yardımcılığını Ramiz ŞAHİN’in yaptığı sergiye katılımcı İFSAK üyeleri, İFSAK 25. İstanbul Fotoğraf Günlerinin teması ve tema içeriği üzerinden görseller üretmişlerdir. Sergide bu üretilen fotoğrafların değerlendirilmesi sonrasında ortaya çıkan, 30 İFSAK üyesinin fotoğrafları yer almaktadır.
Katılımcılar: Aylin Öztürk, Ayşegül Argımak, Berin Yavuz, Engin Dadali, Erdinç Şenyürek, Esin Koç, Fatih Balkan, Ferhan Coşkun, Fuldan Aktaş, Gülcan Ellialtı, Hakan Bıyıklıoğlu, Hakan Gönüllü, Hatice Çevik, Hatice Karakan, İbrahim Yüzbaşıoğlu, Kerem Ocak, Kumral Kepkep, Meryem Geçimli, MüjganAlkurt, Neşe Karaca, Nursen Bilgin Kadayıfçıoğlu, Sarın Simonyan, Selma Topaç, Sibel Baydemir, Şahin Özkök, Tahsin Gün, Yener Gürgün, Zeliha Çengerme, Zeynep Günay.
İFSAK İstanbul Fotoğraf Günleri, Türkiye’de ve İstanbul’da düzenlenmeye başlayan ilk Fotoğraf Festivali olma özelliğine sahip. Bugüne kadar Alex Webb, Paolo Pellegrin, Anders Petersen, Raghu Rai, Joachim Ladefoged, Pentti Sammalahti, Kent Klich, Antoined’ Agata, Susan Schwartzenberg, StanleyGreen, Gueorgui Pinkhassov, Alexander Rodchenko, World Press Photo, Photography Center of Thessaloniki, Italian Federation of Photography Associations gibi dünyanın önemli fotoğraf sanatçıları ve kurumlarını ağırladı.
Sergileri ile yer alanlar;
Yurtdışından: Nicholas Kahn - Richard Selesnick, Jim Naughten, Marcus Blaesdale
Yurtiçinden: Dora Günel, Ersin Alok, Cengiz Karlıova, Sefa Ulukan, Baytekin Kara, Serkan Turaç, Burak Şenbak, Eda Çalışkan Arısoy, Fatih Balkan, Abdullah Agah Öncül, Hatice Nevin Seçkin, Çiğdem Akıncıtürk, İbrahim Göğer, Necati Abacı, Kubilay Karslı, Saint Pulcherie Lisesi Öğrencileri ve İFSAK Üyeleri.
Sergiler; İFSAK sergi salonlarında, Saint Pulcherie Fransız Lisesi ve Taksim Meydanı’nda sergileniyor.
Fotoğraf gösterileri, söyleşi ve forumlara İFSAK, Akbank Sanat, Yapıkredi Kültür Sanat ve Saint Pulcherie Fransız Lisesi ev sahipliği yapıyor.
Özellikle kısırlaşan sanat ortamında bir soluk olan etkinliğin çeşitli yanlarıyla değerlendirilmesi önemli olacaktır. Taksim Meydanında gerçekleştirilen serginin, Saint Pulcherie lisesindeki serginin, ve İFSAK’taki serginin, fotoğraf gösterileri ve söyleşileriyle portfolyo değerlendirmeleri umarım etkinlik bittiğinde yazılır çizilir. Gerçek ile sahtenin hayattaki karşılığının ne olduğuna ilişkin fotoğrafın diliyle nasıl okunduğunu merak edenlerin kaçırmaması gereken bu etkinlik hakkında İFSAK’tan daha detaylı bilgi alınabilir.
İFSAK: İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği İstiklal Cad. Ayhan Işık Sk. No:32/2 Beyoğlu
0212 292 42 01 - 0212 292 18 07- www.ifsak. org. Tr.
Sainte-Pulcherie Fransız Lisesi Çukurluçeşme sok. No:7, Beyoğlu / İstanbul