Translate

Bu Blogda Ara

74- FOTOĞRAF VE SANATA DAİR…Evrensel-25 temmuz 2010-Özcan Yaman






FOTOĞRAF VE SANATA DAİR…
“…Estetiğimizi …mücadelemizin gereksinimlerine göre yönlendiririz.” (B.BRECHT)


Çoktandır Murat Yaykın’ın Birgün’deki  yazısına ilişkin düşüncelerimi yazmak istiyordum. (Zanaat sanat olunca, belgesel fotoğraf/çı -13 mayıs 2010)
Önce Murat’ın ne dediğine bakalım;
“18. yüzyıla kadar sanat zanaatla eşdeğerdi. Aynı kökten gelen bu iki kelime Avrupa’da sanatın türediği kök Hint-Avrupa dil kümesinde düzenleme ve bitişme düşüncesini dile getiren ar kökünden türemiştir. (O. Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü) Avrupa dillerinde sanat anlamını dile getiren art sözcüğü, aynı zamanda “zanaat”ı da içerir. Sanat ve zanaat kavramalarının birbirinden ayrı kullanımı kapitalizmin palazlanmaya başladığı dönemdir. Yabancılaşma ile birlikte sanat ürünü üreticisine, üreticilerin de birbirlerine yabancılaştığı süreçtir bu. Zanaat bu dönemde maddi gereksinimi karşılamak amacıyla gerçekleştirilen küçük ölçekli üretimin adı, sanat ise 18. yüzyıldan başlayarak kendisine biçilen ilerici, değiştirici, dönüştürücü konumu zaman içinde kapitalizmin ekonomik ve siyasal küresel yayılmacılığının araçlarından biri olmuştur…. Ancak burada belirtmemde yarar var; -birçok fotoğrafçıyı karşıma alacağımı bile bile söylüyorum ki- belgesel fotoğrafın sanat olarak değerlendirilmesi yanlıştır. (Haber ve bilgilendirme niteliği taşıyan yazının -estetik değerler içeriyor olsa bile- sanat eseri sayılamayacağı gibi.) Estetik olabilir, ancak her estetik durum sanat değildir, fotoğrafçısını da fotoğraf sanatçısı yapmaz….”

Nedenlerini ise şöyle açıklıyor.
“…Belgeselin sanat eseri olarak nitelendirilmesi kapitalizmin işine yarar. Nasıl mı? Bir sanat eseri gibi belgeseli de kapitalizm meta değerine indirger. Walter Benjamin’in sanat eserinin biriciklik değeri belgesel fotoğraf için de koleksiyonerler tarafından kaç adet üretileceği sorusuna dönüşür ve sözleşmelere tabi kılınır. Fotoğrafın içerik değeri değil de tek ya da az sayıda üretilmiş olması daha önem kazanır. Oysa fotoğrafın çok sayıda üretimi doğasında vardır. Yağlı boya resmin tıpkısının üretilemeyeceğini bilen koleksiyoner fotoğrafın sayısız kopyasının yapılabileceğini bilmemesi mümkün değildir. Ancak yine de müze ya da galerilerde değer biçilir.
Bir başka problemde günümüzde, 20. yüzyıla ait belgesel, sosyal belgesel fotoğrafları ya da toplumsal gerçekçi fotoğrafları yalnızca o döneme sıkıştırılmış belki de geçmişe özenilecek bir değer atfedilerek değerlendirilmeye başlanmıştır. Fotoğrafçılarını ise birer kahramanlaştırılmış/ikonlaştırılmış kişiler olarak görürler. Bugün göstergelerin kullanımından, biçimsel özelliklerinin belirlenmesine kadar pek çok nokta birbirinin benzeri tekrarlardan oluşmaktadır. Belgeselde bile artık ne anlattığınız değil, güzele öykünen görüntüler önemli olmuştur. 20. yüzyılın bir derdi olan fotoğrafçılarının yerine toplumsal sorunlara eğilmeyi bir çeşit bağnazlık sayan, sistem içine dâhil olduğunun farkında ya da değil ama rahatsız olmayan fotoğrafçılar çoğalmıştır. Sınıfsal zeminini (küçük)-burjuvazide bulan bu ideolojik tutumla, toplumsal olandan uzak duran fotoğrafçılar, böylelikle neo-liberalizmin kaygan zemininde küçük-burjuva sanatçısı olarak yerini almaktadır…”

Tamam bu tehlikeler doğrudur. Yalnızca belgesel fotoğraf için değil diğer tüm sanat dallarınıda kapsıyor. O zaman bunun karşılığı olarak sanat kavramını terk etmek mi gerekiyor? Yani işin özünü kaçırmayalım zanaat kavramında üretime dönük yüzüyle kalalım demek ne kadar doğru olabilir.?

Murat’ın yazısında hem katıldığım hem de katılmadığım yanlar var. Sanat kavramının işlevi ve sanatın ne olması gerektiği konularında eksiklik olduğunu düşünüyorum. Sosyal değişimler beraberinde yeniliklerde getirir. Ki bu yenilikler  hakim olanın iktidar dili kurmasına ve ideolojik çıkarlarına göre kurgulanır. Bu anlamda yalnızca sanat değil daha birçok kavram hayata girmiştir. Mesele sosyal dönüşümler (iyi yada kötü) sonucu ortaya çıkan sonuçların anlam ve içeriğinin değiştirilip dönüştürülebilir olup olmama sorunudur. Burada yaklaşımımızın ideolojik yani sınıfsal temelli olması gerekiyor. O zaman konuya –burada fotoğraf hatta belgesel fotoğraf- Sanatın sınıfsal anlam ve içeriği ile sosyalist literatüre göre değerlendirilmesi gerekiyor. En kaba ayrımla, Burjuva sanat anlayışı ve Sosyalist sanat anlayışını karşılaştırmamız gerekiyor. Murat, Burjuva sanat anlayışı ile içeriği doldurunca doğru demekten başka çare kalmıyor. Oysaki Sosyalist sanat anlayışıyla nasıl olmalının da cevabı verilmeliydi, diye düşünüyorum. Sovyetler zamanındaki sanatsal yaratı ve sanatın işlevinin zanaatla olan organik bağlılığını görmezden gelemeyiz. Toplumsal ilerleme burjuva sanat anlayışını sosyalist sanat anlayışına dönüştürür. İktidar olan kavramların değişmesini de sağlar. Sosyalist bir iktidarda halkın çıkar ve gelişimine göre bu değişim kendini gösterir. (Doğrusuyla yanlışıyla küçük bir deneyim olarak SSCB ve diğer sosyalist ülkelerde olabilirliği kanıtlanmıştır.) Fotoğrafçı, azınlığın çoğunluk üzerindeki iktidarında,  muhalif ve alternatif ise  üzerine düşen kendi dilini dahası kendi ideolojik literatürüyle kavramları anlamlandırıp görünürlüğünü sağlamak zorundadır. Sanat kavramını burjuva literatürüne göre değerlendirmek ve fotoğrafı muhalif diliyle ve gerçekçiliği ile özellikle ‘belgesel fotoğrafı’ işlevi bakımından tanımlamak ve ‘sanat değildir!’ Demek bana doğru gelmiyor.
Sanat nedir- Ne olmalıdır? ile Fotoğraf nedir- Ne olmalıdır? Sorularının sorulup, birlikte değerlendirilmesi gerekir. Yöntem sorununun çözümü bu sorulara verilecek yanıtları da netleştirecektir. Murat’ın çözümleme yöntemiyle bir çok sanatçıyı nereye oturtabiliriz? Nesnel gerçekliğin yorumsuz aktarılabilmesi mümkün müdür? Bu ve buna benzer bir çok soru da gelir.
Ben belgesel fotoğraf da, sanat fotoğrafı olabilir diyorum.(her belgesel fotoğraf sanat eseridir demiyorum!) 
Son olarak Murat’ında alıntı yaptığı Walter Benjamin’in  “Tekniğin olanaklarıyla
yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı” kitabının önsözünden bir alıntıyla bitireyim.
…Üstyapının altyapıdakine oranla çok daha ağır tempoyla gerçekleşen köklü değişimi, üretim koşullarının geçirdiği değişikliklere kültürün bütün alanlarında geçerlilik kazandırmayı ancak yarım yüzyılı aşkın bir zaman içersinde başarabildi. Bunun ne yoldan olduğu ancak günümüzde açıklanabilmektedir. Bu verilerin, tanı niteliğindeki belli istemleri karşılaması gerekmektedir. Ancak bu istemlerle bağıntılı savlar, emekçi sınıfın siyasal iktidarı ele geçirdikten sonraki sanatıyla ya da sınıfsız toplumla ilgili savlardan çok, şu anda geçerli üretim koşulları altındaki sanatın gelişme eğilimleri ile ilgili savlar olmaktadır. Bu savların diyalektiği üstyapıda, ekonomide olduğundan daha az belirgin değildir. Bundan ötürü bu tür savların birer savaşım aracı olarak değerini küçümsemek yanlış olur. Söz konusu savlar -yaratıcılık ve deha, sonrasızlık değeri ve giz gibi- eskiden kalma birtakım kavramları saf dışı etmiştir; bu kavramların denetimsiz (ve şu anda denetimi güç olan) uygulanması, olgular dağarcığının faşist doğrultuda işlenmesi sonucuna götürür. … sanat kuramına yeni getirilen kavramların daha alışılagelmiş olanlardan ayrılan yanı, faşizmin amaçları açısından bütünüyle kullanılamaz nitelik taşımalarıdır. Buna karşılık bu kavramlar, sanat politikası alanında devrimci istemlerin dile getirilebilmesine elverişlidir. “
Belgesel fotoğrafçılara kolay gele derken konuya düşünceleriyle ve fotoğraflarıyla dahil olmak isteyenlerin katılabileceklerini hatırlatırım. Son sözü Walter Benjamin’e bırakalım: “…Faşizm politikayı estetize ederken, Komünizm sanatı politikleştirir..”
 


fOTOĞRAF: Willy Ronis
“Ben asla sıradışını aramadım.ve gözlerim onu görmedi.Kendimi her zaman günlük hayatın sıradan bir biçimde herhangi bir yerde, sıradan yaşamın mütevazi güzelliğinin içten ve tutkulu bir araştırmacısı olarak buldum.” WİLLY RONİS
Şimdi bu ekmekle koşan çocuk fotoğrafını belgesel bir çalışmadan bir kare olarak sayarsak yada belgesel/enstantene bir kare dersek,’ sadece ekmekle koşan bir fotoğraf mı diyeceğiz?’ ’Yada bizde uyandırdığı duyguyu da ekleyip Tarihsel ve toplumsal bir birikim var mı diyeceğiz. Ne olursa olsun bu belgesel kare sanat kavramı içinde değerlendirilebilir.







Fotoğraf: Lewis Hine, (Gazeteci çocuk)


73-Ha karpuz, Ha sanat sergisi-evrensel- 11 temmuz 2010-özcan yaman


Ha karpuz, ha sanat sergisi…

Bu hafta sergi diyoruz. Sergi deyince aklımıza hemen galeriler ve sanat geliyor. Sergi, göstermekle ilgilidir. Karpuz sergisi açılır, Resim sergisi açılır, Halı-Kilim sergisi açılır, Fotoğraf sergisi açılır. Vb..Peki sergi neden açılır? Sanat alanında üretilen işlerin, toplumla paylaşılması için. Yani serginin biçim ve içeriği amaçla doğru orantılıdır. Sergiler uygun olan her yerde açılabilir. Galerilerde, Sokaklarda, Meydanlarda…
Bilinen bir söz vardır. “Oyunu kuran, kuralları koyar!” Bu gün oyunu kuranlar, doğal olarak ta kurallarını koyuyorlar. Bizi burada sanat piyasası ilgilendiriyor. Yani açılan sergilerde sanat eserlerinin değeri, karpuz sergisi gibi para kazanmakla doğru orantılı hale getirilmiş. Sanatçı olabilmenin göstergesi, lüks galerilerde sergi açmak ve satmakla özdeşleştirilmiştir. Sergi mekanları olan galeriler sanat piyasasını yönlendiriyorlar. Bu mekanlar ya kamu alanlarıdır yada her alanda olduğu gibi özel kurum yada kişilerin açtığı mekanlardır. Aynı şekilde hiyarerşik bir yapılanmanın da göstergeleridir. Bu gün isim yapmış bir galeride, isim yapmamış bir sanatçının sergi açması o sanatçı adayının görünürlüğünün artmasının ön koşulunu oluşturuyor. Hayatın diğer alanlarındaki piyasalaşma bu alanlarda da kendini göstermektedir. Galeriler, görünürlüğün dolayısıyla sanatçıların para ile olan ilişkilerinin de düzenlendiği kurumlar olmuştur. Galeri sahipleri kimlerdir? Neden galericilik yaparlar? Bu sorulara yanıt aradığımızda sanat piyasasını oluşturmak, ekonomik ve ideolojik olarak piyasaya hakim bir yönlendiriciliğe sahip olma isteklerini görürüz. Bir banka, bir holding neden galeri açar? O büyülü kelimeler hemen dökülür; Sanat ve kültüre katkı.! Ticari hayattan kazandıklarını bu alana yatırarak toplumsal sorumluluk ve görevlerini yerine getirmek. Ve daha bir çok süslü açıklamalar… Konuyu uzatmak mümkün kısa keselim, Sendikalar, Demokratik kitle örgütleri yada toplumun ticari ve üst gelir grubunun dışında kalan çoğunluğunun temsilcilerinin ideolojileri, sanat ve kültür alanında söyleyecek sözleri, özetle işçi sınıfının sanatı yok mu? Peki kimler uğraş veriyor.? Bir araya gelen sanatçıların oluşturdukları insiyatifler ve platformlar. Biliyoruz burjuvazi sanatın hamisidir. Çünkü sanatçıya para veren yönlendiren yaşamasını sağlayan onlardır. Yüz yıllarca da böyle olmuştur. Bu aynı zamanda sistemin devamlılığında önemli bir noktadır. Sorulması gereken hangi sınıfın çıkarına olduğudur.  Her alanda olduğu gibi, sanat kültür alanında da çoğunluğun kendini ifade edeceği alanlar açılmadıkça asla demokrasiden, özgürlükten bahsedilemeyeceğidir. İşçilerle sanatçıların birbirlerinden uzak olmasının suni dengesinin kırılmasının yolu emek örgütleriyle sanat örgütlerinin sorunları ortaklaştırmasından geçmektedir. Ekonomik ve demokratik mücadelenin yanına sanat mücadelesini de katmalarından geçmektedir. Sanat dediğimiz şey milyonlarca liraya satılan resimler ve şık galeriler değil, bu iktidarın dili ve piyasalaştırılan sanat endüstrisidir. Parası olan yatırımcı ve koleksiyonculara yönelik açılan sergiler toplumun büyük kesiminin hiç umurunda değildir ama medyasından sokaklara kadar bu sergiler görünür kılınarak işlenmektedir.  
O halde kendi medyamızı, kendi sokağımızı, kendi galerilerimizi yaşama sokmak ve desteklemek zorunluluğumuz vardır. Sanatçısına sahip çıkan sınıfın, sınıfına sahip çıkan sanatçıların yetişmesi emek örgütlerinin bizim de sanatımız var! diyerek demokrasi mücadelesinin ayrılmaz parçası olarak sahiplenmesiyle mümkündür. Evet sorunlar çok, Dertler çok ama biz çoğunluğun sesiyiz. Karpuz sergilerini en güzel biz açarız da, neden sanatsal yaratılarımızı sergileyemiyelim değil mi?











72-Açık alanlar ve görsel iletişim 2-Evrensel 4 Temmuz 2010-özcan yaman



AÇIK ALANLAR VE GÖRSEL İLETİŞİM-2-
( Geçen haftalarda birinci bölüm olarak ele aldığımız “Açık alanlar ve görsel iletişim” (13 haziran Pazar) ve araya bazı konular girdiğinden bu hafta kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hatırlamak isteyenler Evrensel internet adresinden, Evrensel Hayat menüsünden ulaşabilirler.
Yazımızı şöyle bitirmiştik. “…Görsel iletişim demek, Hedef kitleye en kısa ve çarpıcı yoldan etki etmek, insanların beyninde bir yer tutmak ve yönlendirerek amaca ulaşmak demektir. Bunu da telif haklarıyla kutsanmış, bazen sanat adına  ama ille de reklam olarak metrelerce büyüklükte ve en son gelişmiş araçları kullanarak yaparlar.
Oysa ki “Biz de bu kentte yaşıyoruz ve bizim de söyleyecek sözümüz var”. Diyerek bu kamusal açık alanları kullanma hakkımız var!”)

Evet kamusal alanları kullanabilmek için, doğru bildiğimizi yapmak için, örgütlenmeye ihtiyacımız var. Var olan sınıf örgütlerini başta sendikalar ve meslek örgütleri olmak üzere,  sokağa çıkarmamız gerekiyor. Bu örgütlerin Sanat-Kültür komisyonları, Propaganda –ajitasyon merkezleri ne iş yapar? Yalnızca broşür ve bir çok yere asılamayan afiş midir mesele. Yada basın açıklamaları yeterli olur mu? Yukarıda saydık (13 haziran tarihli yazı) Şimdi meseleyi açalım:                                                                                               Fotoğrafçılar, özellikle belgesel fotoğraf alanında üretenler, büyük bir hevesle sarılıyorlar makinalarına, öğrenci, memur, işçi, işsiz ama fotoğrafçıdırlar. Kurslara giderler, atölye çalışmalarına katılırlar daha iyi fotoğraf yapmak için. Mitinglerden eylemlere, atölyelerden sokaklara adaletsizliği haksızlığı anlatan fotoğraflar çekiyorlar. Sonra ekonomik gücü ve sahip çıkan bir örgütü yoksa (ki genellikle yoktur). Kişisel arşivinde ve internette paylaşarak bir süre dolaşır. Sonra makinasını satar veya evde büfeye kaldırır. Öte yandan işçilerin-emekçilerin nasıl ezildiklerini biliyoruz. İyi yada kötü sendikalarına aidat öderler. İşçileri ve aydınları, sanatçıları  buluşturacak olan sendikalardır. Sınıftan yana tavır koyan sanatçı ve aydınları, ürettikleri işlerle iyi günde, kötü günde , ortaklaştırarak mücadele hattının örülmesidir. Aynı zaman da solda görünen belediyelere de sorumlulukları hatırlatılmalıdır. Gelişen teknolojilerin sağladığı olanaklarla egemen olan dilin yıkılmasını sağlayarak, kamusal alanlarda olan payı almanın yolunu açma mücadelesi olmalıdır., kendi dilimizi sokağa yansıttığımız oranda gelişir.                                                                                        Haydi bir hayal kuralım: Düşünsenize Kadıköy iskelesinin oradan otobüs duraklarına doğru bakın, devasa reklamlar ve reklamlarla giydirilmiş belediye otobüsleri. Bir an o kocaman binalardan birinin duvarında Ankara direnişinin devasa büyüklükteki fotoğrafı, Otobüslerden birinde Tuzla tersanelerinden bir kare. Otobüs duraklarındaki bilboardlardan birinde “Yaşasın kardeşlik – Silahla değil barışla” yazan ve altında Türk-kürt halay çekenlerden bir fotoğraf. Yine Kadıköy şehir tiyatrosunun arkasında rıhtımda balık ekmekçilere doğru açılmış bir sokak sergisi diyelim 8 martla ilgili. Bu hayalleri genişletebiliriz. Bunlar olmayacak şeyler değil. Eskişehir’de Tepecik belediyesi sevgililer gününde tüm bilboardlar da Ali Öz’ün Ankara direnişinden çektiği bir fotoğrafı kullandı. “Sevgi paylaşmaktır, sevgi emektir diyerek”. Büyük AVMlerin girişlerinde sergiler açılmasına olanaklar veriyor.
Önce birey olarak olarak, sonra da içinde yer aldığımız kurumlara, sokakların dahası açık ve kapalı kamusal alanların  önemini anlatmalı ve ısrarcı olmalıyız. Sanat burada muhalif tavrını ortaya koyar. Ve o sanat denilen ulaşılmaz ve yalnızca galerilerde olurmuş gibi sunulan dünya böyle yıkılır. Evet sokaklara hakim olan kazanır. Sokaklar caddelere, caddeler alanlara açılır. Bugün onlar hakim. Yarın biz niye hakim olmayalım.? Bütün mesele görsel iletişim denilen insanların beyninde bir yer tutma ve düşündürme isteğinde olmakta.
Emek örgütlerinin bir çoğu dahil çeşitli vakıf, dernek ve kurum fonlardan para almak için harıl harıl projeler yapıyorlar. Peki ne yapıyorlar? Tartışması uzun sürer. Diyelim iyi yapıyorlar projelerin içeriklerin den taviz vermiyorlar. En radikal söylemlerle “hey burjuvazi sizi yıkacağız ve sosyalizmi kuracağız “diyorlar. Peki bu fonları veren vakıflar, devletler ne uğruna bu paraları sebil gibi dağıtıyorlar? Hiç dikkat ettiniz mi? işin özneleri olan işçilerin bir şeyden haberi olmuyor. Yapılan projeler aydınlar sanatçılar ve sivil toplum kurumları dahilinde oluyor ve bitiyor. Ne adına işçi sınıfı? Peki foncular kim? Hadi geçtik neden fonluyorlar? Evet bir söz vardır; “Emeksiz yemek olmaz!” “ Değirmenin suyu nerden geliyor? Efendim AB’ ye üye ve aday ülkelerden para kesiliyor bir havuzda toplanıyor sonrada Avrupa başkenti diye dağıtılıyor.. İnsan hakları ve demokrasi gelişsin diye veriyorlar. Bu halkın vergisi niye kullanmayalım? Mesele işçi sınıfının öz gücünü zayıf tutmak. Kapalı mekanlara, cicili bicili yayınlarla oyalamak. Kısaca İşçi sınıfını uyutmak ve hak alma mücadelesinde pasif kalmalarını sağlamak..                                                                                                              O zaman ne yapacağız? Fotoğraf özelinde söylüyorum diğer alanlardaki arkadaşlarda benzer çözümler bulur. Kollektif çalışmaları sıklaştıracağız, örgütleneceğiz . Harçlıklarımızı vererek, maaşlarımızdan keserek fotoğraflarımızı bastıracağız. Başta, sendikaların olmak üzere kurumların kapılarını aşındıracağız. Biz bu sergiyi sendikanızla birlikte açacağız diyeceğiz. Paranız sizin olsun diyeceğiz. Bizler fotoğrafın diliyle, işçi sınıfının içinde çalışmalarımızı yürüteceğiz. Lafın kısası “Bir işi yapmak isteyen yolunu, istemeyen nedenini bulur” diyor bir arap atasözü, onlar neden bulsunlar biz işimizi yapalım. B.Brecht’in  dediği gibi;” .Estetiğimizi de,  mücadelemizin gereksinmelerine göre yönlendireceğiz.” Bazı büyük sanatçı dostlarımız yüksek sanat estetiği ile uğraşsın. İşin özneleri, dijital çıkışlarla da olsa  sokaklardan caddelere, caddelerden meydanlara  dolaşarak sergilerle, kamusal alanları kullanacak…



71-Teknoloji gelişti tamam da..-Evrensel-27 haziran 2010-özcan yaman


Teknoloji gelişti tamamda…
Özellikle on – onbeş yıl öncesiyle karşılaştırdığımızda vay bee diyoruz.  Hatırlarmısınız büyük pano reklamları, hani Camel ,sarımsı Piramitleriyle,  Marlboro at üstünde kovboyuyla, Fruko gazozlarının reklamlarını, Fay, Mintax deterjan reklamlarını ve daha bir çoklarını. Hatta polislere fruko denirdi, çünkü şapkaları fruko gazos kapağına benzetilirdi. Colalar falan sonraları gelip baş köşeye oturdular. Bütün bu markaların dış mekan reklamları elde boyalarla yapılırdı. Düşünsenize metrelerce boya boya bitmez. Ressam ve tabelacı arkadaşlar için para kazanma yoluydular. Sonraları büyük ebad matbaa baskılı bilboardlar yer buldu ama çok büyük boyutlarda hala ressamların ve tabelacılar iş yapıyorlardı. Hayatın bir çok alanı buna benzer hikayelerle dolu. Fotoğrafta da benzer gelişmeler yaşandı. Fotoğrafı kimya hızla terk etti ve yerini elektrik aldı. Sinemada video da aynı şekilde filmler yok oldu CCD. Veya CMOSlar  yerini aldı,Yani dijitalleşti, bilgisayarlaştı…
Zaman geldi, cep telefonlarıyla, fotoğraf çekip anında paylaşabilir, bilgisayarla film / video yapabilir, mahkemelerin bile dijital kayıtlarla davaları yürüttüğü bir sanal dünyanın içinde dolanır olduk. Yani geçmişte teknik olarak zor olan ve bu nedenle kopyalanmaları dahi büyük ustalıklar gerektiren  bir dünyadan, kopya dediğimiz şeyin orijinal yerine kayıpsız olarak geçtiği bir dünyaya geldik.  Geçmişte orijinal bir fotoğraf filmi tek idi, kopyası hiçbir zaman orjinalin yerini tutmazdı  ve bu iş için üretilmiş filmlere duplice yaptırmak için bir avuç para harcayarak sahip olurduk.Her kopyadan yapılan kopyalar kalite kaybına uğrardı. Şimdi ise milyonlarca çoğaltabiliyoruz ve kalite kaybı olmuyor. Hard disklerde ordan oraya taşıyabiliyoruz.
Bu kadar olanak doğal olarak kolaycılığı ve haksız kazanç elde etmeyi de arttırdı. Hergün karşılaştığımız telif hakları davaları arttı. Bugün bilgisayar ve google aracılığı ile her şeyi yapmak mümkün hale geldi. Yayın evisiniz  görsel lazım, gir internete görseller elinizin altında. Gazete çıkarıyorsunuz habere fotoğraf lazım gir internete seç-beğen kullan. Sendikasınız, afiş tasarlıyorsunuz şöyle bir kitle fotoğrafı lazım dediniz gir internete tamam. Yada sattığınız bir ürünün tanıtımını yapacak, broşür bastıracaksınız. Ne gerek var fotoğrafçıya, rakip firmanın broşür veya internet sitesinden fotoğraflarını alıp fotoşopla oynayıp kullanın gitsin. Şaka gibi ama maalesef bir zamanlar,  hatta hala böyle…
Peki telif hakları diye bir şey duydunuz mu? Evet 1951 yılında yasalaşmış ve günün koşullarına göre dili eski de kalsa yetersizde olsa güncellenerek kullanılan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri kanunu yani FSEK var.Telif hakları, eser sahibine, rızası olmaksızın eserinin kopyalanmasını, değiştirilmesini, dağıtılmasını veya çoğaltılmasını önleme; ayrıca eserin izinsiz kullanımı halinde kişiye hukuki yola başvurma olanağı tanır. Fotoğrafçılıkta ise telif hakkı, deklanşöre basılarak, görüntünün filme/ccd’ye  yerleştirildiği an başlar ve başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın kendiliğinden kazanılır. Burada telif haklarını uzun uzun anlatacak değilim. Merak edenler internetten indirerek inceleyebilirler.
Bu gün, geçmişle kısa bir yolculuk yaparak fotoğraflarımızın kullanımındaki haklarımıza bir değinelim istedim. Bol fotoğraflı bir hafta dilerken, fotoğraflarınızı beklediğimi hatırlatırım… 

70- EVRENSEL’İN 15 YILI ve fotoğraf-evrensel-20 haziran 2010-özcan yaman




EVRENSEL’İN 15 YILI ve fotoğraf
 “ …her şeyden önce görmeyi bilmek gerekiyor. Bir eserin zenaat değil de sanat eseri olabilmesi için bir daha tekrarlanamayacak, bir başkasınınki ile karıştırılamayacak özellikte olması gerekiyor. Benimle aynı yerde duran yirmi fotoğrafçı aynı görüntüyü çekmek için fotoğraf makinasını ayarlarken başka bir tablo görür karşısında. Her insan aynı sahneyi kendine özgü bir duyarlılıkla yansıtır.”.. Gisele Freund
  
Evrensel deyince aklımıza öncelikle Metin Göktepe gelir. Muhabir ve fotoğrafçıdır Metin. Toplamında gazeteciydi. Basın fotoğrafçılığı konusu başlı başına sayfalar dolusu yazmayı gerektirir ama ben biraz Evrensel’in fotoğrafla olan ilişkisi üzerinde durmak istiyorum.
Fotoğrafın basında kullanımının üzerinden yaklaşık yüz on yıl geçmiştir. Fotoğraf’ın basında kapladığı alan büyüdükçe büyümüştür. Toplumu sarsan büyük olaylar hep fotoğrafla açıklanır. Okuyucu önce fotoğrafla ilişki kurar ve yazıyla detayları öğrenir. Okuma yazma oranının düşük olduğu yerlerde ise fotoğrafın işlevi daha da artar. Bu bakımdan fotoğrafın ikna ve öğretme yeteneği basın için vazgeçilmez olmuştur. İlk kullanımından bu yana gerek fotoğraftaki teknik gelişmeler, gerekse matbaa ve basın sektöründeki gelişmeler hız ve kaliteyi arttırmıştır. Geçmişte, bir fotoğrafçının bilmesi gereken teknik bilgiler önemli bir yer tututarken günümüzde sıradan herkesin yediden yetmişe cep telefonlarıyla bile altından kalkabildiği bir noktaya gelmiştir. Bir çok gazeteci cebinde küçük bir makinayla haberden fotoğrafa tek başına her şeyi yapar hale gelmiştir. Yine geçmişte foto muhabirliği özel bir öneme sahipken, bugün fotomuhabirliği ortadan neredeyse kalkmıştır. Bu konuda ısrarla fotomuhabirlik sınırlarını terk etmeden çalışan Ali Öz istisnalar arasında gösterilebilir. Birde görselliğe önem veren dergilerin dosya olarak yaptıkları çalışmalarda fotomuhabirleri kullanılmaktadır.
Fotoğrafın iyi çekilmiş olmasının yanında kullanım biçimi de önemli (mizampaj).  Çok iyi bir fotoğraf kötü bir kullanımla harcanabiliyor. Yada tam tersi kötü bir fotoğraf gereksiz bir kullanımla boşuna yer işgal ediyor olabilir. Fotoğraf editörleri aslında gazetelerin bel kemiğidirler. Fakat ne derece başarılı oldukları tartışılır. Fotoğraf editörlerinin görevi arşivci  noktasına indirgenmiş, konuya uygun fotoğrafları bilgisayar arşivinden bulan kişi haline gelmiştir.
Evrensel ise bir okuldur, öğrenirken öğreten. Bir çok günlük gazete içinde tek bir günlük gazetedir. O bakımdan diyebiliriz ki birçok gazete çıkmakta ama gerçekte iki gazete ortada sermaye gruplarının gazeteleri isimleri ayrı olsa da sonuçta tek bir yere hizmet eden gazetelerle onların karşısında milyonların sesi kulağı olmaya çalışan Evrensel. Neredeyse bütün gazeteler ‘Bağımsız, tarafsız,milliyetçi ve siyasi bir gazete’ olduklarını logolarının altına yazarlarken, aslında düzenden yana, sermayeden taraf olduklarını vurgularken, Evrensel ‘emek evrenseldir’ diyerek bir karşı koyuşu temsil ediyor. Emek’ten yana taraf olduğunu söylüyor. Bu yüzden yok sayılmaya, görülmemeye çalışılıyor. Ama Evrensel’i gören okuyan milyonlarca insanın desteğiyle onbeş yıldır yayın hayatını sürdürüyor.
Bugün Evrensel’de yetişmiş bir çok gazeteci var. Kollektif çalışmanın ve paylaşmanın adıdır Evrensel. Gerektiğinde okurları ve çalışanları tarafından eleştirilen, gerektiğinde övülen ve ödüllendirilen bir gazetedir. Dedim ya bir okuldur Evrensel. Bilginin araç-gereçlerin kullanımlarının öğrenildiği ve öğretildiği bir okul. Sürekli daha iyi ve güzeli yakalamanın peşinde koşanların gazetesi Evrensel’dir. Kimi zamanlar yayınladığı fotoğraflarla mecliste sallanan, kimi zaman toplumsal olayların soruşturulmasına yol açan gazetedir Evrensel. İş yerlerinde yaptığı haberlerle hak alma mücadelesinin kazanımla sonuçlanmasını sağlayan gazetedir Evrensel. Çünkü okurları aynı zamanda muhabirleri ve fotoğrafçılarıdır Evrensel’in. Bu büyük ailenin ortak emek ve üretkenliği ile yoluna devam etmektedir Evrensel. İşçisinden bilim adamına, sanatçısından köylüsüne sahip çıkılan bir gazetedir Evrensel. Eksikleri ve hataları da var kuşkusuz. Bunları da aşa aşa, çoğala çoğala daha nice yılarda birlikte olacağız. Gisele Freund’un fotoğraf ve gazeteye ilişkin tanımıyla sonlandıralım.
“Fotoğraf,inanmayı kolaylaştırıcı, bir anı insan bakışı gerçekliğinde sunabilen yegane araç. Gazete ise insanı çevresinde olan bitenle ilişkilendiren, yaşadığı dünyanın parçası yapan, haber ileten ve  yayan başka bir araç. …Bu durum salt mali bir yatırım yada kaynak değil,düşüncelerin, görüşlerin, tasarıların yanı sıra idealizmin ve çoşkudan üzüntüye kadar farklı çoğu duygulanımında yer aldığı bir bütün….” Gisele Freund.




 























69-AÇIK ALANLAR VE GÖRSEL İLETİŞİM-Evrensel-13 haziran2010-özcan yaman



AÇIK ALANLAR VE GÖRSEL İLETİŞİM
“ Bir işi yapmak isteyen yolunu, istemeyen nedenini bulur!”                                       (Arap atasözü)
Açık alan nedir? Tabiiki kasdettiğim kamusal alanlardır. Yani toplumun, yani halkın, işçinin, işsizin , çoluğun çocuğun, yaşlının gencin , zenginin, yoksulun ortak kullanım alanlarıdır. Köylerden , Beldelere, ilçelerden illere kadar yerel yönetimler tarafından düzenlemelerinin ve bakımlarının yapıldığı, sözde toplumun yararına kullanıma elverişli hale getirildiği sokaklar, mahalleler, meydanlar, parklar, bahçeler  ve özel binalar dahil kamu binalarının dış yüzeyleri bu kamusal alan tanımının içinde yer alır. Hukuk sistemi özel alanlara bir çok haklar tanımıştır. Yani özel binalarının dış yüzleri kamuyu ilgilendirdiği için de belediyeler reklam  vergileri alarak kamunun hakkını korur.
Buraya kadar her şey normal görünüyor. Peki dışarıya çıktığınızda çevrenize biraz dikkatle bakın. Kentleşme modernleşme adına bir çok yaratıcı çalışmalarla görsel iletişimin tüm kanallarının zorlanmış durumda olduğunu göreceksiniz. Hareketli, renk renk LCD veya LED monitörlerden yayınlar-reklamlar, Binaların çatılarından, bodrumlarına kadar devasa birçok görseller. Caddeler, sokaklar parklar bahçeler ayaklı panolarla ışıl ışıl reklamlar, Her duvar dibi yollar ve duraklar ışıklı ve ışıksız Billboardlarla dolup taşmakta. Bunları uzatmak mümkün. Biçimsel olarak temel kullanılan öğe fotoğraf. İçerik olarak ise reklam, reklam yani para para para… Unutmayalım arada sanat ve kültüre katkı ilanları ve sponsorlu -sanatı seviyoruz - yollu reklamlar da yok değil. Malum belediyelerin bir görevi de sanat ve kültüre katkıda bulunma sorumluluğu var (!) Peki siz bu karmaşa içinde Avrupa Başkenti 2010, Modern Müzede bilmem ne sergisinin olduğunun dışında Sabancı Müzesinde bilmem ne sergisinin olduğu, Hangi bira şirketinin hangi müzikal ve tiyatroyu seyirci ile buluşturmasından başka hangi sanat ve kültür tanıtımlarını gördünüz?...
Eşitlik ve özgürlüğün parayla indekslendiği, Sanatın , kültürün harcanan parayla değerlendirildiği bir sistem yerleştirilmiş durumda. Maske de hazır Kent Kültürü(!) Çarpık kentleşme ve Görsel kirliliğe karşı düzenli ve kontrol edilebilir bir düzen getirme(!)  Özellikle 90’lardan sonra hızla bu günlere geldik. Bazı masum vatandaşlar; ne güzel belediyeler ve devlet para kazanıyor. Diye düşünüyor. Peki ulaşımdan, suya- elektrikten doğalgaza kentte yaşayanlardan çıkan para ne oluyor? Metrobüs bilet fiyatları ne oluyor? (Mücadele ile ancak 1.5 TL ye indirilebildi.) Ayrıca çöp vergisinden tutun otopark ücretlerine kadar her daim neden söğüşleniyoruz?
Kısaca; Kent kültürü diyerek kamusal alanlar parası olanlara ve onların her alanda ideolojik  saldırılarına cephe oluyor. Daha  daha çok kazansınlar diye reklamı sanatla süslüyorlar. Kentliyi hem beyninden, hem cebinden vuruyorlar. Oysa ki kentli nufus analiz edildiğinde % 70 hatta 80 üreten ve değer kazandıran insanlar ve ne yazık ki yoksul yada yoksulluk sınırının altında yaşayan alt gelir grubuna ait bir çoğunluğa sahiptir. Ama bu grup dış kamusal alanlarda temsil edilemiyor. Kendini ifade edemiyor. Tek taraflı bir temsiliyet de demokrasi olamaz. Paranın hakimiyetin de bir kent kültürü, olsa olsa azınlığın çoğunluk üzerindeki tahakkümü olur. Çoktandır kentsel dönüşüm diyerek merkezden çevreye doğru steril , yoksullardan arındırılmış finans ve sanat merkezli bol AVM’li (alış veriş merkezi) kentleşmeyi gerçekleştiriyorlar. Son örnek olarak AKM ve EMEK sineması ve binasının yıkılmak istenmesi  bunun en bariz örneği olarak belleklerdedir.
Şimdi; “Madem ki kentte yaşıyorum o zaman benim  de haklarım var” diyerek bu düzene karşı durmamız gerekir. Maalesef bu konuda da işçi sendikaları ve konfederasyonları (sınıfı temsiliyetleri bakımından)bi haber davranıyorlar. Kurumsal olarak Mimarlar odası ve TMMOB Meslek odaları olarak çabalıyorlar. Muhalif dernek ve partiler güçleri oranında destek veriyorlar. Ama yukarıda saydığımız görsellik içinde mitingten mitinge bilboardlara korsan olarak asılan afişlerin dışında bir şey yapamıyorlar. Yada bazı STK’lar resmi otoritelerce onanmış işbirliklerinin ödülü olarak muhalefetin sesiymiş gibi boy gösteriyorlar. Buna karşılık oluşturulan platformlar bu mücadelede önemli yer tutuyor. Bu platformlarda ne hikmetse kalıcılık sağlayamıyor ve edilgenleşip ya dağılıyor yada bir başka platformla yeniden var olma mücadelesi veriyorlar. Bu alanda en çok stencil ve Graffiti çalışmaları yapan kişi veya  kollektifler kararlı görünüyorlar. Bu etkin silahı da ehlileştirme yönünde yerel yönetimler uğraş veriyorlar. Bir çok alanda olduğu gibi bu alanı da muhalefetin elinden alıp kendi propaganda araçları olarak kullanmaktadırlar…
Gelelim fotoğraf cephesine; Sokak etkinlikleri ve sergileri ne yazık ki çok cılız. Yine buralarda bir şeyler yapmak için sponsorlu kültür faaliyetleri yapan STK lar için de yer almak gerekiyor gibi düşünülüyor. Böyle olursa da ne kadar kendi amacınızı ifade edebileceğiniz zaten şüpheli. Bireysel girişimler için ise başta işin ekonomisi olmak üzere bir çok sorun yaşanıyor.  Oysa ki dış kamusal alanları öyle bir hale getirdiler ki onlarla boy ölçüşebilecek teknik ve görsel kullanımı yoğun emeğin yanı sıra para gerektiriyor buda yetmez belediyenin, polisin ve hukukun karşısında onların kurulu sistemlerine karşı da mücadele etmek gerekiyor. Bunlara örnek olarak İstanbul Bienali günlerinde ortaya çıkan Diren İstanbul , Alternatif Platform çalışmalarını gösterebiliriz. Yani birey olarak değil örgütlenmiş güç olarak mücadele etmek gerekiyor. Özellikle siyasal ve sanatsal etkinliklerde geçici çalışmalar yapılmakta. Örneğin Cumartesi anneleri oturma eylemlerinde kullanılan fotoğraflar , Tekel’in Sesi Var! adıyla yapılan fotoğraf ve resim görselleriyle yürüyüş ve sergiler, Zaman zaman işlek caddelerde karşımıza çıkan performans yapan arkadaşların çalışmaları, Basın açıklamalarında kullanılmaya başlanılan büyük boy fotoğraflı, Karikatürlü ve resimli görseller. Yine ana caddeleri kesen ve ara sokaklara doğru artan undergrand sanat olarak tanımlanan stencil ve grafiti çalışmaları sayılabilir. Bilindiği gibi her yer paralı hale getirilmiş ve yapılan her şey çok önce para cezası sonra da güvenlik güçleri marifetiyle engellenmekte. Yani afiş asmak için bir bilboard yada bir duvar bulduğunuzda ve eylem anında yakalanırsanız zannediyorum 1.500 TL. kişi başına  yok yakalanmazsanız astığınız kurum adına 150 TL. para cezası ile karşılaşır üstüne birde afişiniz yırttırılır.
Her türlü reklam araçlarıyla en çok kullanılan fotoğraftır. Fotoğraf bu anlamda en etkileyici bir güce de sahiptir. Zaten görsel iletişim denince de fotoğraf akla gelir. Hedef kitleye en kısa ve çarpıcı yoldan etki etmek, insanların beyninde bir yer tutmak ve yönlendirerek amaca ulaşmak demektir. Bunu da telif haklarıyla kutsanmış bazen sanat adına  ama ille de reklam olarak metrelerce büyüklükte en son gelişmiş araçlarla kullanarak yaparlar. Oysa ki “Biz de bu kentte yaşıyoruz ve bizim de söyleyecek sözümüz var”. Diyerek bu kamusal açık alanları kullanma hakkımız var! Haftaya devam edeceğiz…
Her hafta olduğu gibi düşüncelerinizi ve fotoğraflarınızı beklediğimi bildirirken bol fotoğraflı bir hafta diliyorum.

68-BALIK TUTMAYI ÖĞRENMEK- Evrensel-8 haziran 2010- özcan yaman





BALIK TUTMAYI ÖĞRENMEK
İnsan, doğayı değiştirip- dönüştürürken, en önemli aleti olarak el ini kullanmıştır. Yani insanlık emek’le başlamıştır. Onun içinde ilk üretim aracı eli olmuştur. Emeğin üretkenliği aracılığı ile aktarılabilen, uyarlanabilen, maddi-manevi sonuçlar kültür dediğimiz kavramı oluşturur. İnsanın –doğayla olan mücadelesiyle başlayıp sürer  ve kendini sürekli yeniler, geliştirir. Sorun; İnsan için olan bu dönüşümlerin, gerçekte insanlığın ortak yarar ve çıkarlarına eşitlik ölçütünde, adilce ne derece kullanıldığıdır. Bu noktada kültürü sınıfsal bakış açısıyla ele alıp, kimliğini işçi sınıfının oluşturduğu bir ideoloji ile yorumlayabiliriz. Sınıflar ortadan kaldırılıncaya kadar, sınıfsal bir karakter taşıyacak olan kültür tanımı, sınıf mücadelesi içinde evrensel olma özelliğini ortaya koyar. Dolayısı ile sınıf olarak kültürün kavramlaştırılması ve marxist bakış açısıyla ele alınması zorunludur.
Genellikle atölye çalışmalarında en çok tartışılan kültür-sanat ve fotoğrafın sanat olup olmadığı yolundaki tartışmalardan yola çıkarak bir kültür tanımıyla yazıya başladım. Dahası diyalektik-materyalist bir bakış açısıyla fotoğrafın nasıl üretilip paylaşılabileceğini, sonuçta bilimsel bir yöntemin izlenmesinin gerekliliğini hep tartışıyoruz. Bir ara daha detaylı olarak önceki yazılarımda yazmıştım ama kısa bir özet yapmak gerekiyor gibi…
O halde şu soruyla başlayalım ve yanıtlayalım.
                                                      
Sanat nedir? Fotoğraf nasıl sanat olur?
Bu konuda ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır. Özetleyecek olursam; Kültürel birikimin tarihsel ve toplumsal nitelik-kalite kazanmasına sanat diyebiliriz. Eğer fotoğraf da biz bu kültürel birikimden yararlanıp, konuya bir nitelik kazandırabiliyor ve bunu da yine fotoğrafla  verebiliyorsak Fotoğraf sanatını yapmış oluruz. Bunu başarabilen kişi de sanatçıdır veya fotoğraf sanatçısıdır. Nesnel gerçekliği, fotoğrafta da yorumlama yetisini gerçekçi ve bilimsel bir yöntemle sağlayabiliriz.  Sanatı,  bir anlatım biçimi ve düşüncenin eyleme  dönüştüğü bir yol olarak görürsek, gerçekçilik kavramını da anlamamız kolaylaşır. Bu yöntem bize neyin fotoğrafını nasıl çekeceğimizin yolunu gösterir. Tüm bunları halledebilmek için de fotoğrafın kendi kurallarını yani zenaat kısmını biliyor ve uygulayabiliyor olmamız gerekir.  Genellikle de kurslarda, atölye çalışmaların da fotoğrafın zenaat kısmını ilgilendiren teknik konuların çözümü ve estetikle yani güzel fotoğraf çekmenin üstünde durulur. Halbuki soyutlama yeteneğinin  kazanılması ve uygulanması önemlidir. Soyutlama yapabilmek için de öncelikle yorumlama yapabilmek  önemlidir. Bunlarda hayata karşı bir bakış açısı gerektirir. Hep söylenen bir söz vardır. “Fotoğrafı çeken fotoğraf makinası değil, vizörden bakan beyindir.”  Yani karşımızda duran nesnelliğin, bakış açımızdan geçirilerek yeniden üretilerek bir sunum yapabilmektir.  Yoksa nesnelerin kopyasını aktarmak, kavramsal anlamda fotoğraf yapmak değildir. Çektiğimiz fotoğrafa bakanlar baktıklarının dışında, başka bir şeyler görüyorlarsa ve biz bunu başarabiliyorsak  o zaman fotoğrafı sanatsal bir zemine taşımış oluruz. Yoksa, gece batan güneş fotoğrafını, çiçek böcek fotoğrafını, fotoğraf makinasının özelliklerini ve bilgisayar kullanılarak üretilen  fotoğrafları “ne kadar zor çekilen bir fotoğraf “ yada “ne güzel fotoğraf” düşüncesiyle bize sanat fotoğrafı diye çook sunarlar.  Yerleşik,- sanat fotoğrafı- anlayışı da bu olsa gerek. Oysaki çok sade ve yalın bir fotoğraf bile sanat fotoğrafı olabilir.
O yüzdendir ki terminolojik olarak kavramların anlamlarını bilmeliyiz. Yukarıda da belirttiğim gibi, her türlü kavramın sınıfsal bir tanımı vardır. Özgürlük, bağımsızlık, demokrasi gibi kavramların burjuva literatüründeki anlamı gibi sanat ve kültürün de anlamlarını burjuva literatürü dışında sosyalist kültür literatürü açısından değerlendirmek ve kullanmak gerekmektedir.
Bu hafta biraz fotoğraf konuşalım diye başladım. Çokca tartıştığımız konulara değinmekle,  hakkımı doldurdum. Haftaya daha fotoğraflı bir yazıda buluşmak üzere derken, bu köşe ile ilgili düşüncelerinizle birlikte, çektiğiniz fotoğrafları da beklediğimi hatırlatırım. ..







                                                                   

67-26 MAYIS AMELİYAT GÜNÜYDÜ…Evrensel-30 mayıs 2010-özcan yaman



26 MAYIS AMELİYAT GÜNÜYDÜ…
Tekel işçileri gibi haftalardır genel  grev için 26 mayısı bekledim.  Son haftaya girildiğinde sendikalar resmen döndüler. Sendika konferaderasyonları  bu tarihi seçmelerini , hazırlanmak ve 1 mayısın çoşkusunu alarak güçlü bir grev ve direniş yapmak olarak açıklamışlardı. Ne var ki işçiler örgütlenme ve hazırlık diye bir şey yapılmadığını görünce kendi göbeklerini yine kendilerinin keseceklerinin farkına çabuk vardı.  Ve sonuç ;26 mayıs, uzlaşmacı ve bürokratik sendikacılığa karşı işçilerin eylem gününe dönüştü. Başta TÜRK-İŞ ve Mustafa Kumlu olmak üzere,  diğer konfederasyon ve yöneticileri payları oranında fırçayı yediler. Sendikalar farkında olmadan kendilerini ameliyat masasına yatırdılar, halbu ki tarihi bir fırsatı kaçırdılar. İşçiler ameliyat önlüklerini giydiler ve 26 mayıs bu ameliyatın başladığı gün olarak tarihte yerini alacak gibi görünüyor.  Sorulması gereken , Nasıl bir sendika? Olmalıdır. Mesele sendika yöneticilerini bu hale getiren nedenlerin ortadan kaldırılarak yeni yöneticilerle tabandan tavana yenilenme olursa bu sorun çözülür gibi..Yoksa Kumlu gider, Kumsuz gelir.  Yalnızca isimlerin değil yapının değişmesi gerekiyor. DİSK’in kurulma nedenleri bugün dünden daha fazla ortadadır. Bu rüzgardan DİSK’in de payını alıp etkinleşip  sınıf sendikacılığını yeniden gözden geçireceğini umut ediyorum.  Sendikalarda  milletvekili olmak için başkan olanlarla yada eski milletvekili olanların sendikalarda tatlı hayat sürme dönemlerinin bitirilmesi lazım. Ülkede siyasi bir operasyonun yapıldığı görülüyor. Dincilik ve şeriatcılıktan yaratılan liberal-muhafazakar-demokrat ve açılımcı bir partinin sonunun geldiği görülmekte. O zaman yerine bir uckur videoluk muhalefeti güçlendirerek yola devam etme senaryosuyla özde değil görüntüde bir değişiklik sunuluyor. Eğer böyle olmasa idi sermaye medyası 26 mayıs taki eylemleri bile vermezdi. Şimdi medyası ve sendikalarıyla işçileri susturma ve uyutma planları yapıyorlar. Yarın işte halkçı politikalarıyla yeni sol (!) iktidar diyecekler. Sabır isteyecekler  ve acı reçete diyerek sözde sol bir partiye daha katmerli saldırılar yaptırtacaklar. (Yunanistan buna iyi bir örnek) 1978 yılını hatırlayanlar bilir. Karaoğlan Ecevit 12 milletvekili eksiği ile iktidar olmuş ve halkçı politika , yoksulluk ve köylülük üzerinden yola çıkmıştı. Milli eğitim, Gümrük ve Tekel Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı gibi yerlere AP-MHP-MSP gibi partilerden aldığı milletvekillerini getirmişti. Kıyıma uğrayan sosyalist ve demokratlar durumu anlatmaya çalıştıklarında “Bu bakanlıklardaki faşist kadrolaşmaları –kurdu, kurda parçalatacağız-“ diye açıklamıştı. Gümrük ve Tekel Bakanı olan Tuncay Mataracı malı hamuduyla götürdüğü için cezalar almıştı. Şimdi ise Tekel’den eser bırakmamaya yeminli gibiler. Sonrası malum Maraş katliamı, çorum olayları ve öldürülen aydınlar ve 12 eylül faşizmi. Bilmem tarihten ne kadar ders çıkarılır ama ben artık halkın bir belleğinin oluştuğunu düşünüyorum. Bu anlamda 26 mayıs’ın bir genel grev yolunda işçilerin ameliyat önlüklerini giydikleri ve kendi kurumları olan sendikalara çeki düzen verme gününe çevirdiklerini düşünüyorum.
Ama buradan KESK’i tebrik etmek gerekiyor. Sözünde duran ve uygulayan tek konfederasyon olarak işçi sınıfı tarihinde yerini alacak olan KESK’e ne mutlu…
Tekel direniş günlerinde ve sonrasında belgesel fotoğraf alanında teorilerini pratikle birleştiren Afsad, Mehmet Özer Belgesel Fotoğraf Atölyesine de bir merhaba demeden olmaz. Hiçbir sendikanın, “ya siz ne yapıyorsunuz arkadaşlar “deyip , “hele şu çalışmalarınızı getirin ülke çapında etkinlikler sergiler yapalım “ demediği  bir ortamda ellerinden geleni yapan bu fotoğraf atölyesi  dünyanın sayılı ajanslarından olan SIPA-PRES tarafından Paris’te Tekel belgesellerinin gösterimi için davet alması beni fazlasıyla memnun etti. İstanbul’da redfotoğraf grubunun çalışmalarında da fotoğraf ve sinevizyonlarıyla katkı koyan Mehmet Özer Belgesel Fotoğraf atölyesine başarılar diliyorum.
Yılmadan direnme ve mücadele kararlılığının gösterildiği bir 26 Mayıs yaşadığımızı, işçilerin ameliyat önlüklerini giydikleri gün olarak hatırlayacağımız, sendikaların nasıl olması gerektiği sorusunu sordurması bakımından önemli olduğunu ve gerçekleştirilecek ameliyatın başarısıyla güçlü bir Genel Grev  yapılacağı inancıyla…










66-NE OLACAK BU 26 MAYISIN HALİ?-Evrensel-23 mayıs 2010-özcan yaman



NE OLACAK BU 26 MAYISIN HALİ?

Son haftalarda yazı konum 26 mayıs oldu. Artık yazacak bir şey kalmadı. Bertold Brecht; “Eski iyi şeylerden değil, Yeni kötü şeylerden işe başla” diyor. Bu güne bakınca ülke yangın yerine dönmüş. Sendikalar hala, genel grev için uygun ortam yok diyorlar… ve resmen döndüler…TÜRK-İŞ, DİSK, KAMU-SEN ve KESK 26 Mayıs'ta yapılması planlanan greve ilişkin yaptıkları ortak açıklamada, daha önce alınan grev kararından geri adım atılarak, her konfederasyonun kendisinin belirlediği eylemleri düzenleyeceği belirtildi. KESK genel grevde ısrarlı görünüyor 27 mayıs’ta göreceğiz. Zonguldak’ta. madencilerin ruhu, Muğla’da katledilen Şerzan’ın ruhu, Sınır ötesi operasyonların sürmesi, halkın açlık ve sefaleti, ve de grev kararı aldıran Tekel işçilerinin direnişçileri sendikalara ne haklarını helal edecekler ne de güvenecekler. Belki de sendikaların istekleri bu. 1 Mayıs mevsimiyle birlikte eylem ve direniş sezonlarını kapattılar. Şaka bir yana sendikalar her halde icazetli bir genel grev düşünüyorlar olabilir mi? 16 mart katliamını protesto için uyarı grevi yapan bir zamanların sınıf sendikasına ne oldu? Sendikalar yasasına ve DGM’lere karşı bir avuç işçi sendikasına sahip çıkarak 15-16 haziranları yaratmadı mı? Tekel direnişi genel grev-genel direniş kararını aldırtmadı mı? İşçisine güvenmeyen bir sendika olur mu? Gerekçe güçlü ve örgütlü değiliz mi? Kusura bakmayın ama bir zamanların DİSK’i 600 bin üyeli oldu ise 15-16 haziranların sayesinde oldu. Demokrasi mücadelesinde 16 mart katliamına grev le cevap verdiği için oldu. Tekel işçileri sizlere bu fırsatı vermişti kaçırdınız.!
Formun ÜstüFormun AltıGELELİM DUYURULARA..
26 mayısla ilgili açıklama yapan redfotoğraf;
 26 mayıs’ı belgeleyecek ve tanık olacaktır…

Tekel direnişi süresince tanıklıklarını ortaya koyan fotoğrafçılar, 26 mayıs tarihini de belgeleyecektir. İşçi sınıfının önceki direniş ve eylemlerini fotoğraflayan fotoğrafçıların bizlere miras bıraktıkları görüntüler toplumsal bellekte yerini almıştır. Biz fotoğrafçılar da 26 Mayıs 2010 tarihini belgeleyeceğiz. Başarılı bir direnişi belgelemenin onur ve çoşkusunu yaşamak istiyoruz. Ama başarısız bir direniş olursa da yine belgeleyerek işçi sınıfının, sorumlu kurumlarının sorgulanmasının önünde belgeselliği sağlamış olacağız…
Tüm fotoğrafçılara çağrımızdır…
redfotoğraf olarak tüm fotoğrafçılara çağrı yapıyoruz. 26 Mayıs günü gidebildiğimiz, hayatın devam ettiği her yerde çalışalım. Fabrikalar, Atölyeler, Plazalar, Resmi kurumlar, Sokaklar, Sendikalar, Partiler okullar… O günü insanların olduğu her yerde fotoğraflayalım. Ve her zaman yaptığımız gibi fotoğrafları aşağıdaki mail adresine yollayalım.
Tekel işçileri yolu gösterdi ve direniş dedi. Bizlere düşen de tanık olup belgelemek.
Şimdiden kolay gele derken bu çağrımızı çevrenizde yaygınlaştırmanızı rica ediyoruz.
www.redftograf.com - redfotograf@gmail.com
fotoğraflarınızı uzun kenar 1024 piksel ve jpeg formatta, fotoğrafın çekildiği yeri ve isminizi yazmayı unutmayınız… redfotoğraf grubu ..

26 MAYIS ETKİNLİĞİ;
Tekel İşçileri sendikaları önlerine katmış ve nasıl direnileceğini göstererek ülke çapında bir destan yaratmışlardır. Sanatçı ve aydınlar uzunca bir aradan sonra işçilerle yeniden buluşmuş ve toplumsal muhalefetin özneleri olan işçilerle, hak alma mücadelesinde yan yana gelmişlerdir. Yüzbinlerce işçi emekçi meydanları doldurmuş ve birlikte oluşturulan gücü göstermiştir…
“1 Mayıs’ın çoşkusuyla 26 Mayıs’da üretimden doğan gücü kullanma ve genel direnişe” diyerek, bu günlere gelindi.
BANK-SEN, HOMUR MİZAH GRUBU, REDFOTOĞRAF GRUBU. KEMAL TÜRKLER VAKFI, MASAL’IN ASLI MÜZİK TOPLULUĞU’nun kolektif çalışmasıyla bir etkinlik düzenlenmektedir. Sorumluluk hisseden  aydın ve sanatçıların da katılacağı etkinlikte 1 Mayıs sergisi ve Tekel direnişini anlatan fotoğraf ve karikatür sergisi açılacak. Sinevizyondan Tekel ve 1 Mayıs belgesel çalışmaları gösterilecek. Söylenecek şarkılarla, marşlarla ve konuşmalarla 26 Mayıs etkinliği yapılacak.                      
Etkinlik ve sergi yeri: BANK-SEN (DİSK Genel Merkezi – Şişli giriş katı ve önü) 
Tarih: Açılış :25 Mayıs 2010  (30 Mayıs kadar sergi açık kalacak) Saat: 18.00 de