Translate

Bu Blogda Ara

437- Fotoğraflar kanıttır ama...Evrensel- 19 Ekim 2018-Özcan Yaman





 Fotoğraflar kanıttır ama...
Susan Sontag* “Fotoğraf üzerine’’ adlı yazısında şöyle diyor:
“Fotoğraflar bize kanıt teşkil eder. Hakkında işitip de şüphe duyduğumuz bir şeyin fotoğrafı gösterildiğinde kanıtlanmış sayılır. Fotoğraf makinesinin faydalı olarak kullanıldığı alanlardan birisi, yaptığı kayıtla suçlayıcı bir nitelik taşımasıdır. Nitekim fotoğraflar, Paris polisinin Haziran 1871’de Komünarların canice katledilmesinde kullanılmalarından itibaren, modern devletlerin giderek daha fazla, eylem yapan kitleleri gözetleyip denetim altında tutmasına yarayan araçlardan biri haline gelmiştir.(...)
Bir olay fotoğrafı çekilmeye değer olmuşsa eğer, o olayın neyden oluştuğunu belirleyen şey hâlâ (en geniş anlamıyla) ideolojidir. Bir ad verilene ve niteliği tarif edilene kadar bir olayın fotoğrafik ya da başka türlü bir kanıtının varlığından da söz edilemez.  Kaldı ki olayları kurmayı – daha doğrusu onların niteliğini belirlemeyi- sağlayan şey asla fotoğrafik kanıtlar değildir. Fotoğrafların ahlaki düzlemde etkileme ihtimali bulunmasını belirleyen etken de, durumla ilintili bir siyasal bilincin varlığıdır. Ona denk düşen bir siyaset olmadan, tarihin kasaplığını gösteren fotoğraflar en iyi ihtimalle gerçekdışı bulunacak ya da onlara moral bozucu bir duygusal darbe indirme girişimi gözüyle bakılacaktır.’’
Şimdi nereden çıktı bu kadar uzun alıntı diyebilirsiniz. Mesele fotoğrafın iktidar tarafından ne menem bir şey olduğunu açıklamak içindir.
Geçen haftalarda gündeme gelen İsmet İnönü’nün Amerika bayraklı fotoğrafının kanıt olarak gösterilmesi. Neyin kanıtı? İnönü aslında Amerikancıydı, vatansever olmayan biriydi imajının verilmeye çalışılması. Arkasındaki amaç İş Bankası operasyonunda kullanmak. Başarılı oldu mu? Yalana alıştırılmış bir toplum için belki, ama tarih önünde tabii ki hayır.
İşlerine gelince fotoğrafları kanıt gösterenler -ki bu fotoğraflar bu kanıt niteliğinden uzaklar- Kendilerini sorgulayan fotoğraflar kanıt olarak ortaya çıkınca görmezden gelen, açılan davalarda yalancı tanıklara gösterilen itibarın zerresini göstermeyip yok hükmünde muamele yapmaları bilinen, antidemokratik ülkelere mahsus bir özellik olarak artık kanıksanmıştır.
O derece fotoğraf kullanılır ve yalan söylenebilir ki; olmayan fotoğrafların varlığı iddia edilerek “haftaya görüntüleri yayınlayacağız diyerek bir grup gazeteciyi de alet ederek” toplum gaza bile getirilir. Örneğin beş yıldır ortaya çıkamayan “Dolmabahçe’deki başörtülü bacılara saldıran deri giysili sapık geziciler...” Yani iktidarlar fotoğrafın etinden sütünden yararlanarak sahtesinden, gerçeğine ya da olmayanına kadar kullanarak toplumu hizada tutma aracı olarak kullanırlar. Aslında bir o kadar da fotoğraftan korkarlar.
Oysa ki herkes gerçeği biliyor ama diyerek geçerken son sözü yine Susan Sontag’a bırakalım; “Belki biraz Don Kişot’ça bir fikir ama serbest çalışan ve bütün işi sanrılarla, sahtelikle ve demagojiyle savaşmak olan insanlar olmalı. Bu insanlar işleri zorlaştırmalılar, çünkü; halihazırda, her şeyin basitleştirilmesine doğru kaçınılmaz bir gidiş var....’’
(*) Susan Sontag- Fotoğraf Üzerine- Agora Yayıncılık

İnönü, Amerikan bayrağı sallıyor (!)


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 Ekim 2018’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Kızılcahamam’daki kampında yaptığı konuşma sırasında gösterdiği bir fotoğrafta İsmet İnönü’nün Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bayrağı salladığını iddia etti.
8 Ekim 2018’de Yeni Şafak, Milliyet, Sabah, Star ve Hürriyet gazetelerinin sürmanşet ve manşetlerine konu olan konuşma sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsmet İnönü’yü gösteren bir fotoğrafı tuttuğu görülüyor. Ayrıca 7 Ekim 2018’de A Haber’den canlı olarak yayımlanan konuşmanın saat 15:35’teki anlarından aynı fotoğrafı görmek de mümkün.
Aynı iddia, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının ardından pek çok Twitter ve Facebook kullanıcısı tarafından da tartışıldı. Erdoğan’ın gösterdiği fotoğrafta İnönü’nün aslında Türkiye Bayrağı da tuttuğu bazı kullanıcılar tarafından belirtildi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın tweeti şimdiye kadar yaklaşık 2 bin defa retweetlendi ve 5 bin 800 beğeni aldı. Kullanıcıların tepkileri Onedio’daki bir yazıda da yer aldı.
Kaynak; Teyit. Org
https://teyit.org/fotografin-ismet-inonuyu-sadece-abd-bayragini-tutarken-gosterdigi-iddiasi/?utm_source=Aboneler&utm_campaign=44d7e40813-EMAIL_CAMPAIGN_2017_10_23_COPY_01&utm_medium=email&utm_term=0_a1a05cc2f1-44d7e40813-89418273

AKM’nin kaderi 27‎ Mayıs 2018

436- #FreeShahidul Alam'a Özgürlük!.21 Eylül 2018-Evrensel-Özcan Yaman




#FreeShahidul | Shahidul Alam’a özgürlük
‘‘...
Bakıyorum geceye demirlerden
ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen
kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor...’’
(Angina Pektoris-Nâzım Hikmet)
Shahidul Alam, Bangladeşli Fotoğrafçı, Gazeteci, Yazar;  yani bir aydın ve Sanatçı. Shahidul Alam 5 Ağustos 2018 tarihinde Al Jazeera ile yaptığı söyleşi sonrasında Dhaka Bangladeş’teki evinden zorla alındı ve tutuklandı. Hapishanede sağlığı kötüleşti.
Türkiye fotoğraf çevreleri tanır. Bursa Fotofest, Galata Fotoğrafhanesi ve İfsak’ın etkinliklerine katıldı, sergiler açtı, söyleşiler gerçekleştirdi.

Geçen hafta Alam için, sosyal medyada “#FreeShahidul Küresel Protesto Haftası” başlıklı hashtag açılırken Bangladeş sokaklarında dayanışma gösterileri yapıldı. Dünyanın önde gelen aydın, sanatçı ve aktivistlerinden çağrılar yükseldi.
Shahidul Alam’la ilgili 2012 yılında Bursa Fotofest etkinliği sonrasında ‘‘Shahidul Alam: Örnek Bir Fotoğraf Ustası’’ başlıklı bir yazı yazmıştım.  O yazımdan alıntılayarak Shahidul Alam’ı sizlere tanıtmak istiyorum.
Konuşmasına “Ben burada siyaset konuşacağım” diyerek başlamış şöyle sürdürmüştü: “Benim ülkem dünya gündeminde görünmez, çünkü petrol savaşları yok. Her gün yüzlerce insan ölüyordu, kaos ve kargaşa yaşanıyordu ama dünya bizi görmüyordu” diyerek, üçüncü dünya ülkesi olarak kendi kaderine terk edilmiş bir ülke anlatıyordu. Kendisi gazeteci, fotoğrafçı olarak çalışmalara başlamış. Geçim için fotoğrafçılık yaparken bir yandan da Bangladeş’in en büyük galerisinde sergiler açılmasını sağlamış. Shahidul Alam ödüller kazanan Drik ajansını, Bangladeş Fotoğraf Enstitüsünü ve dünyadaki en seçkin fotoğraf okullarından biri olan Güney Asya Fotoğraf Enstitüsü Pathshala’yı kurmuştur. Bu süreçte yaşadıkları ve yaptıkları sanat ve fotoğraf dünyasında ses getirmeye başlamış. O artık tanınmış bir gazeteci, muhabir, fotoğrafçı kısaca fotoğraf aktivisti olarak bilinir olmuştu. Tehlikeli bir muhalif olarak ülkedeki siyasal erkin hedefi olmuş, sürekli izlenmiş tehdit edilmiş, sergileri basılmış, sergi açması engellenmeye çalışılmış. Hatta açtıkları bir serginin bir haftada 400 bin kişi tarafından gezildiğini. Sabahın erken saatlerinde galerinin önünde kuyruklar oluştuğunu fotoğraflar göstererek anlattı. Açık alan fotoğraf sergilerini köylere kadar taşıdığını ve burada karşılaştığı hoş anıları yine fotoğraflar eşliğinde paylaştı.
‘BENDEN BEKLEDİKLERİ ÖLEN YOKSUL İNSAN FOTOĞRAFLARIYDI’
“Dünya Bangladeş’i siyasal çalkantılar, insan haklarının ayaklar altına alındığı zamanlarda görmezken, büyük doğal afetlerde görmek istiyordu” diyor ve yaşanan tsunami felaketinden sonra dünyaca ünlü ajansların gazetelerin fotoğraf istediğini söylüyordu. “Bekledikleri ölen yoksul insanlar ve mahvolmuş yerleşim alanlarıydı. Yani umutsuzluğu ve çaresizliği bekliyorlardı. Ben ise bu yoksul insanlara umutsuzluğun değil, umudun olduğu yarın daha güzelin kurulacağının fotoğraflarının verilmesini istediğimi söyleyerek fotoğraflarımı yolladım” diyordu. Gösterdiği fotoğraf ise tsunami sonrası balığa çıkmaya hazırlanan balıkçıların fotoğrafıydı. Yaşanan çelişkileri belgeleyip tanık olduklarını paylaştığını söyleyen Shahidul, “Düşünebiliyor musunuz, ülkede tsunami olmuş insanlar aç ve açlık içinde matem tutarken hükümetin bir bakanı büyük bir düğün yapıyordu. Salona girebilmek için stadyumun yan duvarını yıktırıp kırmızı halılar sererek binlerce davetliye gösteriş yapıyordu” diyerek, “o gün ben de davetliydim. Bu hali göstermek için gittim ve çektim” diyerek o fotoğrafı bizlerle paylaştı.Ben fotoğraflarını izlerken zaman zaman S.Salgodo’nun fotoğraflarını anımsadım. Belki bazı arkadaşlar yine fazlaca estetik bulacaklardır ama fotoğrafsa işte fotoğraf bunlardı.
BU DUVAR SİZE NEYİ ANLATIYOR
Galata Fotoğrafhanesindeki söyleşisinde, sergi açmalarındaki sorun ve karşılaştıkları baskıları ve nasıl çözdüklerini anlatırken şöyle demişti ekrana yansıttığı fotoğrafı göstererek; “Bu fotoğraf size ne anlatıyor?” Evet bana bir şey anlatmıyordu. Bir sokaktaki duvarı biraz ilerde duran benzinci gibi bir yeri gösteriyordu. Şöyle demişti Shahidul, “Sergiye gelenler bu fotoğraf için geliyorlardı. Önceki sergilerde sergi açılmadan polisler gelip bazı fotoğrafları sakıncalı bulup kaldırılmalarını isterlerdi. Onlar somut ve gerçeği olduğu gibi anlatan fotoğraflardı. Oysaki bu fotoğrafta onlara göre suç unsuru yoktu ama halk akın akın gelip o fotoğrafın önünde duruyordu.” Tekrar seyircilere dönüp, “Evet bu sizler için sıradan bir fotoğraf. Ama benim ülkemde sıradan bir fotoğraf değildi” demişti. “Çünkü burası işlenen cinayetlerin faili meçhul cesetlerin bulunduğu duvardı. Ve insanlar bu sokak ve bu duvarı çok iyi biliyorlardı. Onlar için ölüm, kayıp ve katliam demekti” demişti. O an ben de Diyarbakır hapishanesini düşünmüştüm.
‘BURASI FAİLİ MEÇHULLERİN GÖMÜLDÜĞÜ YA DA ATILDIĞI ALAN’
Bir örnek de sergilenmeye çalışılan video performanstan vermişti. Ön planda insan boyu yemyeşil otların olduğu arkalarda ağaçların olduğu bir kare. Kare diyorum çünkü kadraj değişmiyor bir an baktığınızda fotoğraf karesi zannedebilirsiniz. Bir gün boyunca hem ses hem de video görüntü olarak sabit bir şekilde çekilmiş. Yine aynı soru “Siz bu videoda ne görüyorsunuz?” Gördüğümüz abartılı bir yeşillik, zaman zaman insanı ürperten doğanın, rüzgarın sesleri, çok ender uzaklardan geçip giden araba sesleri... Acaba ne anlatılıyordu? Sonra açıkladı. Burası, ülkede katledilen insanların atıldığı ya da gömüldüğü bir alandı. Herkes o bölgeden korkuyla söz edermiş. 500’den fazla faili meçhul cinayetin işlendiği bir dönemi anlatıyormuş. Sergide karartılan bir odada bu video oynarken ve bütün galeriye yayılan doğanın, rüzgarın ve canlıların çıkardığı yalnızlığın o doğal sesi. “İşte benim insanlarım bunlara bakıp çok şey anlıyorlar” demişti. Aklıma Diyarbakır Fis kayaları gelmişti. Anlattıklarında ne kadar benzerlikler vardı... Drik Picture Library galerisinde açılan Crossfire isimli sergi 22 Mart 2010 tarihinde izinsiz açıldığı gerekçesiyle kapatılmış. Kolluk kuvvetleri galerinin etrafını çevirmişler.
‘FOTOĞRAFIN OLDUĞU HER ALANDA ÖRGÜTLENDİK’
Fotoğraf mı, belgesel mi, fotoğraf sanatı mı, sanat fotoğrafı mı? Bence fotoğrafın toplumsal işlevi buydu. Fotoğrafın açtığı alanlarda bir silah gibi kullanımı bu olmalıydı. Daha yazacak bir sürü ayrıntı var ama sizleri sıkmamak adına kendime saklayarak devam edeyim. Söyleşiye bir sürü albüm ve fotoğrafla gelmişti. Çok kaliteli kapsamlı basılmışlardı. Sordum “Peki paranın kaynağı ne, nasıl bu kadar kaliteli ve bol miktarda basıyorsunuz, bir galerinin gideri bile oldukça masraflı” diye. “Biz ülkede fotoğrafın olduğu her alanda örgütlendik. Düğün salonlarının fotoğraf işlerinden, büyük sanayinin reklam işlerine, dijital baskılarına kadar çok büyük bir ağ kurduk. Kazandığımız parayla da bu anlattığım çalışmaları yapıyoruz. Haber ve fotoğraf ajansı, dünyaca ünlü fotoğraf okulu ile hizmet veriyoruz. Kimseden yardım, hibe almadan kendi gücümüzle kurduğumuz örgütlenmelerle bunu başarıyoruz” demişti.Fotofest’te bir hafta boyunca kendi yöresel kıyafetleri içinde gezen bu adam ve çabaları önemliydi. Gisele Freund’un “Fotoğraf ve Toplum” kitabının sanki pratikle örtüşen ayağı gibi geldi bana. Sanatsal biçimler ve toplum arasındaki ilişkiler konusunun sonunda şöyle diyordu Gisele; “... Fotoğraf tarihinin bazı yönleri üzerinde çalışırken, çağdaş toplumun tarihini gözler önüne sermek, sanatsal anlatım biçimleriyle toplumu birbirine bağımlı hale getiren ilişkileri somut bir örnek aracılığıyla ortaya çıkarmak ve fotoğraf tekniklerinin dünya görüşümüzü  nasıl dönüştürdüğünü göstermek istiyorum.”
foto: Özcan Yaman,2012 Bursa

SHAHİDUL ALAM KİMDİR?
Bir fotoğraf sanatçısı, yazar, galeri yöneticisi ve bir aktivist olan Shahidul Alam, fotoğraf sanatına geçmeden önce Londra Üniversitesinde kimya alanında doktora yaptı. Alam ödüller kazanan Drikajansını, Bangladeş Fotoğraf Enstitüsünü ve dünyadaki en seçkin fotoğraf okullarından biri olan Güney Asya Fotoğraf Enstitüsü olan Pathshala’yı kurdu. ChobiMela festivalinin direktörü/yöneticisi ve dünya çoğunluk ajansında (Majority World Agency) yönetim kurulu başkanı olan Alam’ın çalışmaları New York’taki MOMA galerisinde, Paris’teki  Georges Pompidou merkezinde, Londra  Royal Albert Hall’da ve Tahran’daki modern sanatlar müzesinde sergilendi. Alam, Sunderland Üniversitesinde misafir profesör ve  National Geographics Derneğinin – AllRoads Program – Bütün Yollar adlı programında  yönetim kurulu üyesi. Alam’ın son kitabı olan “My Journey as a Witness” -Bir tanık olarak Yolculuğum- hakkında Life Magazine de fotoğraf editörü olan John Morris, “Bir fotoğraf sanatçısı tarafından yaratılmış en önemli kitaplardan biri ve fotoğraf sanatının ötesinde” yorumunda bulundu.
Bu gün Bangladeş hapishanesinde. Shahidul Alam için küresel eylemler düzenlendi. Sharon Stone, Başpsikopos Desmond Tutu, Noam Chomsky, Arundhati Roy, Sir Antony Gormley, Sir Anish Kapoor, Sir Richard Branson gibi bir çok tanınmış kişi Shahidul’un serbest bırakılmasını talep eden açıklamalar yaptı. Bangladeş kökenli İngiliz Milletvekilleri Rupa Huq, Rushanara Ali ve Tulip Siddique de Shahidul’a destek veren ve tutukluluğuna son verilmesini talep eden açıklamalar yaptı. Rupa Huq ayrıca Alam’ın durumunu 4 Eylül Salı günü parlamentoya taşıdı. New York, Sydney, Milan, Rome, Kathmandu, Mumbai ve Dhaka şehirlerinde yürüyüş ve gösteriler düzenleniyor, sosyal medyada #Freeshahidul dayanışması yapılıyor. 
Bir ironi..
Tarih 1971, Bangladeş özgürlük hareketinin lideri ve şimdiki Başbakanın babası Sheikh Mujibur Rahman şöyle demiş. “Size bağımsızlığınızı verdim, şimdi gidin ve ona sahip çıkın.” Şimdiki Bangladeş Başbakanı Sheikh Hasina Wazed babasının sözlerini ne kadar hatırlar bilemeyiz. 
Bağımsızlığa sahip çıkmak, basın özgürlüğüne sahip çıkmak anlamına gelir. Shahidul Alam’a özgürlük.
İlgilenenlere :
Website information: 







435-FOTOĞRAFÇININ EĞİTİMİ ve FOTOĞRAF KİTAP YAYINCILIĞI-14 eylül 2018-Evrensel-Özcan Yaman



FOTOĞRAFÇININ EĞİTİMİ ve 
FOTOĞRAF KİTAP YAYINCILIĞI
Evet, fotoğraf kimileri için vazgeçilmezdir. Örneğin benim için. Bugün bu yazıyı yazmama neden olan ‘hep kitap’ yayınevinin bu gün satışa çıkardığı ‘Fotoğrafın kısa öyküsü’ kitabının duyurusunun mailime düşmesi oldu. Fotoğraf kitaplarının bilinen ‘fotoğrafçılığı öğretiyoruz’ başlıklı teknik olanlarının dışında çok ender yayınlandığı bir ortamda bu duyuruyu önemli buldum.
Fotoğraf kurslarının bunca popüler olduğu günümüzde nedense fotoğraf kitapları pek rağbet görmüyor. Gerçi okumayan, sorgulamayan bir toplumuz ama fotoğraf ve sanat kitapları iki kat daha okunmaz durumda. Oysa ki elimizi sallasak fotoğrafçıya çarpıyor. Kurslar dolup taşıyor. Her fotoğraf meraklısı 1 kitap alsa yayıncılar daha çok kitap yayınlar, fotoğrafın düğmeye basmak olmadığı bir yaratım ve düşünce biçimi olduğu öğrenilir. ‘Daha iyi nasıl fotoğraf çekerim’ diye düşünen fotoğrafçıların ya da fotoğrafçı adaylarının çoğu sosyal medyadan teknikle bu işin halledileceğini düşünüyorlar. Ne yazık...Oysa ki fotoğraf düşüncenin biçim kazanmasıdır. Fotoğraf makinası bir araçtır. Yani önce beyni doldurmak lazım. Bunun içinde yalnızca fotoğraf kitapları bile yetmez. Felsefe, sosyoloji  ve sanat kültürü gereklidir. Fotoğrafla ilgili dernek, Fotoğraf grup ve kollektifleri  sınırlı olanaklarıyla notlar makaleler albümler veya kataloglar yayınlamaya çalışarak bu boşluğu dar çevrelerde doldurmaya çalışıyorlar. Fotoğraf gönül veren bazı yayınevleri ısrarla fotoğraf kitapları yayınlıyorlar. Sonuç iflas, veya devamı zar zor gelen yeni yayınlar oluyor. Bir dönem Galata Fotoğrafhanesi albümler, tabloid boyutta fotoğraf dergisi ve kuramsal yazılardan oluşan A4 boyutunda ‘fotoğrafsız’ fotoğraf dergileri çıkardı. İfsak, Afsad ve bazı dernekler bu sınırları zorlayarak dergi ve kitaplar yayınlamaya çalışıyorlar. Koca bir fotoğrafçı ordusu okumuyor yazmıyor yalnızca çekiyor. O yüzden fotoğraf yapan gerçek fotoğrafçıların sayıları hala az.
Sanat kitapları basan yayınevleri döne dolaşa hep teknik fotoğraf kitapları basmaya kendilerini zorluyorlar neden? Çünkü satmıyor. Dijital bilmem ne kitabını alırsanız, Bilmem ne kompozisyon kitabını alırsanız, Fotoğraf çekmenin kolay yollarını keşfedin ya da bu kitapla çok güzel fotoğraf çekeceksiniz yollu tanıtımlarla basit kitaplar yayınlamayı tercih etmek zorunda kalıyorlar. Yani arz talep meselesi. Eğer biz talep edersek arzı yaratabiliriz.
Devletin hiçbir desteğinin, fotoğraf endüstrisine ilişkin yatırım ve planlamasının olmadığı ender gelişmiş(!) ülkelerden biriyiz. Ama savaş endüstrisinde milli ve yerli oluyormuşuz uçaklarımızı kendimiz yapaıyormuşuz(!) Özellikle seçim dönemlerindeki reklamları en azından böyleydi. Son yıllarda ‘espas yayıncılık’ fotoğraf kitapları yayınlayarak bir hamle yaptı ama maalesef ekonomik sorunlar canına tak etti. Şimdi takvimi belli olmayan yeni yayınlar çıkartmaya hala devam etmeye çalışıyor. Bazı yayınevleri arada bir fotoğraf kitabı sıkıştırıp tansiyonu ölçüyor. Yani talep meselesi. Bu ülkede bir sürü üniversite var hepsinin Güzel Sanatları var. Fotoğraf bölümleri var. Ama bırakın fotoğraf kitaplarını sanat/ kültür kitaplarını ne kadar okudukları şüpheli.
Uzatmayayım. Bu gün dağıtıma girecek olan ‘hep yayınları’ çıkardıkları fotoğraf ve sanat kitapları için şu açıklamayı yapıyorlar.
‘’ FOTOĞRAFIN KISA ÖYKÜSÜ Fotoğrafa yeni merak saldıysanız ve hakkındaki her şeyi bir çırpıda öğrenmek istiyorsanız ya da fotoğraf çekmekle ilgilenmeseniz bile yine de o büyülü aletin yarattıklarına dair bir şeyler öğrenmek istiyorsanız Fotoğrafın Kısa Öyküsü: Önemli Janrlara, Eserlere, Temalara ve Tekniklere Yönelik Cep Kılavuzu tam aradığınız rehber!

Ünlü film eleştirmeni Ian Haydn Smith bu defa keskin gözlerini fotoğraflara çeviriyor ve janrlardan, eserlere, temalardan tekniklere fotoğraf sanatının derinliklerine dalmak için ihtiyacınız olan bütün bilgileri önünüze koyuyor. Üstelik birbirinden güzel fotoğraflarla bezeli, olağanüstü tasarımı sayesinde rahatlıkla okuyabileceğiniz bir kitapla yapıyor bunu. Sizi kendi adımlarınızla, kendi hızınızı belirleyerek ilerleyebileceğiniz kısa bir fotoğraf turuna çıkarıyor.

Deniz Öztok’un İngilizce aslından dilimize kazandırdığı Sanatın Kısa Öyküsü ve Fotoğrafın Kısa Öyküsü kitapları, 14 Eylül’den itibaren hep kitap logosuyla raflarda yerini alacak.’’
Bende merak ediyorum, en kısa zamanda edinip okuyacağım. Ya siz?




434-HAK ARAMA MÜCADELESİNDE KUŞAKLAR- 31 ağustos 2018-Evrensel-Özcan Yaman


HAK ARAMA MÜCADELESİNDE KUŞAKLAR  
(Cumartesi Annelerinin 700.Haftası Nedeniyle...)


Adaletsizliğin sonucudur hak arayışları. Belki yüzlerce kez yazdık çizdik çektik. Cumartesi annelerinin 700. Haftasında bir kez daha demokrasi denen şeyin ne kadar göreceli ya da konjektöre göre değişken bir kavram olduğunu. Sanki yıllar içinde taşların yerinin değiştirilip yap-boz oyunlarına çevrildiği bir ülkede yaşıyoruz. Anlayacağınız Demokrasi bazen yumuşuyormuş gibi yapıyor ‘’özgürlük’’, bazen sertleşiyor ‘’diktatörlük’’ yaşanıyor diyoruz. Ama değişmeyen bu gelgitlerde kaydediciler (Fotoğrafçılar, foto muhabirleri, tarih yazıcılar) oluyor.
Fazla gerilere gitmeye gerek yok. 1980 darbeli yılları bu günlerin aynası gibi. O dönemler faşizme karşı mücadele edenler yerlerini nerdeyse dördüncü kuşak torunlarına bıraktılar. Tanık olduklarımızı, yaşadıklarımızı yazıyoruz, çekiyoruz ve nokta koyuyoruz. Bir zaman geliyor meğer nokta değil virgül koymuşuz.
Örneğin nerden esti ise Evrensel’de 2017 yılının 15 mayısında BİR HAKİKAT, BEŞ FOTOĞRAF başlığıyla foto-yorum yapmışım. Şimdi devam etmek lüzümu doğdu diye düşünerek bu haftaki köşemi paylaşıyorum.
'Foto Yorum' dizisinin ‘Bir Hakikat, Beş Fotoğraf’ bölümünde o zaman tutuklu gazeteci Ahmet Şık'ı merkeze almıştım. Bu hafta devamla Cumartesi Anneleri dolayısıyla kuşak değişimine yer vereceğim.
Gördüğümüz yalnızca 5 fotoğraf mı? Bu fotoğraflar ne anlatır?


1.    Fotoğraf: foto: Polat Çağlayan
Hasan Ocak: 21 Mart 1995 günü Emine Ocak, kızı Aysel'in doğum günü için o akşam evde balık yapıyordu, oğlu Hasan telefon etmiş, eve her zamankinden erken geleceğini annesine söylemişti.Hasan evine hiç gidemedi, doğum günü balığı ailecek hiç yenemedi. Ocak ailesi Hasan'ın işkenceyle öldürülmüş bedeninin İstanbul Beykoz ormanlarında bulunup kimsesizler mezarlığına gömüldüğünü 15 Mayıs 1995 günü öğrendi. Yani 58 gün sonra ...

2.    Fotoğraf: foto: Ahmet Şık
Emine Ocak; Hasan’ın annesi, yıllarını meydanlarda direnerek geçirdi. Ahmet onun en direngen halini fotoğraflamıştı.

3. Foto: Evrensel 


                                                4.Foto: Metin Göktepe

Metin Göktepe: Evrensel gazetesi muhabiri. Bir çok toplumsal olaylar gibi Cumartesi Annelerinin de fotoğraflarını çekmişti. Ahmet Şık’ın meslekten arkadaşı. 8 Ocak 1996’da polisler tarafından dövülerek öldürüldü. Metin’in davası başta meslektaşları olmak üzere halk tarafından sahiplenildi.
5.Fotoğraf:Özcan Yaman
Fadime Göktepe: Metin’in annesi. Metin’le özdeşleşmiş bir isim oldu. Davanın her aşamasında en önde idi. Dayak yedi, yerlerde sürüklendi. Nerede bir hak ihlali varsa orada yerini aldı. Ahmet Şık için “benim 2. Metin’im diyor.
6.Fotoğraf:Özcan Yaman
Ahmet Şık: Gazeteci, Fotomuhabir. Metin Göktepe davasından bu yana “Hak haberciliği” alanında mücadele veriyor. Halen hapiste. Ahmet yalnızca bir fotomuhabir olarak kalmadı. Ahmet yalnızca bir gazeteci/yazar olarak kalmadı. Bu sıfatlarına aktivist kimliğini kattı. Ahmet, insan hakları mücadelesinde ve özgür basın için bir kimlik oldu. Halen basın özgürlüğü ve adalet için  mücadele etmeye devam ediyor.
Evet buraya kadar 2017 mayıs ayında yazdıklarımdı.
Devamla... Ahmet Şık tahliye oldu. HDP’den milletin vekili seçildi. Mecliste Metin Göktepe rozetiyle yemin etti. Cumartesi Annelerinin 700.oturumuna katıldı. Direnenlerin arasında yer aldı. Yıllar önce fotomuhabir olarak o anları çekiyordu. Şimdi ise bayrağı devrettiği foto muhabirler tanıklığa devam ediyorlar.
7. Fotoğraf;Vedat Arık


Cumhuriyet Gazetesinden Vedat Arık Fotoğrafçı Hayri Tunç ve bir çok fotoğrafçı 700. Haftanın karelerini geleceğe taşıdılar. Kuşaklar değişiyor ama yaşananları hafızaya kazıyanlar var olmaya devam ediyorlar.
O halde soru şu; Ne değişiyor?
Bu fotoğrafların çekilmelerine meydan veren olgular mı? Haftalarca zaten Cumartesi Annelerinin eylemlerinde fotoğraflar çekiliyordu. Öne çıkan, gündem olan kaç fotoğraf çıkıyordu, ya da hatırlıyorsunuz? 700.haftada fotoğrafçılar mı çok başarılı çıktı? Değil tabii ki. Bence bu ortamı hazırlayan zihniyet, bu sahneyi yaratanlar bu fotoğrafların çıkmasını sağladı. Usta foto muhabirlerinden Erdoğan Köseoğlu’nun 1 mayıs ve toplumsal olay fotoğraflarını hatırlayın. (Bilmeyenlere önerim lütfen internetten Erdoğan Köseoğlu diye aratın) Sonrasında Ali Öz, Ahmet Şık, Hayri Tunç ve Vedat Arık. Ustalarından aldıkları birikimle bugünleri tarihe not ediyorlar.
Sahi ne değişti? Fotoğrafı çekenler mi? Fotoğraftakiler mi? Ülkede yolunda gitmeyen bir şeyler değişimin kendisini gerekli kılıyor. Hak, Hukuk ve Adaletsizlik sansürle buluşup anti demokratik uygulamalar olarak topluma yansıdığında, toplumsal muhalefette karşılığını bulur ve bu yaşananları da kaydedecek başarılı fotoğrafçıları ve foto muhabirlerin çıkmasını sağlar. Alaz Erdost’un sosyal medyada yaptığı ironik paylaşımla virgül koymaya devam...
‘’Babam İlhan Erdost’ un kalp krizi geçirdiğini, Uğur Mumcu’nun aşk cinayetine kurban gittiğini, Sivas Katliamı’nda canlarımızın çatışma sonucu öldürüldüklerini, Metin Göktepe’nin duvardan düştüğünü, Ali İsmail Korkmaz’ı da arkadaşlarının dövdüğünü söylemişlerdi. Hatırlatayım istedim.’’




433) Gerçeklik ve algı 17 Ağustos 2018 -evrensel-özcan yaman



Gerçeklik ve algı  17 Ağustos 2018 

Formun Altı

Bugün 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin yıl dönümü. Yani 19 yıl geçmiş. Deprem sonrası yaraların sarılması, evsiz barksız kalanlar derken rantsal bölüşümün manivelası yapılarak yoksullardan alınıp zenginlere lüks konutlar ve yaşam alanları seferberliğinin yıllar sonrası yani. Deprem öncesi gizli gizli planlanan ‘’Kentsel Dönüşüm (!)’’ planları hayata nasıl geçirilecekti? İşte deprem burada devreye girdi. Depreme dayanıklı binaların yapılması, gecekondu ve gayri insani şartların ortadan kaldırılması falan denilerek metropol merkezlerindeki alt gelir grubu para, tehdit ve güçle TOKİ konutlarına sürüldüler. Bittiler mi? Yooo hâlâ periferi denilen metropol çevrelerinde kalmaya direnenler var. Ele geçirilen yerlere devasa gökdelenler yapıldı. Maslak, Zeytinburnu, Cevizlibağ, Ataköy sahili ve E-5 kenarı, Şişli-Mecidiyeköy, Ataşehir ve Fikirtepe’de Taksim’de ve 3-5 ağaç olan yerlerle Okmeydanı, Küçükarmutlu topun ağzında. Beşiktaş, Kadıköy arası yolculuk yapanlar 15 yıllık süreçte yaşanan değişimi görüp post modern ya da Kich bir dikey yapılanmayı görünce yürekleri burkuluyor. Dolmabahçe’nin arkasında dev betonlar yükseliyor. Bordo bir plaza 3. sınıf pavyon gibi sırıtıyor. Bir de yanıp sönen yazı ve ışıklar Boğaz’daki köprülerin ışıklarıyla yarış halinde... Sonra bir çevre toplantısında en yetkili biri çıkıp günah çıkartıyor. ‘’Ben aslında dikey değil, yatay mimariden yanayım. Selçuklu-Osmanlı mimari kültürü bla bla bla’’ kim ya da kimler kandırılıyor? Neyse... Ataşehir’de dikey Selçuklu (!) mimari binanın eteklerine Mihrimah Sultan Camii’nin taklidi büyük laflarla yerleştiriliyor. Fakat o da ne caminin şaşaasından eser kalmıyor. Arkasındaki koca bina bırakılsa camiyi yutacak gibi bir ucube ortaya çıkıyor. Ardından Zeytinburnu’daki 16-9 binalar koca Süleymaniye Camii’nin peyzajının içine ediyor. Yine en yetkili çıkıyor sahneye “Ben rica ettim peyzajı düzeltecek kadar traşlayın dedim, şimdi onunla konuşmuyorum” diyor...
Şişli’den Mecidiyeköy’e doğru giderken Koskoca mavi camlı dev bir zemin üstünde minicik duran Şişli Camii’ni görünce yazık diyorsunuz. (Foto:1) O binanın yerinde eskiden halk pazarı vardı ve cami kendine yakışan vakurluğuyla bir peyzaj çiziyorken malum son kendini gösterir hale gelmiş. Biraz daha yaklaşınca cami binanın yarısına geliyor (Foto-2). Biraz daha yaklaşıyor nerde ise camiye dokunurken minare arkasındaki binayı geçiyor (Foto-3). Soru şu hangi foto gerçek?..
İşte fotoğrafın gerçekliği bu. Makineyi paralel tutup uygun uzaklıktan baktığınızda 1. Fotoyu çekersiniz. Camiye yaklaşıp biraz makinayı yukarı kaldırırsanız 2. Fotoyu elde edersiniz. İyice yaklaşıp makinayı yukarı doğru eğerseniz 3. Fotoyu çekersiniz yani öndeki nesne büyürken arkadaki küçülür. Hele geniş açıyla bunu yaparsanız iyice abartmış olursunuz. Gerçekliğin perspektivle dansı böylece sürer. Algı ise ne göstermek istiyorsanız odur. Şimdi fotolara bakınız. Siz hangi gerçeği görüyorsunuz?
Şimdi durumu yine fotoğrafla özetleyelim. (Foto-4)
Yer Zincirlikuyu mezarlığındaki camii ve arka planı. Önde mala mülke değer vermeyen(!) yatırımlarını öbür dünyaya yapan cemaat. Arkada bu cemaatin çalıştığı iş yerleri. İroninin çatladığı kare.  
Ve bir kare de Beylikdüzü’den (Foto-5). Kent dışında neredeyse bir ağacın bile çok görüleceği modern yerleşim alanı. Yani deprem olgusuna duyarlı bir yerleşim (!). 17 Ağustos’tan bu yana 19 yılda gelişen İstanbul manzarası bu. Deprem bahane rant şahane diyelim...
fotoğraflar: Özcan Yaman






432)‘Gar olayı’ davası bitti ‘Ankara Katliamı’ davası sürüyor!..evrensel-10 ağustos 2018-özcan yaman


‘Gar olayı’ davası bitti ‘Ankara Katliamı’ davası sürüyor!...10 Ağustos 2018 

Formun Altı
Bugün 10 Ekim Ankara Katliamı’nın 34. ayı. Geçen hafta ‘Gar’, ‘Gar Olayı’, ‘Ankara Terör Olayı’ davasının bitimine tanık olduk. Yüksek güvenlikli Sincan Cezaevinin devasa mahkeme salonunda son duruşma yapıldı. Yani Ankara’nın ‘Gar Davası’ bitti.
Meğerse ülkeyi seri katliamlarla sarsanlar 30-40 kadar katil ve onları yöneten 1-2 kişi imiş. Onlar da zaten güvenlik güçleri tarafından ‘’etkisiz hale getirilmiş’’ geriye kalanlar da mahkemece en ağır cezalara çarptırılmış. Bu mu yani?
16’sı firari, 19’una müebbetle 3-5 yıl arası ceza. HDP binalarının bombalanması, HDP mitinginde, düğün, Ankara’da, İstanbul’daki katliamlarda 200’den fazla insan katledildi, yüzlercesi sakat ve travmalı kaldı.
Peki adalet sağlanabildi mi?                                        
Mahkemeye göre EVET. Mağdurlara göre HAYIR. Devleti yönetenler, siyasi iktidar katliamları bu olayı, “terör olayı” diye basitleştiriyor. Aslında katliamlar karşısında sorumluluğu, hizmet kusuru, görev kusuru vb gibi nedenlerle dahi olsa bir tek istifa edecek bakanı, bürokratı olmaz mı? Hepsi ak pak ve sorumsuz mu? Peki kim sorumlu? Ölenler mi? Bir tek kaymakam, vali,  emniyet amiri, polisi ya da askeri yetkili yok mu? Bu nasıl vicdan, nasıl adalet? Bir iş yerinde yaralanan biri olsa iş yeri bundan sorumlu oluyor da koskoca devlette devletin kademelerinde en azından vicdan azabı çeken adalet duygusu olan bir kişi dahi istifa etmez mi? Haydi geçtim yargılanmalarını. Bu nasıl vicdandır?..
Uzun uzun dört gün süren davayı anlatmayacağım. Süreci Fatih Polat ve Evrensel’den zaten takip ettiniz. Ekte gördüğünüz fotoğraflarla görselleştirerek özetlemenin uygun olacağını düşündüm.




431)Şaban Dayanan...UNUTMA BENİ…Evrensel - özcan Yaman-27 Temmuz 2018


Şaban Dayanan...
Formun Altı

‘’... Yeni dostlar yeni rüzgarlar gelir geçer
Yosun muydum, kaya mıydım nasıl unuturlar
Kahredersin başın önüne düşer
Düşerse beni unutma.
(Gülten Akın)

Şaban Dayanan, İHD’ye emek ve omuz vermiş, fotoğrafçı ve yazardı. Cumartesi Anneleri’nin her daim yanında olmuş, ülke sınırlarında ya da dışında hak hukuk ihlallerine karşı durmuş, kısaca insan hakları aktivistiydi.
Bir temmuz günü genç yaşta aramızdan ayrıldı. 13 yaşında hapisle tanışıp, 2.5 yıl yattıktan sonra yaşının küçüklüğünden serbest bırakılan, işkenceler gören ve 127 defa göz altına alınan mütevazı, hep devrimci bir genç adamdı. Şaban’ın ölümünün ardından yazdığım yazıyı tekrar güncelleyerek sizlerle paylaşmak istedim.

UNUTMA BENİ…
Şaban’la tanışanların mutlaka bir anısı olmuştur.  
Camiye erken gitmiştim. Kapının önünde 5-6 adam saçları sakalları karışmış etrafa yan yan bakıyorlardı. “Tophane’den mi geldiniz?” dedim . “Evet abi, Şaban Abi için geldik” dediler. Tebessüm ettim , onlar “O bizim babamızdı, bizleri korurdu, bize bakardı ama biz de yamuk yapmazdık” dediler. Ardından “Birkaç kere kriz geçirirken yanındaydık, biz onu hayata döndürmüştük. Keşke yine yanında olsaydık, kurtarırdık” dediler. Bir an Tophane olaylarını hatırladım. Neyse…

Yıl 1994 idi herhalde TİHV’den Dr. Önder Özkalıpçı aradı. İşkence gören birinin olduğunu darp izlerinin fotoğrafının çekilmesi için bana göndereceğini söyledi. Gelen tanınmış bir travesti ile Şaban’dı. Fotoğrafları çekip filmi Şaban’a vermiştim. Şaban kimin ne zaman ihtiyacı olsa koşan bir genç arkadaştı. Dr. Önder, Şaban’dan rica etmiş, o da hemen koşmuştu. Sonra sık sık buluşur ve telefonlaşır olmuştuk. Konumuz çoğunlukla fotoğraftı tabii. TİHV bürosu işkence mağdurlarıyla kaynıyordu. Önder telefon açtı “Abi buraya gelip fotoğrafları çekebilir misin yollamaya kalksam çok kalabalıklar?” dedi. Ben de geliyorum ama orada nasıl fotoğraf çekileceğini öğretebileceğim birisi olsun ki acil durumlarda başınızın çaresine bakın” demiştim. Gittiğimde Şaban makinesini hazırlamış bekliyordu.  Sonraları nerede toplumsal bir eylem olsa hem eylemci hem fotoğrafçı olarak Şaban oradaydı. Bir gün aradı “Ya ticari işler de yapmam gerekiyor ama şu renk ayarlarını öğrenmem lazım. Sarı çıkıyor ne yapacağım” dedi. O zamanlar dijital yoktu film kullanıyorduk. Telefonla filtreler pozlandırma vs. eğitim yaptık. Yıllar geçti. İnsan Hakları Savunucusu, Aktivist, Gazeteci, Araştırmacı Fotoğrafçı Şaban Dayanan geniş bir çevrenin bilinen tanınan sevilen arkadaşı,  dostu, yoldaşı oldu. Cenazesi bunun ispatı idi. Yıllarca birlikte olan arkadaşlara sordum Şaban nereliydi? Bir çırpıda cevap veren çıkmadı. Sonra bir arkadaş Siirtliymiş dedi. O da ölüm duyurusundan okumuş. Çoğumuz birbirimizin nereli olduğunu bilmiyoruz. Çünkü bizler her yerliydik. Ermeni, Rum, Kürt, Türk, Laz… Siirtli, Samsunlu, Dersimli, Antalyalı, Bolulu, Hakkarili... Mağdur ve hor görülenlerdeniz. Emekten ve insandan yana olmak böyle bir şey…
İHD’den ayrılıp Tophane Tütün Deposunda çalışmaya başladığında görüşmüştük. Uzun uzun üzüntülerini paylaştı. Yeni rotalar çiziyordu kendine. En son geçen yıl bir söyleşi için Tütün Deposunda uzun  uzun dertleşmiştik. STK’lerden, fonlardan, sanat dünyasında dönen dolaplardan. Ona Evrensel için bir röportaj yapalım demiştim. Şimdi olmaz belgeler hazırlayayım derli toplu bir şey yapalım demişti. Keşke ısrar etseydim be Şaban. En çok çocuklarını düşünüyordu. Kızı Havin’in  yaramazlıkları, oğlu Taylan’ın ağırbaşlılığı. Bir de o sıralar evine bilmem kaçıncı kez girilip göz dağı verilmek istendiğinden. Elinde çok değerli fotoğraf arşivinden bahsetmişti. Bir hatta birkaç fotoğraf albümü yayımlamak istediğini söylemişti. Sonra redfotoğraf’ın neler yapması gerektiğini. Şaban redfotoğrafın etkinliklerine, sergilerine aktif olarak katılıyordu. Bu anlamda redfotoğraf bir aktivistini de yitirdi. Şaban çok emek verdi. Şimdi kurumlar da Şaban’ın emeklerini onun bıraktığı yerden alıp fotoğraf albümlerini yayımlamalılar.
Şaban’ın facebook sayfasında son olarak paylaştığı Gülten Akın’ın “Untma Beni” şiiriydi.
Bu hafta Şaban’ın fotoğraflarına yer veriyorum. Unutma beni şiirini paylaşarak.
Sen onca işkencelere dayanan adam, işkencelerden miras kalan epilepsi krizine dayanama. Seninle benzer sonu yaşayan kim bilir kaç Şaban var? Unutmak mümkün mü seni ve nice Şabanları… 

 foto: Nihat karadağ                              foto: özcan yaman



430) DİKKAT FOTOĞRAF ÇEKEBİLİR.-Evrensel-özcan Yaman- 20 Temmuz 2018



DİKKAT FOTOĞRAF ÇEKEBİLİR.

Herkes fotoğraf çekebilir, hatta robotlar bile. Ama herkes fotoğraf yapamaz. Fotoğraf yapmak gerekli teknik değerleri makineye yüklemenin yanında fikir katmayı ya da fikirden yola çıkarak fotoğrafı oluşturmaktır. Teknik-İçerik ve estetikten oluşan fotoğraf, fotoğraftır. Makineyi havaya atıp uzaktan kumandasına bastığında da fotoğraf çekilir. Fotoğrafın oluşturulmasında iki soru karşımıza çıkar. Fotoğrafçının bu sorulara cevap vermesi gerekir. Birincisi ‘’Ne diyeceğim?’’ Fotoğrafın içerik yanıdır. Ya da sıkça kullandığımız ‘’bu fotoğraf ne anlatıyor?’’ sorusunun karşılığı. İkincisi ‘’Nasıl diyeceğim?’’ Fotoğrafın nasıl sunulacağıdır. Biçimle ilgilidir. Estetik ve kompozisyon yani. Eskiden sanatın ne olup olmadığı İçerik mi, biçim mi? Diye tartışılırdı. Yani ikiside... Biri eksikse fotoğraf olmaz. Ya da kaydedilmiş bir görüntüdür yalnızca.
Yazımın başlığını Fotoğraf sanatçısı Ufuk Kıray’ın 2017 yılında çıkardığı ‘’Dikkat Fotoğraf Çekebilir?’’ fotoğraf albümünün isminden aldım ve bana yukarıdaki satırları yazdırdı. Yöntem doğru olduktan sonra sunuluş biçimi, anlatım tekniği farklı olabilir. Yöntem ise ‘’Neyin gerekli olduğu ve nerede bulunabileceğinin bilinmesidir.’’ Nesnel Gerçekliğin yorumlanması ve yeniden sunumudur. Bu duruma soyutlama deriz. İster doğrudan (belgesel), ister kurgulanarak, ister bilgisayar (photoshop), ister kolaj teknikleri uygulansın mesele ‘’fikirdir’’.
Ufuk bu durumu şöyle açıklıyor; ‘’Fikrin fotoğrafını çekmeyi seviyorum. İroniyi, mizah ve eleştiriyi harmanlayarak fotoğrafımın merkezine oturtuyorum. Elbette içinde yaşadığımız toplum, bizi sarıp sarmalayan dünya yeterince malzeme sağlamıyor da değil. Mesele şu: Tüm bu malzemeyi fotoğrafın diline nasıl çevireceğiz? ‘’Adeta görsel bir tercüme’’ mümkün mü? Benim fotoğrafla kurduğum ilişki, işte böyle bir düşünce ikliminde yeşeriyor. Olay durum ve şey’lerin, fotoğrafın alanına girdiklerinde ‘’gerçek’’le kuracakları yeni ilişki ne olacak? Daha da önemlisi; bu kurguyu yapan fotoğrafçının bir önceki gerçek’le ‘’yeni gerçek’’ arasındaki görsel ilişkiyi kurarken takınacağı tavır ne olmalı? Ben safımı ‘’Eleştirel kurgu’’dan yana alıyorum. Ürettiğim ‘’ Yeni Fotoğraf’ı bana armağan eden duruma olan hürmetimin büyüklüğü, ‘’Yeni fotoğraf’ımın da etkisini belirliyor. Yani benim için ‘’Kurgusal Fotoğraf’’ yaşadığımız rezil dünyaya teşekkür etmekten başka bir şey değil.’’
Albümün alt başlığı ‘’ Toplumsal meseleler üzerine eleştirel fotoğraflar.’’ Ufuk malzemesini güncel sorunlardan alıp yorumlayıp ‘’kavramsal fotoğraf’’ alanından sunuyor. Bunu çokta güzel yapıyor.
Fotoğraf dünyası düşünen, çalışan ve etkili biçimde derdini anlatmaya çabalayan fotoğrafçılara ihtiyaç duyuyor. Kimi belgesel doğrudan, kimi kavramsal açılardan sorunu çözüyor. Dertler ortak olduktan sonra farklı sunum şekilleri olabilir. Dikkat çekici, hafızada kalıcı, bu günü sorgulayıcı yarını anlatan fotoğraflar tarihsel nitelik kazanır ve kültürel birikim sağlar. Sanat kültürel birikimin tarihsel ve toplumsal kalite kazanmasıysa, İroni, mizah ve eleştiri bunun yapı taşlarıdır. Ufuk Kıray’ın fotoğraf çalışmaları bu başarıyı gösteriyor. Toplumun yaşadığı travmalar üzerine bir fotoğraf albümü görmek isteyenlere tavsiye ederim. Ufuk eleştiri ve özeleştiri ekseninde toplum ve fotoğraf ilişkisini bizlere sunuyor, sağolsun.
Ufuk Kıray kimdir; 
1977 doğumlu, Pazarlama ve işletme okumuş diplomasını cebine koymuş ama boynuna fotoğraf makinasını asarak baba mesleği olan fotoğrafçılığı ‘hayatı sorgulama’ aracına dönüştürerek ‘’Toplumsal meseleler üzerine eleştirel fotoğraflar’’ yapmaya başlar. Ufuk Kıray ‘fikrin fotoğraflarını yapıyor’ Kolaj, montaj, kurgu ile  fotoğraflarını biçimlendiriyor. Sonuç olarak kısa belgesel film çalışmaları ve kavramsal fotoğraf sanatçısı olarak hayatı özetliyor. Bir çok sergiler, söyleşiler ve gençlerle deneyim ve birikimlerini paylaşarak yoluna devam ediyor. Son projesi Fotoğrafçı Şevket Şahintaş ile ‘’Sokağın Çocukları’’ adlı belgesel sinema filmi üzerine çalışmaktadır.